Tennessee Williams'la ayrıksı buluşma 'Sırça Hayvanlar İnsanlar'

“Sırça dediğin zaten hemen çıt diye kırılıyor... Ne kadar dikkat edersen et!” “Bu anılar üzerine bir oyun. Bu yüzden biraz duygusal, biraz loş ve biraz da gerçek dışı...”

Erdoğan MİTRANİ Sanat
15 Nisan 2026 Çarşamba

20. yüzyıl Amerikan tiyatrosunun en önemli yaratıcılarından, Tennessee Williams adıyla bilinen, çok sayıda ödül almış 25 oyun, bir roman ve bir anı kitabı yazmış Thomas Lanier Williams (1911-1983), oyunlarının çoğu karakterini kendi sorunlu ailesinden esinlenerek yaratmıştır.

Thomas Lanier Williams, baba Cornelius’un görgüsüzlüğün sınırında, içkiye düşkün kaba, şamatacı bir pazarlamacı, soylu güneyli bir aileden gelen anne Edwina’nın çocuklarına fazlasıyla düşkün, sessiz sakin, ancak boğucu derecede baskıcı bir kadın olduğu bir ailede büyümüştü. Babasının gözdesi erkek kardeşi Dakin olduğundan, Thomas’ın ailede en yakın olduğu, genç yaşta  şizofreni tanısı konan narin, güzel kız kardeşi Rose’dur. Annesiyle babası, çok sayıda başarısız terapi girişiminin ardından, yaşamının bir bölümünü akıl hastanelerinde geçirmiş Rose’a prefrontal lobotomi yapılmasına izin vermişlerdi. Kötü giden ameliyatın sonrasında Rose, hayatının geri kalanını zihinsel engelli olarak sürdürmüştü. Williams, en büyük ilham kaynağı olan Rose’un yaşamını mahveden bu ameliyata izin veren ailesini hiçbir zaman affetmemişti.

Akıl hastanesi motifi ‘Arzu Tramvayı’nda ve lobotominin de öne çıktığı ‘Aniden Geçen Yaz’da ele alınmıştır. Kırılganlığı, dengesizliği, giderek bozulan akıl sağlığıyla ‘Arzu Tramvayı’nın Blanche’ı da Rose’a çok yakındır.

İlk başyapıtlarından, 1944’te prömiyer yapan ‘The Glass Menagerie’ yaşamı ve deneyimleri nerdeyse tüm eserlerinin ilham kaynağı olan, yaşadıklarını ve duyumsadıklarını sık sık sahneye aktaran Williams’ın en otobiyografik yapıtıdır. ‘The Glass Menagerie’nin Laura’sı Rose’un, Laura’nın annesi Amanda Edwina’nın, Tom ise genç Thomas Lanier’nin yansımalarıdır.

Ülkemizde de çok kez sahnelenmiş bu oyunu bu kez ‘Sırça Hayvanlar İnsanlar’ adıyla Uğur Kanbay, bir sfrpztf yapımı olarak yönetiyor. Dekor ve kostüm tasarımını Nilsu Baldan, ışık tasarımını Gökhan Gülçebi yapmış. Müzik Çağdaş Bektaş’a, hareket düzeni Deniz Yıldız’a ait.

80 yaşını geçmiş çok ünlü bir metin olduğundan bir miktar ‘spoiler’ vermeyi göze alarak oyunu kısaca özetleyeyim:

Uğur Kanbay, Tennessee Williams’ın bu en kırılgan metnini dekor, kostüm, ışık, müzik ve hareket tasarımlarıyla büyük başarıyla var edilmiş bir barda açıyor. Loş ışıkların altında, insanlar eğlenip öpüşüp dans eder, sesler bardaklara çarpıp dağılırken Tom / Thomas bir köşede, içinde sakladığı geçmişini düşünmektedir. İçki şişelerinin ardında bir ev hayali kurulur; kül tablasında yalnızlık yanar ve anlatıcı rolünü de üstlenen Tom (Uğur Kanbay) Amerika’nın ve dünyanın azgın bir ekonomik kriz yaşadığı 1930’larda, annesi ve kız kardeşiyle St.Louis’de bir bodrum katında zar zor geçindikleri zorlu dönemi anımsamaya başlar.

Telefon şirketinde çalışan baba 16 yıl önce aileyi terk edip gitmiştir. Sık sık görkemli geçmişinden söz eden, bir zamanlar varlıklı saygın bir Güneyli ailenin kızı olan anne Amanda (Şenay Saçbüker), yaşamını çocuklarına sıkı sıkı tutunarak sürdürmeye çalışmaktadır. Tom’un küçükken geçirdiği hastalık yüzünden bir bacağı sakat kalmış hassas ve içine dönük ablası Laura (Özden Özkan), eğitimini tamamlayamayarak kendini dış dünyadan soyutlamış, tüm ilgisini sırça hayvan koleksiyonuna vermiştir. Tüm ailenin geçimini temin etmek amacıyla çalıştığı ayakkabıcıdaki işinden nefret eden şair ruhlu, edebiyat ve sinema meraklısı Tom her gece sığındığı sinemalarda, filmlerin düş dünyasında avunmaya çalışmakta ve işini bırakma hayalleri kurmaktadır.

