Bir zamanlar Güneydoğu Anadolu'da Yahudi Cemaati -1

Bu yazımda da köklü bir geçmişe sahip ama hakkında pek az şey bilinen Güneydoğu Anadolu yani Mezopotamya bereketli hilalinin kuzey kısmındaki cemaatlerden biraz bahsetmek istedim.

Nesim ŞALOM Perspektif
15 Nisan 2026 Çarşamba

Aslında antik Yahudi Tarihinin şekillendiği topraklara çok yakın bir bölgeden bahsediyoruz. Mezopotamya zaten Fırat Dicle sayesinde, birçok antik medeniyetin beşiği olan bir bölge. Burada bulunan ama çoğu artık kaybolup gitmiş birçok antik şehirden Tavrat’ta da bahsedilmektedir. Bu şehirlerin birçoğu da kendilerine has bir kutsiyetle anılır. İlk semavi peygamber Hz. İbrahim de Basra’dan Kudüs’e yaptığı Hicret yolculuğunu bu topraklardan geçerek yapmıştı.

Eski çağlardan beri, Babil İmparatorluğu, ardılları Persler, Asurlular gibi imparatorluklar zamanında, Mezopotamya ve Anadolu Yahudiler için de bir yurttu. Roma ve takip eden Bizans döneminde ise Anadolu'da Kırım Yahudileri, Karaylar ve Romaniot olarak bilinen küçük Yahudi toplulukları yaşardı. Bu dönemler, aynı zamanda Türklerin Anadolu’ya gelişi olarak kabul edilen 1071 Malazgirt zaferi ve Selçuklu Devleti’nin kurulmasından önce ve sonrasında da, kuzey Mezopotamya’da ve Asya Minor olarak geçen Anadolu’da da çoğu ufak tefek ama geniş bir alana yayılmış olarak Yahudi topluluklar oldukça kalabalık bir nüfus oluşturuyordu. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan sonra da yaşamsal varlıkları artarak devam etti. Daha sonra Orta ve Doğu Avrupa'dan gelen Aşkenaz Yahudi cemaatleri 15 yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğuna göç etmeye başladı.

Ancak Osmanlı toprakları ve Anadolu’daki ana akım Yahudi varlığı, İspanya'dan gönderilen Yahudilerin daha ziyade Rumeli ve Batı olmak üzere Anadolu’ya yerleşmesiyle oluştu. Bu nüfus dağılımı ile Osmanlı ve Türkiye genelinde Yahudi toplulukları kökenine göre oldukça renkli bir  mozaik oluşturdular: Rusya, Orta Asya, Gürcistan’dan gelenler Kırım ve Karadeniz civarında Hazar Yahudileri; Basra, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika kökenliler Mizrahi Yahudileri; İspanya-Portekiz ve İber’den gelenler Sefarad Yahudileri; İtalya, Sicilya, Güney Fransa’dan gelenler İtalyan (Frankos) Yahudileri; Almanya, Polonya ve Orta Avrupa’dan gelenler Aşkenaz Yahudileri şeklinde cemaatler oluştu. Osmanlı İmparatorluğu’nda, Rumeli, Balkanlar ve Batı Anadolu’da yerleşik Yahudiler ticaret, küçük sanayi ve kısmen tarımsal üretim ile ilgilenirken Doğu ve Güneydoğu Anadolu Yahudileri daha ziyade tarım, hayvancılık ve el zanaatları ile ilgiliydi. Antropolog Doç. Dr. Süleyman Şanlı bu konuda birçok araştırma yazısı olan bir akademisyendir. Bu yazımdaki bazı bilgileri kendisinin araştırmalarından edindim.

Türkiye’nin güneydoğu coğrafyasındaki Yahudi cemaatlerine geçmeden, genel manada Kürt Yahudileri hakkında biraz bilgi vermekte fayda var. İran'daki Zagros Dağları ile Türkiye'deki Toros Dağları arasında, 2000 yıldan fazla süredir varlık göstermiş Kürt halkı köy ve kasabalarda, çadır ve taş binalarda, yamaçlarda ve dağ platoları ile ovalarında, uçurumlar, vadiler ve tepelerin arasındaki çok zorlu coğrafi şartlarda yaşamaktadır. Tam sınırları belli olmayan bu geniş alanda Kürt halkı, antik Med Krallığının torunlarından devam eden bir tarihsel süreçte ayrı bir varlık haline gelmiştir. Bölgedeki başka halklar gibi Kürtler de bu dönemde Müslümanlığı kabul etmiş, genellikle yumuşak ve uzlaşmacı olan Sünni fraksiyona mensup olmuşlardı. Zorlu coğrafi koşullarla mücadelelerinin yanı sıra, bölgede varlık gösteren savaşçı imparatorluklar Asurlulara, Perslere, Moğollara ve Haçlılara karşı da savaş verdiler. Güneyden Araplara ve kuzeyden Türklere komşu olduklarından, Persler onları düşmanlarına karşı güvenli bir tampon bölgesi olarak gördü. Osmanlılar bu bölgede hüküm sürmeye başladığında, Kürt ayaklanmalarının sonu gelmez olmuştu. Osmanlı’nın son dönemlerinde İngilizler onlara bir devlet kurma sözü vermiş ve sadece İngiliz Mandasının olduğu kısa dönem boyunca Kürtler yerel aşiretler bazında özerk yönetimlere sahip olmuştu. Bunun dışında tarih boyunca Kürtlere ait bağımsız bir devlet var olmamıştı. Kürdistan olarak adlandırılan bu coğrafi bölgede Yahudiler, Kürtlerin gelişinden önce yerleşmeye başlamıştı. Buradaki Yahudi varlığı, 2800 yıl Asurlular tarafından sürgün edilen İsrail Krallığı dönemine kadar dayanmaktadır. İnanışa göre, bu halklar, İşaya Peygamber’in Asur topraklarında kaybolacağına kehanet ettiği On Kabilenin soyundan gelenlerdi. Zamanın koşullarında erişimin ve aralarındaki ulaşımın çok zor olduğu yerleşimlere dağılarak yaşayan Babil sürgünündeki Yahudilerin aralarında herhangi bir temas kurulabilmesi neredeyse imkansızdı. Buna rağmen İkinci Tapınağın kurulması ve Siyon'a dönüş umutlarını yitirmediler. Yalnızlıklarına rağmen Musa Peygamber’in akitlerini yerine getirmeye berit, bar-mitsva, Kaşerut kuralları, Şabat ve bayramları titizlikle muhafaza ettiler.

Musullu Kürt bir Yahudi Ailesi-1930

Bu topraklarda dağınık halde yaşayan Yahudiler de bölgedeki diğer azınlıklar olan Kırmançiler, Yezidiler, Zazalar gibi halkların uğradığı pogromları yaşadılar. Bunlar olduğunda Yahudiler, resmi egemen olmasa da buralarda güçlü olan Kürt aşiretlerin ağa veya şeyhlerinin koruması altına sığınmak zorunda kaldı. Böyle olunca onlara vergi veya haraç ödemek, onlardan iş istemek ve onların yaşam tarzına göre hayatlarını uydurmaları gerektiğini biliyorlardı.

El zanaatıyla uğraşan Kürdistan Yahudileri

Yahudiler, kendi bağımsız toplulukları içinde Kürt bölgelerinde yoğunlaşmıştı. Birçoğu geleneksel tarımı terk etti ve ticaret ile zanaatta başarılı oldu – Amdiyeh şehrinden Erbil Yahudileriyle bağlantı kurdu, Urfa şehrinden Musul'a, Türkiye'den İran ve Suriye'ye geldi. Bu bağlantılar, yaşam tarzlarında iyileşmeye yol açtı ve hatta topluluğun sıradan insanları ile seçkin ve zenginler arasında sınıf uçurumları yarattı.

Yahudiliğin yayılması

Gelişen iletişim imkanları, Yahudilik maneviyatının yayılmasına yardımcı oldu.

Doğu Asya'nın en büyük Yahudi merkezi Bağdat şehrinden, dağların diğer tarafındaki kayıp kardeşlerle bilgi alışverişi yapmak üzere hahamlar gönderildi. Kutsal kitaplar her topluluğa dağıtıldı, dini nesneler ve Rabanik görüşler hahamlardan hahamlara ve toplum liderlerine aktarıldı. Alliance Israélite Universelle büyük yerleşimlerde okullar kurdu; uzak kasabalardaki küçük çalışma toplulukları, Tevrat ve Rabanik yönergelerin çalışıldığı yeşivalara dönüştü. Yavaş yavaş, Yahudiler artık dünyada yalnız olmadıklarını, başka diyarlarda da yakın kardeşleri olduğunu içselleştirdiler. Fakat topluluklar arasındaki ilişkiler onları tamamen birleştiremezdi. Merkezi (Irak) Kürdistan'daki Yahudileri, Türkiye veya Pers'ten gelen Kürt Yahudilerden ayıran ayrıntılar vardı. Dil farklıydı, yiyecek, kıyafet ve gelenekler aynı değildi. Bu ince farklılıkları, sadece o toplumların içerisinde doğup büyüyenler ayırt edebiliyordu. Bu topluluklarda büyüyen ve yaşayanlar kendilerini Kürt milliyetine tabi olarak görseler de dini bir baskı altında olmadıklarından, bütün dünyada var olduklarını bildikleri din bağı olan başka insanların da neler hissettiklerini anlayabiliyorlardı.

1951’deki Ezra ve Nehamya Operasyonu çerçevesinde Bağdat Yahudileri, kendilerine tahsis edilen uçakla topluca İsrail’e göç etti

Ancak bu din bağları bazen Yahudilerin korkunç pogromlara maruz kalmasına da sebep olabiliyordu. 1968-1973 arasında Irak’ta Baas rejimi hüküm sürerken, devlet politikası olarak Yahudilere yöneltilen asılsız suçlamalarla, bazı kişilerin İsrail casusu oldukları iddialarıyla tutuklama ve işkenceler yapıldı. Ocak 1969’da, saraya tabi bir mahkeme, bazısı öğrenci 40’tan fazla Iraklı Yahudi’ye yönelttikleri suçlamalarla, Bağdat ve Basra’da meydanlarda kurdukları darağaçlarında idama mahkûm etmişlerdi.

20. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu gittikçe zayıflayarak sona erdi. Kürt halkı yerel savaşlarına devam etti. Kürtlerin bölgesel çatışmalarında Yahudiler hiçbir zaman yer almadı. Kürtlerin hak iddia ettiği topraklar, onlar için sürgün yeriydi ve bu asla değişmedi. Nesiller boyu Yahudiler için vaat edilmiş topraklara dönüşün sonsuz ütopyasına inanmaya devam ettiler. Bu güçlü ve sarsılmaz inanç, Urmiye ve Salmas cemaatlerinde, Zaho'da ve Barzan'da, Türkler ve Persler yanı sıra Irak ve Suriye topraklarında da dağılmış onlarca topluluk içerisinde, nesilden nesile aktarıldı.

Kürt göçmen grubunun başkanı Zaholu Haham Moshe Gabbay, topluluğu adına dönemin İsrail Devlet Başkanı Yitzhak Ben-Zvi'ye bir mektup okuyor

12. ve 13. yüzyıllarda Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Yahudiler, Malatya, Ahlat, Silvan, Harran, Mardin, Nusaybin, Cizre, Resulayn ve Hasankeyf gibi yerleşimlerde cemaatleşmiş; buralarda duvarlarla ayrılmış kendilerine ait mahallelerde yani gettolarda yaşıyorlardı. Ticaret dışında uğraştıkları zanaatlar debbağlık, boyacılık, terzilik, dokumacılık gibi mesleklerdi. Aralarında hekimlik yapanlar vardı ve bunlar genellikle devlet kademeleriyle irtibatta olan kişilerdi. Örneğin Süryani tarihçi ve ilahiyatçı Abu-l Farac ya da Bar Hebraeus (1225-1286) yazılarında babasının Malatya’da yaşayan Yahudi bir doktor olduğunu ve sonradan kendi arzusuyla Monofizit Hristiyanlığa geçtiğinden bahseder. Nitekim Magribi seyyah İbn Battuta da (1304-1369) Batı Anadolu’da Birgi ziyareti esnasında, Aydınoğlu Mehmet Bey’in makamında saray hekimi olan kişinin Güneydoğu Anadolu kökenli hatırı sayılır bir Yahudi olduğunu yazar. 

İbn Battuta ve Abu-l Farac Bar Hebraeus temsili resimleri ve kitapları

Bu bölgedeki Yahudi varlığı ile ilgili ilginç bir anekdot da daha önceki tarihlere dayanır:

Önceki yazılarımdan birinde Rodos ve burada inşa edilen dünyanın 7 harikasından biri olan Colossus Heykeli’nden bahsetmiştim. Büyük fedakarlıklarla tamamlanan; tunçtan bu heykel MÖ 226'da meydana gelen bir depremle devrilip parçalanmıştı. Bu felaketten sonra heykelin parçaları MS 654 yılına kadar düştüğü yerlerde kalmaya devam etmişti. 7. yüzyılda ada Arapların elindeydi ve adanın fatihi Muʾaviye, Rodos Heykeli’nin kalıntılarının yok edilmesini emretmişti. Etrafa saçılmış bu parçalar 90 deve yüküyle önce Antakya oradan da Edessa’ya (Urfa ve Kuzey Suriye) taşınıp satılmıştı. O zaman bu alım-satım ihalesini yapan Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Yahudi bir tüccardı.

