•ABD, şu ana kadar çuvallamış olsa da İran´ın durumu da hiç parlak değildir. Öyle veya böyle Türkiye kötü bir tabloyla karşı karşıyadır. İki amacımız olmalıdır: Birincisi, çatışmaların dışında kalmaktır. Bu mümkündür. Bunun ön şartı, kurulduğu günden beri Türkiye´ye faydadan başka bir zararı olmamış İsrail ile iyi geçinmektir. Gazze´deki zulmünden dolayı İsrail´le “iyi geçinmeyi” içimiz kaldırmayabilir. Ama hiç olmazsa İsrail´i tehdit eden söylem ve eylemlerden kaçınabiliriz. Kuran´ı anadilinde okuyan, üstelik Filistinlilerle kan bağı olan Ürdün, Mısır, Emirlikler, Suudi Arabistan ve diğer Araplarla benzer şekilde davranabiliriz. Aklımız duygularımızı yenmelidir. Ege Cansen – Sözcü
Gündemde, nasıl biteceğini kestiremediğim bir ABD-İran savaşı var. Her ne kadar işin içinde İsrail’in telkini varsa da ben bu savaşı bir “Trump-Amerikan azgınlığı” olarak görüyorum. İsrail’in Amerika’yı güttüğü söylemi de bana göre abartılı bir şehir efsanesidir. Amerika; Kore, Vietnam ve Afganistan savaşlarına İsrail’i korumak için mi girdi? Trump’ı, Maduro’yu kaçırmaya ve Grönland adasını ilhak etme girişiminde bulunmaya Netenyahu mu ikna etti? Geçelim. ABD, bu savaşı üç amaçla başlattı: 1. Şii emperyalizmi inşa etmek isteyen Molla rejimini yıkmak ve İran’ı parçalamak. 2. İran’ın nükleer bomba yapmasını engellemek ki, zaten bunu başardığını söylüyordu. 3. Çin’in petrole ulaşımını kontrol altına almak. ABD, şu ana kadar çuvallamış olsa da İran’ın durumu da hiç parlak değildir. Öyle veya böyle Türkiye kötü bir tabloyla karşı karşıyadır. İki amacımız olmalıdır: Birincisi, çatışmaların dışında kalmaktır. Bu mümkündür. Bunun ön şartı, kurulduğu günden beri Türkiye’ye faydadan başka bir zararı olmamış İsrail ile iyi geçinmektir. Gazze’deki zulmünden dolayı İsrail’le “iyi geçinmeyi” içimiz kaldırmayabilir. Ama hiç olmazsa İsrail’i tehdit eden söylem ve eylemlerden kaçınabiliriz. Kuran’ı anadilinde okuyan, üstelik Filistinlilerle kan bağı olan Ürdün, Mısır, Emirlikler, Suudi Arabistan ve diğer Araplarla benzer şekilde davranabiliriz. Aklımız duygularımızı yenmelidir.
Tamamı : https://www.sozcu.com.tr/asagisi-cari-acik-yukarisi-enflasyon-p302808
Geçtiğimiz Haziran ayındaki 12 günlük savaşın sonlarına doğru, İsrail güvenlik teşkilatındaki bazı kişiler, İran balistik füze cephaneliğini tüketmeden önce ülkenin hava savunma füzelerinin azalacağından endişe duyduklarını dile getirdiler. Yetkililer o dönemde, İsrail’in füze önleyicilerini tasarruflu kullanması gerektiğini ve yoğun nüfuslu bölgelerin ve stratejik altyapının savunmasına öncelik vermesi gerektiğini söyledi.
Ordu, füze önleyicilerinin tükendiğine dair son haberleri yalanlayarak, “uzun süreli çatışmaya hazırlandığını” söyledi.
İsrail Savunma Bakanlığı Genel Direktörü Amir Baram, bu ay Washington’a giderek daha fazla füze önleme füzesi ve mühimmat talep etti. Bu bilgi, hassas bir konu hakkında konuşmak için isminin açıklanmaması şartıyla konuşan üç İsrailli yetkili tarafından doğrulandı. Amerikalıların daha fazla füze sağlamayı kabul edip etmediği ise belirsizliğini koruyor.