İçine kapanan Laura’yı yaşamın gerçeklerine ancak evliliğin döndüreceğini düşünen Amanda, kızına Güney’in görgü kuralları içinde yetişmiş bir damat adayı bulma görevini Tom’a veriyor. Annesini baskısına boyun eğmek zorunda kalan Tom, hâlen beraber çalıştığı okul arkadaşı Jim’i (Yunus Eski) akşam yemeğine çağırıyor. Laura eskiden beri gizlice hayran olduğu Jim’i karşısında bulduğunda önce müthiş huzursuz oluyor. Jim Laura’ya dostça yaklaşıyor, güzel sözlerle rahatlatıyor, onunla dans ediyor, hatta onu öpüyor.

Pişman olarak özür dileyen, bu arada yemek davetinin asıl sebebini yeni fark etmiş olan Jim, nişanlısıyla buluşması gerektiğini söyleyerek evden ayrılıyor. Laura, bir yıkım yaşarken Amanda olaylardan Tom’u sorumlu tutuyor.

Baştaki bara geri dönüyoruz. Oyun kısa bir süre sonra evi terk ettiğini, kendini hiçbir yere ait hissetmediğini söyleyen Tom’un, vitrinde cam şişeler gördüğünde bile anılarında Laura’ya seslendiğini seyirciyle paylaştığı duygu dolu monoloğuyla son eriyor.

 

Vahşi hayvan koleksiyonu

Türkçe adlandırmada oyunu Can Yücel’in ‘Sırça Kümes’ ya da Aytuğ İzat'ın ‘Sırça Hayvan Koleksiyonu’ olarak isimlendirmeleri yazarın ifade etmek istediğini tam olarak vermiyor. Aslında, sadece koleksiyondaki hayvanların değil, onlar gibi hassas ve kırılgan insanların hikâyesi olarak ‘sırça’ çok uygundur da ‘menagerie’ vahşi hayvan koleksiyonu anlamına gelir ki, terk edilmenin, aile sorumluluğu altında ezilmenin, etrafı üzmemek için gösterilen yoğun çabanın oluşturduğu tahammülsüzlüğün ve acımasızlığın vahşetini yansıtır.

Kanbay ailenin içinde bulunduğu ürkünç sıkışıklığı ve yarattığı bilinçaltı hırçınlığı sırça hayvanları bu kez sahneye getirerek yansıtıyor. Performans sanatçıları Berhan Alpergin, Deniz Yıldız, Elif Ünüvar, Eren Açıkgöz, Melis Demşo, Merve Kölgeli, Muhammet Emin Usta, Ramazan Ülkü Turan Bölükbaşı ve Şimal Nur Demir tarafından her bir sırçanın koreografik olarak canlı var edilmesi dış dünyanın zalim baskısını aktarırken, Laura’nın bu baskıdan kaçtığı bilinçaltı katmanlarının farklılığını ve karmaşıklığını, sığındığı düş dünyasının derinliğini ve gerçeküstü yapısını açığa çıkarıyor.

Uğur Kanbay, oyunu modern bir barda açıp yine aynı yerde sonlandırarak Williams’ın anlarını özgün anlatıdan daha da geriye, neredeyse düşsel bir ortama taşıyor. Metnin özüne inerek, Amanda’nın sorununun Laura’nın evde kalması değil, ‘sorunlu ve farklı’ çocuğuna kendisi göçüp gittikten sonra bakacak birinin olmayışı olduğunu ustalıkla hissettiriyor.

Topallığın değil, içine kapanarak sırça hayvanlarının dünyasına kaçışının ötekileştirdiği Laura üzerinden hayali ve gerçek dünyaları iç içe geçirerek, beklenmedik derecede güncel bir yoruma ulaşıyor.

Döneminin ahlaki normlarını birebir kabullenmiş Williams, kendi eşcinselliğini Tanrının bir gazabı olarak görmüş, birçok başyapıtında eşcinsel karakterlerini ölümle cezalandırmıştır. Bu en otobiyografik oyununda alter egosu Tom’un cinsel kimliğinden hiç söz etmemiş olsa da metne günümüzden bakan Uğur Kanbay, özellikle danslı bölümlerin koreografilerindeki eşleştirmelerle onun ‘farklılığına’ estetik bir selam yolluyor.
Oyuncu yönetimi çok başarılı. Uğur, yazarın Tennessee değil henüz Thomas/Tom olduğu hâlini yaşarcasına, müthiş doğal bir inandırıcılıkla var ediyor. Yunus Eski, Tom’un antitezi, hayatta vardığı yeri kabullenmiş gerçekçi Jim olarak en azından onun kadar inandırıcı. Çok sayıda sahnelenişini izlediğim bu oyunun iki kadınına gelince, rahatlıkla söyleyebilirim ki, aşırıya kaçmayan dozunda yorumuyla Şenay Saçbüker kesinlikle bugüne dek seyrettiğim en iyi Amanda’lardan biri. Çok zorlayıcı bir karakteri hem oyunculuğu hem hiç aksamayan aksak beden diliyle ustalıkla canlandıran Özden Özkan da şimdiye dek izlemiş olduğum en heyecan verici Laura.

Sonuç olarak yıllanmış bir modern klasiğe güncel ve parlak bir yorum getiren sahnelemesiyle Uğur Kanbay metni, hem benim gibi tanıyıp çok sevenler, hem de ilk kez izleyecekler için heyecan verici bir teatral deneyime çeviriyor. Kaçırmayın derim. 24 Nisan Baba Sahne ve sezon boyunca İstanbul sahnelerinde.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün