İstanbul´da futbol oynamak da, teknik direktörlük yapmak da her zaman cazibesini koruyan, vitrini parlak bir tercihtir. Peki, durum kulüp başkanları için de aynı mı?
Selim Akgül
İstanbul’da futbol oynamak da, teknik direktörlük yapmak da her zaman cazibesini koruyan, vitrini parlak bir tercihtir. Şehrin imkanları, sosyal hayatı ve her an göz önünde olma avantajı, genellikle oyuncu transfer ederken elinizi güçlendiren en büyük kozdur. Ancak bu ışıltılı dünya sadece belli bir kesimi temsil ediyor gibi.
Peki, bu durum kulüp başkanları için de aynı avantajı sağlıyor mu? Bugün biraz işin mutfağından ve saha dışındaki gerçeklerden bahsetmek istiyorum.
Sporun en hayati damarı şüphesiz sponsorluklardır. Belirleyeceğiniz bütçenin büyüklüğü, büyük oranda bulduğunuz desteğe ve sürdürülebilir gelirlere bağlıdır. Futbol sadece sahaya çıkıp 90 dakika mücadele etmekten ibaret bir oyun değil; arka planda devasa bir operasyonel çark dönüyor. Oyuncuların beslenmesinden tesis giderlerine, profesyonel çalışan maaşlarından deplasman yolculuklarına ve konaklama masraflarına kadar ucu bucağı görünmeyen bir gider tablosuyla karşı karşıyasınız.
İşte yazımın başında bahsettiğim o temel fark tam burada, yani kaynak yaratma noktasında ortaya çıkıyor: Eğer bir Anadolu takımıysanız, kurumsal kaynak bulma ihtimaliniz İstanbul takımlarına göre daha fazladır.
Anadolu’daki bir kulübün tesis inşa edebileceği geniş arsalar bulması çok daha kolaydır. Maddi destek arandığında ise o şehrin valisi, kaymakamı, belediye başkanı ve belediye meclisi kulübe doğrudan sahip çıkabiliyor. Ticaret ve sanayi odaları ile organize sanayi bölgeleri (OSB), şehrin takımını bir marka değeri olarak görüp ciddi sponsorluklar sağlayabiliyor. Ancak İstanbul’da bir kulüp yönetiyorsanız, bu tür yerel desteklerden aynı oranda faydalanamıyorsunuz. İstanbul’da kulüpler adeta yalnızlaşıyor ve başkanlar tüm yükü tek başına omuzlarında taşımak zorunda kalıyor.
Bu sene yükseldiğimiz 3. Lig’deki yeni format da bu durumu gözler önüne seriyor. Gruplar coğrafi yakınlığa göre belirlendi ve bizim grubumuzda İstanbul, Edirne, Ankara ve Bursa ekipleri yer alıyor. Zirve mücadelesi veren İnegöl Kafkas ve Çorluspor gibi il/ilçe takımlarına baktığımızda, arkalarında bir yerel dinamizm ve bölge desteği görüyoruz. İstanbul kulüplerinin ise ne yazık ki böylesine organik bir koruma kalkanı ve yerel finansman gücü yok.
Diğer gruplarda da benzer bir tablo hakim. 2. Grup’ta şampiyon olan Bingölspor'u ve kıymetli dostum Mehmet Engin Özturan Başkanı özellikle tebrik ediyorum; Bingöl halkının takımıyla kenetlenmesi bu başarının en büyük mimarıdır. 3. Grup lideri Sebat Gençlik, Şehrin ve ilçenin desteğini arkasında hissediyor, 4. Grup lideri Kütahyaspor ise tam bir şehir dayanışmasıyla üst lige emin adımlarla yürüyor. Başkanı ise dostumuz Sayın Osman Altınkaya aynı zamanda üçüncü lig kulüpler birliği başkanımız, birliğimize de çok büyük hizmetleri olan bir dostumuz.
Netice itibarıyla; futbolcular ve teknik adamlar için İstanbul bir cazibe merkezi olabilir. Ancak bir kulüp başkanı için İstanbul, desteğin kısıtlı, sorumluluğun ise çok olduğu zorlu bir sınav kağıdıdır. İstanbul’un vitrini mi, Anadolu’nun samimi ve birleştirici gücü mü?
Değerlendirmeyi ve yorumu siz kıymetli okurlarıma bırakıyorum.