Kendisi kolonize edilmese de çeşitli dini ve etnik gruplar üzerinde hüküm sürmüş bir imparatorluğun mirasçıları olarak, post-kolonyal tartışmaları bütünüyle uzaktan izlemek mümkün değil.
Post-kolonyal teoriden söz açıldığında, genellikle yatılı çocuk bakıcısı deneyimimizi anlatırım. Derslerde de anlattığım bu hikâye, post-kolonyalizmin izlerini illa uzaklarda ve teorisyenlerin örneklerinde aramak zorunda olmadığımızı göstererek, gözlerimizi ülkemize çevirmemize imkân tanır. Kendisi kolonize edilmese de çeşitli dini ve etnik gruplar üzerinde hüküm sürmüş bir imparatorluğun mirasçıları olarak, post-kolonyal tartışmaları bütünüyle uzaktan izlememiz mümkün değil. Diğer taraftan, bugün bahsetmek istediğim, kolonyalizm sonrası dünyada, yabancı yatılı bakıcıların kölelikten hallice durumları ve bunun Türkiye’deki bir yansıması.
Hikâyemiz çocuğumun doğmasıyla başlıyor. Bakıcı fikrine sıcak bakmasam da, kızımın doğum sonrası zorlu bakım süreci, tam o sırada pandemi ilan edilmesi, evden çıkma yasaklarının başlaması, ev davetlerinin bitmesi, çalışma hayatına dönme mecburiyetim derken, evde bizimle birlikte bir kişinin daha yaşamak zorunda olduğunu fark ediyoruz. Yatılı bakıcıyı deneyebilir miyiz diye bir araştırma yapmaya karar veriyorum. Böylece, yabancı bakıcılar getiren istihdam büroları olduğunu öğreniyorum. Bu bürolar, ücret karşılığında bürokratik işleri üstleniyor, çalışma izinlerini çıkarıyor, her şeyi yasal bir şekilde yaparak, yaşadıkları ülkeden bu bakıcıları sizin için getiriyorlar.
Konuştuğum istihdam bürosu özelikle Gana ve Ugandalılarla çalışıyor. Afrikalı yatılı bakıcılara, sigortası ve harçlığı dâhil olmak üzere, haftada 5 gün gelip giden Türk bakıcılardan daha az ücret ödendiğini öğreniyorum. Filipinlilerden çok daha ‘ucuz’, neredeyse ‘yarı fiyatına’. 2,5 aylık bir bekleyişten sonra, Ugandalı bakıcımız Türkiye’ye gelmesine geliyor; fakat biz, kendimizi hukuksuzluklar ve insan haklarına aykırı uygulamalarla dolu bir ortamda buluyoruz.
Bize söylenen, bu kızların tüm sağlık testlerinin yapıldığı, özgeçmiş ve hatta ailelerinin araştırıldığı, deneyimleri konusunda detaylı mülakatlar yapıldığı, özenle seçildikleri, kendilerinden para talep edilmediği, zaten iş başvurusunda bulunanlardan para istenmesinin yasal olmadığı, bakıcıların Türkiye’ye gelme sürecinde ve Türkiye’de geçirdikleri zaman boyunca büronun bize destek vereceği... Biz de içimiz rahat, istihdam bürosuna yüklü bir para ödüyoruz.
Sonunda R.’yi havaalanından alıp eve getirdiğimizde, bürodan kimse bizi aramıyor. İnip inmediğini, bizim onu alıp almadığımızı, sağ salim eve getirip getirmediğimizi kimse sormuyor. Bakıyorum günler geçiyor ve bürodan ses çıkmıyor. Ben arayıp, bakıcımızın geldiğini, şimdi ne yapmamız gerektiğini soruyorum. Normalde kızların sağ salim eve gelip gelmediklerini takip ettiklerini ancak bu kez “nedense” atlanmış olduğunu söylüyorlar. Söylediklerine göre yapacağımız şey sadece sigortasını yaptırmak. Bu konuda yardımcı olamıyorlarmış, o bizim yapacağımız işmiş, internetten kolayca halledilebiliyormuş. Oysa ilk konuşmamız böyle değildi.
