Edebiyatsızlığın İçinde Yaşamak
Yaşantılarımızın ne kadar ezber, üretime dayanmayan, taklit ve dolayısıyla sahte olduğunun altını çizmek istiyorum; edebiyat ve felsefe bakışlı, Don Quixote eksenli bu söyleşide. Bunu, günlük yaşamımız üzerine hep beraber bir düşünme yolculuğu olarak ele almak istiyorum.
Modern zamanların, romanın başlangıcını Don Quixote olarak düşünüyoruz. Bu büyük çıkıştan sonra, insanlık tarihinde gelinen noktada, biraz hüzünle, edebiyatın ve sanatın sonuna doğru bir yolculuğa mı çıktık diye düşünmeden edemiyorum. Modernleşme, götürdüklerine rağmen Batı'nın insan bilgeliğine kattığı bir süreç olarak başladı. Hala dar bir coğrafyada tüm yönleriyle hissediliyor; fakat iktisadi zihniyet olarak neredeyse bütün dünyada yayılmış durumda. En olumsuz tarafı da bu. Bu yayılmaya rağmen, bir edebiyat sonrası döneme geçişin izlerini görüyorum.
Hazin olan, romanın ve onunla birlikte modernitenin bizde oldukça yakın bir zamanda filizlenmiş olmasıdır. Bu sırada, Batı’nın büyük merkezlerinde edebiyatın ve sanatın bitmeye yüz tutması, hepimiz için düşündürücü.
***
Cervantes tiyatro oyunlarının artık bir meta haline gelmesinden yakınıyor. Bizde henüz tiyatro bile yokken, Cervantes 1600’lü yıllarda modern zamanların kapısını aralar. Cervantes eleştirilerini yaparken, kendi zihinsel gerçekliğini, olup biten gerçekliğin yerine koyar. Onun için gerçekliğin delilik olduğunu da ara ara çıtlatıyor Don Quixote, değil mi? Peki bu modern zamanlar bizde galiba daha çok büyük bir düş olarak kaldı; gecikmiş tiyatroyla, edebiyatla, felsefeyle ve bilimsel süreçlerle. Don Quixote gerçekliğin zararına bile olsa kendi ifade etmeye çalıştığı gerçekliği aldatmaya çalıştı. Gerçek olanın gerçekliğini reddederek, kendi hayalinin gerçekliğini, gerçek olanın gerçekliği yerine koymaya başladı.
Bunun için sıradan olana savaş açtı Don Quixote; çünkü muhteşem olanı arıyordu. Onun gözünde sıradan bir ev, büyük bir şato; çirkin bir kadın ise güzel bir sevgiliydi. Don Quixote için değirmenler belki de kendisine, yani moderniteye karşı girişilmiş savaştı.
Bu yönüyle öyleyse Michel Onfray’in de dediği gibi Don Quixote'a bir reddin romanı diyebiliriz. Cervantes’in Don Quixote’ta görmek istediği bir şey vardır: modern zaman. Çünkü şövalyelik dönemi bitmiştir. Ama modern zamanların temelinde büyük bir iktisadi gerçeklik yatar; kapitalizme geçiş denemeleri vardır. Bu geçiş, insanı yeni bir ufka fırlatırken, aynı zamanda hüzünlü bir dönemin de kapısını açacaktır insanlık için. Don Quixote büyük aşkına, sevgilisi Dulcinea’sına koşacaktır, iktisadın dönemine değil; iktisadın bir bilim olarak da hazin bir şekilde üstlendiği, durmaksızın zenginlik arayışına doğru kanatlanmayacaktır. Don Quixote'un gördüğü küçük ev onun için büyük bir şatodur. Çirkin olarak görülen kadın, onun gözünde çok güzel bir sevgilidir. Ve bunu böyle göremesi onun için yeterlidir.
Öyleyse reddin içinde, şövalyeliğin deliliği saklıdır.
***
Bugün popülist akım, siyasette olduğu gibi edebiyatta ve kültürde de büyüyor. Bu büyüme, Nietzsche’nin deyişiyle, çölün büyümesi demek. Çölleşme; edebiyatsızlaşma, sanatsızlaşma ve elbette uygarsızlaşma anlamına gelir.
Peki şimdi ne yapacağız? Sanatsız, edebiyatsız, kültürsüz, müziksiz bir dünyada nasıl yaşayacağız? Popülizmi basit bir eşitlik arayışının ötesine nasıl taşıyacağız?
Kimlik politikasının kutsandığı bir dönem yaşıyoruz. Ama bizim gibi kültürel olarak az gelişmiş ülkelerde kimlik politikası bence bir hapishane politikası haline gelmiş durumda. Bununla birlikte, mikro toplumlar oluşmaktadır. Bu toplumlar da zamanla mikro milliyetçiliklere dönüşmektedir.
Evrensel niteliklerin dokunmadığı, evrensel edebiyatın, müziğin tınılarının duyulmadığı toplumlarda bireysel ve toplumsal narsisizm artıyor. Bu durum, kör kuyuda boğulma halini simgeliyor. Sanatçının egosundan farklı olarak, Freud’un deyişiyle bireylerin kendi küçük farklılıklarında kaybolması, toplum için daha hazin.
Bugün biz ve başka toplumlar, edebiyatsızlığın ve kültürel sığlığın etkisiyle dar kimliklerimiz içinde boğuluyoruz. Beethoven gibi büyük sanatçıların eserleri tartışılmıyor. Bununla uğraşanlar ise elit diye damgalanıyor, mikro fanatizmlerinden dışlanıyor.
Nasıl aşabiliriz narsisizmi? “Evrensel aklı” getirecek olan edebiyattan, sanattan ve felsefeden uzak kalındığı zaman bu olmayacaktır. Spinoza'nın dediği gibi; "Zor olandır, güzel olan." Ama ortalamanın altına düşüldüğünde kimse zor olana meyletmeyecektir. Buna karşılık ne yapacağız? İktisadın mantığına da uygun bir şekilde, ölçülebilir ve sayılabilir olan değerlenecektir.
Yani eğer “demokratik” bir toplumda “çoğunluk” bir şey “istiyorsa”, ve bu isteği gerçekleşirse, biz buna demokrasinin ve özgürlüğün tesis edildiği yer diyeceğiz, öyle mi? Ama doğru değildir bu.
Hepimiz içimizden biliyoruzdur ki böyle bir şey doğru olamaz. Çünkü aydınlanmanın aydınlatmak istediği tam da tersine cehaletti, aklın egemen kılınmasıydı. Coşkuların, tutkuların ve etnisitelerin egemen kılınması değildi. Voltaire diyecektir ki, "İnsan aklı Güney Afrika'da da, Paris'te de, Londra'da da aynı olabilir." Özgürlük, aydınlanmayla birlikte uygarlığın yeni baştan fethedilmesi olacaktı. Ama bizim içinde yaşadığımız toplumda çok iyi anlıyorsunuz ki bunların hiçbiri olmayacak. O zaman bugün bize kalan uygarlaşamamak, özgürleşememek olacaktır. Aydınlanmanın nimetlerini Batı'nın taklidi ile, uygarlaşma, özgürleşmeden çok edebiyatta, sanatta değil, uygarlaşma iktisatta aranacaktı.
Berlin bombalanmaya başladığı sırada Berlin'de Filarmoni Orkestrası'nın konseri devam ediyordu. Londra Alman uçakları tarafından bombalandığında bilinir; orkestra şefi, gümbürtü sesinden sonra orkestraya döner ve "işimize bakalım," der. Ama o çağ, sanattan ve edebiyattan uzaklaşarak yok mu oluyor? Bu uzaklaşma, ister istemez fanatizmi ve bir yobazlaşmayı beraberinde getiriyor.
Bilgisizliğin egemen olduğu bu çağda, haberdar olmak düşünmekle karıştırılıyor. Oysa haberdar olmak, düşünmek için yeterli değil. Düşünmek matematiği gerektirir; matematik ise zaman, disiplinli bir içgörü ve çalışma ister. Sosyal medya yüzeysel gerçeklikler sunar; bu da Don Quixote’nin ideal dünyasından uzaktır. Artık yalnızca moda olan var ve moda olan kısa sürede sıradanlaşıyor. Çünkü marjinal düşünce, toplumda itibarsızlaştırılmıştır.
***
Kamusal ve özel alanın ayrılığı, Batı'da özgürlüğü simgeliyordu. Ancak, günümüzde bu ayrım kaybolmuş durumda. Bugün kamusal odayla, yatak odası özdeşleşmiştir. Hepimiz de her an bu özdeşleşmenin parçası olmak için elimizden geleni yapıyoruz; şaşkınlıkla izliyorum. Teşhir ve röntgencilik değer görüyor. Halbuki Milan Kundera "Saptırılmış Vasiyet" isimli kitabında, "Özgürlük utanmaktır, özgürlük gizliliktir," der. Özgürlük, fark edilmeme özgürlüğüdür. Artık biz, fark edilmeden yaşayamayan insanlarız.
Etnisitenin ve narsisizmin içine gömüldükçe, kendimizi yalnızca kendimizden ibaret bir varlığa indirgedikçe, odamızı teşhir etmek istiyoruz. Utanmak Eros'un utanmasını gizlemek; onun mahremiyetini saklamak demektir.
Bugünün kültüründe bu kavramların hepsi yok olmuştur. Bugün, görüntülenmek ve göstermek var olmak anlamına gelmektedir. Varlık, sahip olunanla ölçülmektedir. Sahip olduğuyla var olmak, sahip olduğuyla görüntülenmektir. Ve bunun için özel oda, yatak odası veya kamusal oda farkı yoktur.
Acaba romanın bitme nedenlerinden biri de bu mu? Belki her şey ortada olmasına rağmen herkesin anlatacak bir şeyleri var hala; ama kendine dair, narsisizmine dair. Halbuki Freud daha yüzyılın başında söylemişti: "İnsanlar kendi küçük farklılıklarının mutluluğunda yaşıyorlar." Artık öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, Kundera’nın ayırdığı kamusal odayla özel oda birleştiğinde, önemli bir meselemizi çözüyoruz: anlaşılıyoruz.
Haberdarız her şeyden. Fakat her şeyi anlamış olmak ve her şeyi bilmiş olmak aynı zamanda gömülmeye hazır olmanın başıdır. Sonun başıdır. Edebiyatsızlığın dünyasında sonun başında yaşıyoruz. Her şeyi bilmiş olmanın ve anlaşılmış olmanın narsisizmi içinde, sonun başındayız.
Evet, sanat bitiyor mu, edebiyat bitiyor mu? Buna karşıt tezler de geliştirilebilir; bunları birlikte görüyoruz. Bugün sadece bir taraftan bakmayı tercih ettim. Önümüzdeki toplantıda tekrar sanatın bitmediğini, bitemeyeceğini, insan yaşamının en verimli eserlerinin mesela George Simmel'e göre yaşlılıkta olabileceğini ancak öyleyse insan yaşamı tükenirken dahi edebiyat bitmediğine göre edebiyatın bitemeyeceği tezine yer vermeye çalışacağım.
Ama açık söyleyeyim; bana özellikle sıradanlaşmanın, kültürsüzleşmenin, bilgisizleşmenin ve otomatlaşmanın egemen olduğu toplumda ciddi bir şekilde zaten güçlükle var edilebilen edebiyat ve sanat için alarm zilleri çaldığını düşünüyorum.