Bizler tel dolapla iPhone arasına sıkışmış muhteşem bir nesiliz. Kesekağıdı ile yapılan alışverişleri, fileyle pazara gidişleri, çizgi romanlarda yaşanan o masum aşkları, icat ettiğimiz oyuncakları, saf, temiz ve menfaatsiz arkadaşlıkları yaşamış şanslı bir azınlığız. Attığımız her adımda önce ‘aile’ demeyi, tel dolabın serinliğinden çıkıp günümüzün baş döndürücü teknolojisine kendi başımıza ayak uydurabilmeyi başarmış; yaşamış, yapmış ve yapmaya devam eden bir kuşağız.İhtilalleri, ekonomik fırtınaları, kaosları bizzat yaşayarak hayata dair devasa bir tecrübe biriktirdik ve bugün hâlâ dimdik ayaktayız...
Haaaa pardon, kendimizi takdim edeyim: Bizler, 1945-65 arası bu dünyaya tohumları ekilen ve hâlâ o tohumların bilgisi, tecrübesi ve hayat bilgisi ile günümüzün beslendiği ‘gençleriz’...

Evet, bizler yavaş yavaş gümrüğe yaklaşıyoruz ama yeni nesil gençlere de bir çift sözümüz var. Bizim cebimizde akıllı telefonlar yoktu ama aklımızda hep "başkası ne der"den ziyade "başkasına nasıl faydam dokunur" düşüncesi vardı. Şimdilerde ekran başından dünyayı izleyen genç dostlarım; hayatı sadece bir "kaydırma" hareketinden ibaret sanıyorsunuz. Oysa hayat, o filelerin parmaklarımızı kestiği pazar yollarında, o dar sokaklarda komşunun camına çarpan topun mahcubiyetinde gizliydi.
Bugün televizyon ekranlarını kaplayan aşiret dizileri, mafya özentiliği ve "güçlü olan haklıdır" felsefesi, sizin tertemiz zihinlerinize zehir gibi akıtılıyor. Birbirine racon kesen, sevdayı bir mülkiyet kavgasına dönüştüren o sahte kahramanlara bakıp; gücü, nezaketin önünde tutuyorsunuz. Bizim zamanımızda ‘ağır abi’ demek, mahallenin yetimine sahip çıkan, yaşlısının poşetini taşıyan, sözü senet olan kişi demekti. Belinizdeki hayali silahlara değil, zihninizdeki bilgiye ve kalbinizdeki vicdana güvenin.
Gözlemlediğimiz o ‘vurdumduymazlık’ aslında bir tür savunma mekanizması mı, yoksa kolaycılık mı? Biz bir çizgi romanın yeni sayısı için günlerce beklerken sabrı, o oyuncağı kendi ellerimizle yaparken üretmeyi öğrendik. Sizler ise her şeyin en iyisine, en ‘marka’ olanına sahip olma özentisi içinde, aslında kendi özgünlüğünüzü kaybediyorsunuz. Bir kafede yan yana oturup birbirinizin yüzüne bakmak yerine telefon ekranlarına gömülürken, yanı başınızdaki gerçek insanı, gerçek acıyı ve gerçek neşeyi kaçırıyorsunuz.
Aile mevhumu sizin için bazen "bireysel özgürlüğün önündeki engel" gibi görünüyor, farkındayız. Biz "önce aile" derken, kendimizden vazgeçmiyorduk; aksine bizi biz yapan o köklere tutunuyorduk. Sizler daha bencil, daha ‘ben’ merkezli bir hayatın içinde mutluluğu arıyorsunuz ama unutmayın ki; tek kişilik sofraların tadı, kalabalık aile sofralarının bayat ekmeği kadar bile lezzetli değildir.
Evet, kabul ediyoruz: Sizin mücadeleniz bizimkinden farklı ve belki de psikolojik olarak çok daha zor. Biz yokluğun içinde varlık inşa ediyorduk, siz ise seçeneklerin bolluğu içinde yönünüzü bulmaya çalışıyorsunuz. Ancak her şeyi birbirine karıştırmayın. Hayat mücadelesinin sertliği, sizi değerlerinizden ödün vermeye, nezaketi zayıflık saymaya itmesin.
Bizler sahneden çekilmeye hazırlanırken, size sadece anılarımızı değil, o ‘dik duruşun’ formülünü bırakmak istiyoruz: Vicdanı pusula, aileyi liman, emeği ise en büyük sermaye bilin. Özentiliklerin geçici pırıltısına değil, karakterinizin kalıcı ışığına güvenin.
Çünkü dünya ne kadar değişirse değişsin, insanı insan yapan değerler asla güncellenmeye ihtiyaç duymaz. Bizden size kalan en büyük miras, yaşanmış bir sevda ve insanlık dersidir. O tohumlar hâlâ içimizde ve yeşermek için sizin bir nebze olsun ‘durup düşünmenizi’ bekliyor.