R. Türkiye’ye bir ayakkabı, bir mont, bir pijama ve bunların dışında 2-3 parça kıyafetle gelmişti. Uganda’dan getirdiği eşyası küçük boy bir sırt çantasına sığmıştı. Alacağı parayı, kaç yıllığına çalışmaya geldiğini, uçağa binmeden hemen önce öğrenmişti. Bize Türkçe ve İngilizce olarak imzalattırılan ve karşı taraf olarak onun da imzalaması gereken sözleşmelerden haberi bile yoktu. Türkiye’deki büro aksini söylese de Uganda’daki partnerleri, bakıcı adaylarından yüklü bir para alıyordu. Türkiye için epey para lazımdı mesela. Suudi Arabistan için ise az bir parayla başvuru yapılabiliyordu. R. bize gelmeden önce Suudi Arabistan’da iki yıl çalışmıştı. Oradaki büronun sözleşme yaptığı aile, onu başka bir şehirde yaşayan başka bir ailenin yanına vermiş, orada sigortasız olarak çalıştırmıştı. İlk dört ay yerde yatmış, iki yıl boyunca pasaportuna ve telefonuna el konulmuştu. On kişiden fazla insanın kaldığı bir evde çalışmaya başlamış, hepsinin işine koşması istenmişti. Başka evlerde iş gerektiğinde o evlere götürülmüş, o evlerde de çalıştırılmıştı. Kendisini oraya yollayan büroya telefon etmeyi başarıp bu insanların sözleşmedeki insanlar ve şehir olmadığını anlattığında büro, durumu bilmediklerini, yardımcı olamayacaklarını söylemişti.
Bu deneyimin üzerine bizim evimize gelmek, onun deyimiyle rüya gibiydi. Ailenin bir üyesi gibi davranabiliyordu. Kötü muameleye o kadar alışkındı ki, ona sıradan bir insan gibi davrandığınızda, örneğin sabah günaydın deyip nasıl olduğunu sorduğunuzda, kendinize yapmışken bir kahve de ona koyduğunuzda, şaşkınlıkla karışık çocuksu bir sevinç yaşıyordu. R. bizimle dört ay yaşadı. Sonra yatılı bakıcının bize uygun olmadığına karar vererek ona başka bir aile bulduk. Fakat bizimle olduğu süre boyunca ondan çok şey öğrendik.
Örneğin pek çok bakıcının evli ve çocuk sahibi olmadığı halde, tam tersini söylediğini. Böylece hem çocuk bakımında deneyimli gibi görünüyor hem de daha fazla çalışmak istemediklerinde, ülkelerinde onları bekleyen çocukları olduğunu söyleyerek pasaportlarını alıp dönebiliyorlardı. Aileleri, meslekleri, deneyimleri hakkında verdikleri bilgiler genellikle doğru değildi. Örneğin R. kendisini tanıttığı videoda üç çocuğa bakıcılık yaptığını söylemişti. Biz de onu deneyimli olduğu için seçmiştik. Fakat buraya geldiğinde, hiç çocuk bakmadığını ve çocuk bakımıyla ilgili hiçbir şey bilmediğini öğrendik. Neden yalan söylediğini sorduğumda şöyle dedi: “Gerçek bilgilerle videoyu çektikten sonra, oradaki büroda bana ‘iş bulmak istiyorsan onları değil bunları söyle’ dediler, ben de onlar ne dediyse onları söyledim.”
İngilizcenin Ugandalıların anadilleri olduğunun söylenmesi de bir başka yanıltıcı bilgiydi. Afrikalıların anadilleri genellikle yerel dillerdir. İngilizce, sömürge geçmişi nedeniyle bazı ülkelerde resmi dil ve eğitim dili olsa da, çocuklar İngilizceyi annelerinden değil, sonradan öğrenirler. Fakat pek çok istihdam bürosu bu iddiada bulunarak, “Neden Ugandalı bakıcı?” sorusunun cevabını, “çünkü anadilleri İngilizce” olarak veriyor. Böylece pek çok aile, bebekliklerinden itibaren çocuklarının İngilizceye alışkın olmaları için bu bakıcıları tercih ediyor. Büronun söylediğinin aksine, doğal olarak, R.’nin anadili İngilizce değildi; hatta dilbilgisi olarak kural tanımayan bir İngilizce konuşuyordu.
Bu sistemde gerek dil becerileri gerek ten renkleri gerek ulusal karakterlerin öne çıkan doğalarına göre, bakıcılara bedel biçiliyor. Bazıları daha pahalı. Mesela Filipinliler. Bu mekanizma, kölelik zamanında pazarda sıraya dizilip teninin rengine, dişlerinin beyazlığına, kaslarının kuvvetine göre bedel biçilip satılan köleleri hatırlatıyor. Bakıcılıkta en ucuz olanlar Afrikalılar. Bu noktada kişisel nitelikler önem taşımıyor. Üniversite mezunu olabilir, iki dili çok iyi konuşuyor olabilir, üç çocuğu olduğu için çocuk bakımını iyi biliyor olabilir, doğası itibariyle güler yüzlü ve bir çocuk için nimet olan oyuncu bir kişiliğe sahip olabilir. Ama “pazara çıktığında” “Afrikalı” olması, onun ancak belirli bir ücretle iş bulabileceği anlamına geliyor.
Kolonyalizmin bittiği düşüncesini Türkiye bağlamında da sorgulamak şart gibi duruyor...