General Koçav, İsrail’in füze önleme füzesi tedariki hakkında, “Bu dipsiz bir fıçı değil,” dedi. “Füze önleme yaparken, ertesi günkü savaşı da düşünmek zorundayız.”
GAZZE kriziyle Türk-Yahudi dostluğu hasar görse de tarih boyunca birçok kez iki toplumun yolları kesişti.
* 15’inci yüzyıl İspanyası’nda Hıristiyan olmaya zorlandıklarında engizisyondan kaçan binlerce Yahudi’ye Osmanlı kucak açtı.
* Almanya’daki Yahudi soykırımı döneminde Yahudi akademisyenler işten çıkarıldığında Mustafa Kemal Atatürk, bu değerli bilim insanlarını Türkiye’ye davet etti ve modern üniversitelerin kurulmasında önemli rol aldılar.
* İsrail’in kurulmasından bir yıl sonra 1949 yılında Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.
* Yıllar önce bir gazeteci grubuyla İsrail’e gittiğimde özellikle engizisyondan kaçan Yahudilere sahip çıkılması noktasında nasıl hâlâ Türkiye’nin takdirle karşılandığına tanık olup şaşırdığımı hatırlıyorum.
* İki ülke ilişkilerini zehirleyen ise İsrail’de aşırıcıların güç kazanmasıyla Filistinlilere artan baskı ve komşu ülkelere yönelik bitmek bilmeyen saldırganlık oldu.
İSRAİLLİ aşırıcılar şimdi bunu bir adım daha öteye götürüp kendi güvenliği için Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan gibi ülkelerde ticari ve savunma ilişkilerini geliştirmek isteyen Türkiye’yi uluslararası kamuoyu önünde hedef tahtasına oturtmak istiyor.
Türkiye, İran değildir. Çünkü Türkiye, 1952’den beri NATO üyesidir. Türkiye, yeni İran olamaz. Çünkü askeri altyapısıyla NATO’ya entegre bir ülkedir. Gücünü laik ve demokratik yapısından alır.
Ayrıca Türkiye, İsrail halkına düşman bir ülke de değildir. Tepki İsrail’i savaştan savaşa savuran Binyamin Netanyahu ve radikal ortaklarınadır. Türkiye, İslamofobi gibi yeri geldiğinde anti-semitizmi kınamaktan da çekinmez.
Tamamı : https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nilgun-tekfidan-gumus/turkiye-yeni-iran-olacakmis-43127549
Savaşın ilk günlerinde İsrail’de güçlü bir birlik görüntüsü ortaya çıktı. Güvenlik tehdidi karşısında toplumun büyük bölümü devletin askeri operasyonlarına destek verdi. Ancak çatışma uzadıkça İsrail toplumunun iç yapısındaki eski gerilimler yeniden görünür hale gelmeye başladı. Özellikle askerlik yükümlülüğü meselesi bu gerilimlerin merkezinde yer alıyor. İsrail’de ultra Ortodoks Yahudi topluluklarının önemli bir bölümü zorunlu askerlikten muaf tutuluyor. Uzun süren savaş ortamlarında bu durum seküler kesim içinde ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Çünkü savaşın maliyeti yalnızca devlet bütçesi üzerinden değil, toplumsal yükümlülükler üzerinden de hissediliyor. Savaş cephede yürütülürken, askeri yükün toplum içinde nasıl paylaşıldığı sorusu yeniden gündeme geliyor.
Bu tartışma aslında İsrail toplumundaki daha derin bir kırılmanın işareti. İsrail son yıllarda laik kentli kesimler ile dini muhafazakâr topluluklar arasında giderek belirginleşen bir siyasi ve kültürel ayrışma yaşıyor. Özellikle yüksek teknoloji ekonomisinin merkezinde yer alan Tel Aviv gibi kentlerde daha seküler, liberal ve küresel ekonomiye entegre bir toplumsal kesim bulunurken; ülkenin siyasi ağırlık merkezinde giderek daha güçlü hale gelen dini muhafazakâr ve milliyetçi blok farklı bir devlet anlayışını savunuyor. Bu iki yaklaşım yalnızca kültürel bir farklılık değil, devletin kurumsal yapısı ve demokrasi anlayışı üzerinde de ciddi bir gerilim yaratıyor.
Yargı reformu etrafında patlak veren büyük protestolar bu ayrışmanın en açık göstergesiydi. Hükümetin yüksek yargının yetkilerini sınırlandırmayı ve yargıç atamalarında siyasi etkinliği artırmayı hedefleyen reform planı, İsrail’de yüz binlerce insanın katıldığı protestolara yol açtı. Haftalar boyunca Tel Aviv başta olmak üzere birçok şehirde büyük gösteriler düzenlendi. Protestolar yalnızca muhalif siyasi çevrelerden değil; akademi, teknoloji sektörü, eski güvenlik bürokrasisi ve hatta bazı askeri rezerv birliklerinden de destek gördü. Birçok yedek asker hükümetin reform planlarını geri çekmemesi halinde gönüllü görevlerini askıya alabileceklerini açıkladı. Bu durum İsrail tarihinde nadir görülen bir güvenlik-siyaset gerilimi ortaya çıkardı.
İran savaşı bu protestoları ortadan kaldırmadı; yalnızca geçici olarak arka plana itti. Dış tehdit algısı İsrail toplumunda kısa vadede bir birlik duygusu yaratma eğilimindedir. Ancak savaş hali aynı zamanda uzun süredir biriken siyasi gerilimleri ortadan kaldırmaz. Tam tersine, savaş uzadıkça devletin karar alma süreçleri ve güvenlik politikaları üzerindeki tartışmalar daha da sertleşebilir. İsrail’de hükümet, yargı ve güvenlik bürokrasisi arasındaki güç dengesi zaten hassas bir noktadaydı. İran ile yaşanan geniş ölçekli bir çatışma bu dengeleri yeniden tartışmaya açabilir.
Tamamı : https://medyagunlugu.com/iran-savasi-ve-israil-toplumunun-kirilgan-dengesi/
Tarihinde, sonuncusu geçen yüzyılın ortalarına doğru yaşananı olmak üzere büyük kitlesel kıyıma uğramış bir halk olarak İsraillilerin, Gazzelilere olan nefretini görmek gerçekten şaşırtıyor. Oysa empati yapma yetenekleri birçok topluluktan daha fazla İsraillilerin. Bu nedenle, yirmi yıl kadar önce, dünyanın belki de en büyük barış hareketlerinden birine sahipti bu ülke. Nereye gitti bu insanlar? Pompalanan nefretin ulaştığı boyut, hareketi bastırmış çok belli ki. Binlerce Gazzeli’nin ölümüne ses çıkaran bir avuç insan var İsrail’de şimdi. Hepsi bu.
Ülkenin sol eğilimli gazetesi Haaretz, geçen yıl bir anket yaptı. (Şöyle bir arayın, karşınıza gelecektir; A March 2025 poll of Israeli public opinion, commissioned by Pennsylvania State University and published by the Israeli newspaper Haaretz). Sonuçları korkunç bir anketti bu. İsraillilerin yüzde 82'si Filistinlileri Gazze'den sürmek istiyor, yüzde 47'si her Filistinlilin, erkek, kadın, çocuk, öldürülmesini savunuyordu ankete göre.
Yani Binyamin Netanyahu halka ragmen değil, onların onayıyla, desteğiyle yapıyor demek ki her ne yapıyorsa. Çok açık ki ülkede, soykırım, etnik temizlik, toplu katliam, artık adı her neyse, destekçiliği çok yaygın durumda. Ankete katılanlar ne kadar dindarsa nefret duygusu da soykırım destekçiliği de o kadar artıyor bu arada.
Mart 2026’dayız.
Şu anda ABD ve İsrail, İran’ı birlikte vuruyorlar. Birleşmiş Milletler’in güç kullanma yasağına rağmen önleyici saldırı adı altında uluslararası hukukun etrafından dolaşıyorlar.
Beyaz Saray’da oturan Trump, İsrail’e en fazla hizmet eden Başkan olmakla övünüyor, Netanyahu’dan hoşlanmadığını söyleyen Biden, İsrail’in Gazze soykırımı döneminde 18 milyar dolarlık silah ve milyarlarca dolar nakdi İsrail’e yollayan Başkan oldu.
Bu tabloya rağmen, bugün İsrail, ABD’yi kaybediyor diye yazabiliyorum.
Bu yazı umudunu gerçek zannetme durumuyla yazılmadı, aksine dünya medyasını aralıksız takip ederek vardığım bir sonuç başlıkta okuduğunuz.
Bir arama motoruna İngilizce olarak İsrail, ABD’yi kaybediyor diye yazarsanız karşınıza yüzlerce makale çıkacaktır.
O makaleler, New-Yorker, Washington Post, Politico gibi ABD medyasının önemli kuruluşlarında ve ABD’de faaliyet gösteren Yahudi gruplarının alarm veren araştırmalarında yer alıyor.
Tamamı : https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/ozay-sendir/israil-abdyi-nasil-kaybediyor-7553584
Bu savaş, yönetimin öngörmediği gibi, ona sürekli beklenmedik sürprizler çıkarmaya devam ediyor.
İsrail'de hâlâ çok yüksek seviyelerde seyreden savaşa destek, ABD'de ise %50'nin altında. Bu çatışma, Netanyahu'nun başbakanlık koltuğunu bir dönem daha korumasına yardımcı olabilirken, Trump'ın Cumhuriyetçi Partisi'ne Kasım ayındaki ara seçimlerde oy kaybettirebilir.
İsrail ve ABD yakın askeri müttefikler, ancak bu, birlikte savaştıkları ilk vaka.
İkisi birlikte, üç haftadan biraz kısa bir sürede oldukça etkili hamleler yaptı.
Ancak her geçen gün, savaşın Trump'ın düşündüğünden daha karmaşık olduğu ortaya çıkıyor.
Tamamı : https://www.bbc.com/turkce/articles/c145zk5121no
İsrail’i yöneten radikal Mesihçi siyaset, bölgeyi istikrarsızlaştırmakla birlikte aklı başında, geleneğin etik omurgasına bağlı Yahudileri de derin bir ahlakî sorgulamaya sevk etmektedir. Çünkü Yahudiliğin kadim değerleri, yıkım ve tahakküm üzerine değil; hukuk, sorumluluk, nefis muhasebesi ve hayatın korunması üzerine kuruludur.
Bu nedenle radikal Mesihçilik ve Siyonizm, bizzat Yahudi dünyası tarafından şimdiden sorgulanmaya başlamıştır. İsrail’in güvenliğini Mesihçi savaşla, kan dökerek ve bölgeyi viran ederek sağlamaya çalışan radikal kesimler, sonunda yalnızca bir devleti değil, dayandıklarını iddia ettikleri dinî mirası da aşındırmaktadır. Hatta bu kör ve yıkıcı siyaset, uzun vadede İsrail’in güvenliğini tahkim etmek bir yana, onun meşrûiyetini kemirmekte, varlığını tartışmalı hâle getirmekte ve tarihlerinde iki bin seneden sonra kurdukları devleti adım adım kendi ürettiği yıkımın eşiğine sürüklemektedir.
Bugün Tel Aviv sokaklarında günde dokuz-on kez sığınaklara kaçmak zorunda kalan İsrail halkı, bu acı trajediden rasyonel bir ders çıkarır mı bilinmez; ancak biz gelinen noktanın, silahların gölgesinde kalıcı bir çözümün inşa edilemeyeceğini bir kez daha gösterdiğini belirtelim.
Netanyahu’nun “nesiller boyu güvenlik ve çözüm” vaadi, her gün şehirlere düşen roketlerin gürültüsüyle sarsılmakta ve inandırıcılığını yitirmektedir. Ancak İsrail toplumu için asıl hayatî tehlike, füzelerden ziyade, “barış” umutlarının toplumsal muhayyileden ve siyasî ajandadan bütünüyle silinmiş olmasıdır.
Şimdi bu savaşta da bu duygu var sanırım. Amerika’yı değil İran’ı tutuyoruz. Tamam, İran’la duygudaşlığı anlayabilirim, ama duygudaşlığı abartıp gerçekleri ortadan kaldırmayı anlamakta zorluk çekiyorum.
Dün bir web sitesinde şunu okuduğumda yüksek sesle güldüm: ABD ve İsrail, İran’ın akıllı planına yenilmişti; çünkü İran füze rampalarını kamyonlara yüklemiş, hareketli hale getirmişti, o yüzden ABD ve İsrail füzeleri engelleyemiyordu.
Evet İran’ın füze rampaları kamyonlar üzerinde ve hareketli halde ama kiminki değil? Türkiye dahil bütün ülkelerin füze rampaları hareketli platformlarda. İran öyle acayip bir şey icat etmiş değil.
Kaldı ki o kamyonlar da sürekli imha ediliyor zaten. Bakın, İran her gün biraz daha az ve biraz daha az füze fırlatabiliyor.
ABD ve İsrail uçaklarının İran semalarına herhangi bir engelle karşılaşmadan rahatça gidip geldiklerini, polis karakolları dahil canlarının istediği her yeri bombaladıklarını fark etmemiş olabilir mi Türk medyası? Bir tanesi bu sabah, “İsrailliler sığınakta İranlılar meydanlarda” diye manşet atmıştı. Şaka değil.
Türkiye’de medya medya olmaktan çıkıp, iktidarın veya muhalefetin propaganda borazanına dönüşeli çok oldu. O kadar çok propagandaya maruz kalıyoruz ki, vatandaşın artık medyaya güveni sıfırın altına düşmüş durumda.
Gerçekte ne olup bittiğini merak eden az sayıda insan, kendine göre taktikler geliştirmiş durumda: Aynı haberi mesela hem iktidar yanlısı medyadan hem muhalif medyadan okuyor, sonra bir ortalama alıyor.
Tamamı : https://10haber.net/yazarlar/ismet-berkan/ib-gundem/2026-03-10/
İran’ı yönetenler 90 milyon nüfuslu, inanılmaz bir zenginliğin üzerinde oturan, hepsi de çok iyi eğitimli ve onurlu insanlardan oluşan ülkelerini devasa bir Hizbullah seviyesine indirdi. Arada bir sembolik füzeler atıyorlar, karşılığında inanılmaz bir savaş makinesinin saldırılarına uğruyorlar. En fazla yapabildikleri Hürmüz Boğazını kapatan gerilla saldırıları tehdidinde bulunmak.
İran bu savaşın kazananı değil ve olmayacak. Aksine, özellikle İran halkı daha şimdiden bu savaşın en feci kaybedenleri. İran’ın rejimi de bir şey kazanmayacak. Koca ülkeyi Afganistan seviyesine indirmek bir kazanç değil.
Tamamı : https://10haber.net/yazarlar/ismet-berkan/ib-gundem/2026-03-16/
Savaşın ikinci haftası sona ererken, gelişmelerin ABD-İsrail ikilisinin kontrolü dışına çıktığını gözlemliyoruz. Yıkımın İran ile sınırlı kalmayacağı açık seçik ortaya çıkmış vaziyette. “Ben yanarsam hepiniz benimle birlikte yanarsınız” anlayışıyla hareket eden İran’ın Körfez ülkelerini ateş çemberine dahil etmeye muvaffak olduğunu izliyoruz. “Hürmüz boğazını kapatırım” diyerek çevresini tehdit eden Molla Rejiminin blöf yapmadığını canlı canlı yaşıyoruz. 3 kez, Kürecik ve İncirlik istikametlerinde balistik füze yollayarak tarafsız komşusu Türkiye’yi dahi hedeflere dahil etmesi İran’ın cüretini ve azmini ortaya koyuyor. Artan akaryakıt fiyatları kanalıyla da tüm dünyayı ve özellikle Trump’ı rahatsız etmeyi beceriyor İran. İbrahim Anlaşmalarına taraf olmak suretiyle, İsrail ve ABD ile fazla yakınlaşan Körfez ülkeleri şimdi bedel ödüyorlar. Acaba bölgede barış tesis edildiğinde, ABD-İsrail ikilisine, bölgeden gelen uyarılara kulaklarını kapatıp İran’a saldırdıkları dikkate alınarak fatura kesilir mi? Meydana gelen benzersiz yıkımın temel sorumluları Tel Aviv ve Vaşington diyerek araya duvar örerler mi? Bu sorular savaş ertesinde gündemde yer alacaklar.
“Savaş uzarsa süreç daha fazla İran’ın lehine işlemeye başlar. ABD içindeki çatlaklardan, Avrupa’nın ‘Yandım Allah’ demesinden dolayı daha fazla işlemeye başlar. ABD ve İsrail’in stoklarının sınırlı olmasından ötürü de süreç İran’ın lehine işleyecektir. Trump yalan söyleyen ve öngörülemez bir insan. İç kamuoyuna karşı ‘Zafer kazandım’ diyebilir. Ancak bu bağlamda Trump’ın önünde engel var. O engel de İsrail. ABD, kendi nam ve hesabı için bu savaştan bir şekilde çıkmak istese de İsrail buna ne kadar izin verecek? ABD içinde örgütlü olan, ABD ekonomisinde ve bürokrasisinde nüfuz sahibi olan İsrail barbarlığı Trump’a çıkış kapısı açar mı? Açsa dahi İsrail, ABD yanında olmaksızın bir müddet daha savaşı kendi gücüyle ve ABD’den aldıkları destekle devam ettirmeye çalışabilir. Ancak ABD’nin desteği olmaksızın İsrail, İran’a saldırılarını daha ne kadar sürdürebilir? Belki üç hafta ya da bir ay sürdürülebilir. Başından beri ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi, Trump şarlatanı ve Netanyahu barbarı askeri anlamda İran Devrim Muhafızları’nın savaşma direncini tasfiye etmek, İran’ın nükleer faaliyetlerini etkisiz kılmak istediler. Siyasi hedef ise rejimi değiştirmekti. Bunun yanında İran’ın sınırlarını değiştirmeyi de istiyorlar. Suriye Kürtleri ve Dürzileri öncülüğünde istedikleri gibi İran’ı bölüp parçalamayı hedefliyorlar. İran’ın nüfuzunun kabaca yüzde 10’unu oluşturan İran Kürtleri çoğunlukla Sünni Kürtler. Ancak siyasi hedeflere ulaşmayı bırakın askeri hedeflere ulaşma noktasında bile tıkandılar. ABD’de kasım ayında seçimler de olacak. Trump yalan söyleyerek şarlatanlıkla ‘Biz istediğimizi aldık, çekiliyoruz’ diyebilir. Ancak İsrail bunu engellemek için elinden geleni yapacak. İsrail de İran’a kadar üç ya da dört hafta tek başına saldırabilir. İş uzarsa İsrail’in de gücü kalmaz.”
İkinci Trump döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail politikası, ideolojik söylemler ile sert reel politik gerekliliklerin iç içe geçtiği bir denge arayışı olarak şekillenmiştir. Ankara, bir yandan Filistin davasındaki konumunu korumaya çalışırken diğer yandan “Abraham Accords” (İbrahim Anlaşmaları) ile oluşan yeni bölgesel düzenden dışlanmamak için İsrail ile ilişkilerini “yönetilebilir bir gerilim” seviyesinde tutmaya yönelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki “Sünni-İsrail” eksenine belirli ölçülerde eklemlendiği bir dönüşüme işaret etmektedir.