Gezginlerin notlarında Yahudiler

Yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, bu bölgedeki Yahudilerin ticari faaliyetleri yüzyıllar boyunca devam etmiştir. Horasan’da doğup Bağdat’ta büyüyen coğrafyacı Bin Abdillah İbn Hurdazbih (820-912), yaşadığı dönemde Yahudi tüccarların Avrupa kıtasından aldıkları malları, gemilerle Akdeniz’den geçirerek Antakya’ya getirdiklerini, buradan da dağıtımına yaparak, Doğu-Güneydoğu Anadolu ve Ermeniyye Bölgesine ulaştırdıklarını yazar. Yapılan taşımacılığın bununla kalmayıp Fırat yoluyla Bağdat’a kadar getirilip burada satıldığı bilinir. Bu güzergâh üzerinde bulunan Ahlat o zamanlarda çok önemli bir Ermeniyye kentiydi. Ahlat kenti, 1128-1185 yılları arasında, 2.Sökmen Beyi Hükümdarlığında varlık göstermiş Ahlatşah Türkmen Aşiretiydi. Bu hükümdar zamanında kent, ekonomik ve sosyal yönden büyük gelişme göstermişti. Tarihçi Ebü’l-Fida bu dönemde şehrinin en azından Şam kadar büyüdüğünden, tüccarların uğrak yeri olduğundan, büyük çarşıların varlığından, şehirde birçok keyifli ve zevk veren bahçelerin olduğundan ve imar faaliyetlerinin çok arttığından bahseder. 13. yüzyıl coğrafyacısı İbn Said El Magribi ise Ahlat şehrinin zengin ve gösterişli döneminde bu zenginliğe katkı sağlayan güçlü bir Yahudi nüfus barındırdığını yazar.

İspanya’da doğmuş Yahudi tarihçi ve Yazar Tudelalı Binyamin’e göre ise 12. yüzyılın son çeyreğinde, Güneydoğu Anadolu’nun kadim kenti Harran’da çok büyük olmayan bir Yahudi nüfus yaşamaktaydı. Kâtip Ezra adına bir cemaat üyesi tarafından yaptırılmış bir sinagog vardı ve Terah oğlu Hz. İbrahim’in bu şehirde yaşadığı evin yakınında bulunuyordu. Bu külliye etrafında başka bir yapı yoktu ve Müslümanlar için de kutsal bir ziyaret yeriydi. Tudelalı Binyamin ayrıca Nusaybin’in bu dönemde önemli bir Yahudilik merkezi olduğunu ve şehirde 1000’den fazla Yahudi’nin yaşadığını yazar.

Bir diğer antik Yahudi tarihçi Ratisbonlu Petahya, Ermeniyye’de özellikle Van’da bulunan Yahudi varlığından bahseder; buradan Diyarbakır Silvan’a kadar yayılmış demografik bir yapı vardır. Petahya, Harran’daki Ezra ile aynı kişi olan Kâtip Ezra’nın adıyla burada iki sinagog daha bulunduğunu, ayrıca Nusaybin’de, Bethara oğlu Rabi Yahuda tarafından inşa edilmiş bir sinagog daha olduğunu yazar.  Bu bölgedeki Yahudi nüfusun azalmaya başlaması ise, Selçuklu döneminde başlayan Moğol istilaları ile olmuştu. Gene Tudelalı Binyamin’in yazılarından yola çıkarak, Cizre’de 4000 kadar, Suriye-Türkiye sınırındaki Resulayn’da 200 kadar Yahudi’nin yaşadığını ve bu insanların Teşa BeAv orucunda ibadet için Kâtip Ezra’nın adını taşıyan sinagoglara geldiğini öğrenmekteyiz.

MÖ 5-4. yüzyıllarda yaşamış İbrani dini önderi Ezra'nın Johann Sadeler ve Chrispijn van den Broeck tarafından yapılan gravürü

1102 ile 1409 yılları arasında bu bölgede hüküm sürmüş bir diğer beylik ise Artuklular idi. Bir başka bölge seyyahı Emevi Said ibn Cübeyr (665–714) Artuklu şehirlerinin Anadolu ile komşu toprakların halkının toplandığı ticaret merkezleri olduğunu söylemektedir. Bundan yola çıkarak Mardin’de de önemli bir Yahudi nüfusunun yaşadığı ve ticaretle uğraştıklarını tahmin edebiliriz. Nitekim, Osmanlı kayıtlarına göre 1766’da Mardin’de on Yahudi ailesi vardı. Artuklular zamanında Hasankeyf’te çoğunlukta olan Müslümanların dışında Hıristiyan ve Yahudiler de yaşamaktaydı. Ratisbonlu Perahya'nın 1180’lerde bölgeye yaptığı seyahatte de Nusaybin ve Hasankeyf’teki Yahudilerden bahseder. 1000 yıla yakın süredir bu bölgedeki Türk idarelerinin Yahudiler üzerinde herhangi bir baskı uygulamadıkları, sosyal hayatlarını din ve kültürlerine uygun olarak yürüttükleri görülmektedir. Ortadoğu’daki Irak, Suriye, Mısır gibi ülkelerde nadiren de olsa görüldüğünün aksine, onları Müslüman halktan ayıracak herhangi bir simge veyahut giyim tarzının dayatılmadığı da anlaşılmaktadır.

Önümüzdeki hafta, Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki Yahudileri, yaşamış oldukları şehirlere göre biraz daha detaylı ele alıp anlatacağım.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün