“Gerçek, anlatılana mı dayanır, yaşanana mı?”
‘Prima facie’, ‘ilk bakışta’ veya ‘yeterli karşıt delil sunulana kadar geçerli olan’ anlamına gelen Latince kökenli hukuk terimi. Bir olayın veya iddianın, ilk incelemede, başka kanıtlara ihtiyaç duyulmadan yeterli olduğu olup olmadığını anlamak için kullanılan bir standarttır.
Nilüfer Kent Tiyatrosu (NKT), Avustralyalı oyun yazarı eski Avukat Suzie Miller’ın MeToo döneminin tam ortasında yazdığı ‘İlk Bakışta / Prima Facie’ oyunuyla İstanbul’a bir kez daha geldi. Hukuk, vicdan ve deneyim arasındaki kırılgan sınırları sahneye taşıyan, izleyiciyi adalet kavramını yeniden düşünmeye davet eden bu tek kişilik oyunun yönetmenliğini Barış Ayas, dramaturgisini M. Burak Dikilitaş, dekor tasarımını Burak Etöz, kostüm tasarımını Deniz Göl, ışık tasarımını Cem Yılmazer, video tasarımını Okan Temizarabacı, hareket tasarımını Adem Mülazim, müzik tasarımını Derya Bölükemini üstlenmiş.
Rabia Zehra Şafak’ın canlandırdığı genç, kültürlü Tessa, mesleğinde son derece başarılı, erkekler tarafından, erkekler için tasarlanmış bir oyunun kurallarını ustaca öğrenmiş bir ceza savunma avukatıdır. İşçi sınıfından gelen Tessa Ensler, devlet okullarında eğitim görmüş, hukuk fakültesinin gladyatörvari yarışmalarından sağ kurtulabilmiş, tırnaklarıyla kazıyarak yükseldiği hukuk dünyasında, mahkeme salonlarındaki keskin zekâsı ve güçlü hitabetiyle kısa sürede dikkat çekmiş, davalara kovuşturmuş, başarıyla çapraz sorgular yapmış, hemen her zaman kazanmıştır.
Hukukun kurallarına, kanıt sistemine yargı mekanizmasının işleyişine sarsılmaz bir inançla bağlı Tessa, cinsel saldırı davalarında erkekleri savunurken bile, hukuka ve adalete yürekten inanıyor, suçlu olabilecek bir adamın cezasız kalmasının kendi hatası değil, sadece polisin ve jürinin başarısızlığı olduğuna inanıyor. ‘Prima Facie’, hukuk dünyasının riskli, kafeinle beslenen hırslı ortamını yansıtarak başlıyor ve hukuku acımasızca rekabetçi bir spor mücadelesi gibi gören Tessa, nabız gibi atan bir güç gösterisiyle saldırıya uğradığını iddia eden kadınların ifadelerini, ‘gerçek gerçeğin’ üzerinde, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlanabilen ‘yasal gerçeğin’ meşruiyetini öne sürerek çürütüyor.
Ta ki kendisini tecavüz mağduru olarak tanık kürsüsünün diğer tarafında bulana dek…
Tessa’nın beş yıldır tanıdığı, bir kez cinselliği de paylaşmış olduğu bir meslektaşı, keyifli başlayan bir randevunun sonunda onunla rızası olmadığı hâlde seks yapıyor. Bunun tecavüz olduğunu bilse de, bu tür olaylara defalarca tanık olan Tessa, suç duyurusunda bulunmanın onu hiçbir yere götürmeyeceğinin farkındadır. Yine de onu cesaretlendiren, suçlamasından hiçbir sonuç çıkmasa bile, moralini bozmasına izin vermemesini söyleyen annesinin desteğiyle meslektaşını suçlamaya karar veriyor. Mahkemeye çıkmadan önce yıllarca bekledikten sonra kendisini sayısız kez baktığı ama hiç oturmadığı tanık kürsüsünde, yıllardır ustalıkla kullandığı hukuk sisteminin karşısında buluyor. O güne dek savunduğu kurallar, bu kez yaşadığı gerçekliği sorgulayan bir mekanizmaya dönüşüyor ve hukukun ‘erkek’ diliyle, ispat yüküyle ve ahlaki ayrımlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Tessa hikâyesinde boşluklar bulan savunma avukatının, davayı erkek iş arkadaşına göre daha iyi bir pozisyon elde etmek için uydurduğu suçlamasıyla karşı karşıya kaldığında, polisin veya jürinin asla suçlu olmadığını, her şeyin her zaman çapraz sorgulamaya bağlı olduğunu fark ediyor…
Başrol oyuncusundan çılgın, durmaksızın fiziksel ve duygusal bir katılım bekleyen oyunda Rabia Zehra Şafak’ın izleyiciyi hem büyüleyip hem dehşete düşüren yorumu müthiş başarılı. Başta Tessa olmak üzere oyunun bütün karakterlerini canlandırıyor, metnin dramatik geçişlerini ustaca yönetiyor. Aslında Tessa'nın tanık kürsüsüne çıkma kararı, ‘cinsel saldırı yasasının yanlış eksende döndüğünü’ ve kadınların çoğu zaman kaybetmeye mahkûm olduğunu bilen bir kadın için metin açısından çok inandırıcı değil. Başlangıçtaki profesyonel stratejist ve alaycı karakterin, sonrasında gerçek adalete inanan birine dönüşmesi de öyle. Ancak Şafak’ın her kelimeye nefes kesici bir duygusal dram katmayı başaran performansının doğallığı ve inandırıcılığı hem bu aksaklığı, hem finalde Tessa'nın erkekleri korumak ve kadınları yok etmek için kurulmuş ataerkil hukuk sistemini eleştiren monoloğunun didaktiğe kaçan tonlamasını ustalıkla örtüyor. Kaldı ki bu son mesajları, yasaların kimi korumakta başarısız olduğunu vurgulamalarıyla acil öneme sahip.
Sonuç olarak NKT’nin ustalıkla yönetilmiş büyük başarıyla oynanmış ‘İlk Bakışta / Prima Facie’si, adaletlerini asla alamayan kadınlar ve serbest bırakılmamaları gerekirken serbest kalan erkekler üzerinden hukuk sisteminin adaletsizliğini açığa çıkaran önemli bir oyun.
***
‘En İyi İkinci’
Sıradan hayatların onurunu kaydetmeye kendini adamış 1987 doğumlu İngiliz yazar Barney Norris, genellikle büyüdüğü ve yaşadığı Wiltshire ve Hampshire bölgelerinde geçen, ancak Wallsend, Hebridler ve Paris gibi uzak yerlere de uzanan 21 oyunu ve dört romanıyla çağdaş İngiltere'nin ve insanlarının sessiz kahramanlığının portrelerini çizmiştir.
Fransız yazar David Foenkinos'un 2022 tarihli çok satan romanından uyarladığı ‘Second Best / En İyi İkinci’ oyunu, kaderi, kıl payı kaçan fırsatları ve hayatın dolambaçlı yollarını anlatan dokunaklı bir komedi. Oyunu çevirisini de yapan Semih Değirmenci yönetiyor; ışık tasarımını Cem Yılmazer, ses ve efekt tasarımını Arın Kamiloğlu, kostüm tasarımını Emre Donmaz üstleniyor. Yapımcı Mine Güler, uygulayıcı yapımcı Ömer Güneş.
Martin, hamile partnerinin 12 haftalık ultrason muayenesi sırasında küçük çapta bir sinir krizi geçiriyor. Babalık beklentisi sebepsiz yere çocukluk travmalarını, özellikle 10 yaşındayken Harry Potter filminin başrolü için seçilmemesinin yarattığı mutsuzluğu yeniden canlandırıyor. Bizi biz yapan o dönüm noktalarına geri dönüşlerle, peşini bırakmayan bir ruh emici sürüsü gibi takip eden Potter filmlerinin gölgesinde geçen hayatını değerlendirmeye başlıyor. Yetişkinliğine kadar yerleşmiş o karmaşık çocukluk anılarının su yüzüne çıkması Martin'in kaygılarını yavaş yavaş ortaya çıkarıyor, çocuk sihirbaza karşı ömür boyu süren antipatisinin nasıl acıyla iç içe geçtiği anlaşılıyor ve en olmadık zamanda Dünya Ticaret Merkezi’nin kulelerinin yıkılışını anımsamasının nedeni nihayet anlaşılıyor.
‘En İyi İkinci’, ‘tam o anda bunu yapsam daha iyi bir hayatım mı olurdu acaba?’ diye kendini yiyip bitirenlerin ve kaçırdıkları hayatın göründüğü kadar parlak olup olmadığını sorgulayanların komik ama sıradan bir monoloğu gibi başlasa da kısa sürede, travmanın çarpık doğası üzerine zarif bir meditasyona dönüşüyor.
Martin’in baskılanmış travmalarının sonunda, Harry Potter filmlerine layık bir büyüyle sorunsuz bir hayat ve evlilik mutluluğu vaadine dönüşmesini biraz yadırgamadım değil.
Tabii ki bu görüşüm yapımın başarısı ile ilgisiz ve tamamen romanın finaliyle ilgili.
Yine de kişisel olarak ‘En İyi İkinci’yi Martin'in finalden az önce ulaştığı güçlü ve haklı yorumla hatırlamayı yeğliyorum: "Belki de kimse hiçbir şeyin üstesinden gelemez."
2016’da ‘Pencere’ oyununda sahneye başlarda giren, son derece etkileyici finalini de toparlayan gencecik Kürşat Demir’in sımsıcak oyunculuğuyla Haluk Bilginer ve Esra Bezen Bilgin gibi iki üst düzey oyuncuyla rahatça uyum sağlamasını on yılın ardından hâlâ taptaze anımsadığımdan, mükemmel Martin yorumu beni şaşırtmadı. Gerçekten Kürşat Demir, çocukluğunda neredeyse Harry Potter olacakken hayatının rolünü kaçıran Martin rolünde mükemmel bir performans sergiliyor. Doğal, sevimli ve alçakgönüllü oyunculuğuyla karakterini müthiş inandırıcı kılıyor.
Çok iyi yönetilmiş, başarıyla yorumlanmış, bu oyuncusu gibi sevimli ve alçakgönüllü oyun kesinlikle izlenmeye değer. 7 Mayıs 21.00’de DasDas Sahne’de, 23 Nisan ve 20 Mayıs 20.30’da Kadıköy Boa Sahne’de, 28 Nisan 20.30’da Zorlu PSM’de.