31 Temmuz 2025 tarihli “New York Bildirisi”, Türkiye’nin Hamas politikasında önemli bir kırılma yaratmıştır. Ankara’nın, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini sonlandırması ve silahlarını Filistin Yönetimi’ne devretmesi gerektiğini kabul etmesi, Gazze meselesinde İsrail-Amerikan çizgisiyle uyumlu bir pozisyona yöneldiğini göstermiştir. Bu çerçevede Hamas’ın silahsızlandırılmasına verilen destek, Trump yönetimine açık bir iş birliği mesajı niteliği taşımıştır.
Trump’ın Gazze’de Hamas varlığını sona erdirmeyi hedefleyen “20 maddelik barış planı” kapsamında Türkiye, “ikna edici” bir rol üstlenmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Doha’da Hamas liderliğiyle yürüttüğü temaslar bu sürecin merkezinde yer alırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ın planı “başlarını gölgelendirecek tek bir çatı dahî kalmadığı için” kabul ettiğini ifade etmesi, bu yaklaşımın “mecburiyet” temelinde rasyonalize edildiğini göstermiştir.
Planın merkezinde yer alan “Barış Kurulu”, Gazze’yi siyasi bir özne olmaktan çıkarıp salt “yönetim nesnesine” dönüştüren bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Trump’ın ömür boyu başkan olduğu ve üyeliklerin ekonomik katkılarla şekillendiği bu mekanizmaya Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Katar ile birlikte katılması, yeni düzenin inşasında aktif rol üstlendiğini göstermektedir. Aynı zamanda Gazze’de Hamas sonrası dönemde, BAE modeline benzer bir “Barış Kültürü” anlayışının yerleştirilmesini hedefleyen ideolojik dönüşüm de bu planın önemli bir parçası olmuştur.
13 Ekim 2025’te düzenlenen Şarm eş-Şeyh Konferansı ile Türkiye; ABD, Mısır ve Katar’la birlikte dört garantör aktörden biri haline gelmiş ve Gazze İcra Kurulu’nda yer alarak sürecin kurumsal bir parçasına dönüşmüştür. Türkiye’nin uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazır olduğunu açıklaması, bölgedeki varlığını kalıcılaştırma iradesini ortaya koymuştur.
Bu tablo, Türkiye’nin bir yandan iç kamuoyuna dönük olarak İsrail’i “soykırımcı” olarak eleştiren söylemini sürdürürken diğer yandan diplomatik ve kurumsal düzlemde Trump’ın bölgesel planlarıyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir. Böylece dış politika, “mazlumların sesi” iddiası ile bölgesel güç dengeleri ve ekonomik çıkarlar arasında şekillenen, “çifte standartlı” ancak pragmatik bir karakter kazanmıştır.
Bu savaştan askeri olarak rakipsiz görünerek çıkan bir İsrail, aynı zamanda politik olarak daha da izole olabilir. Hakim bir güç yalnızca caydırmaz; aynı zamanda kin biriktirir. Bu kinin riskleri Ortadoğu'nun çok ötesine uzanıyor. Mevcut İran savaşından önce bile, ABD kamuoyu İsrail konusunda dramatik bir değişim göstermişti. Geçen ayki bir Gallup anketine göre Amerikalılar artık Filistinlilere İsraillilerden daha fazla sempati duyuyor: %41'e karşı %36. Son yıllardaki çarpıcı bir şekilde İsrail'e ve Yahudi devletine Amerikan askeri yardımına destek de genel olarak eriyor.
Eğer bu savaş İran'da daha fazla sivil felakete ya da ABD için artan askeri kayıplara ve mali maliyetlere yol açarsa, bu ilişkiyi muhtemelen daha da kötüleştirecek. İsrail'e yönelik öfke ve suçlama atmosferi, Yahudi ve İsrail gücü hakkında komplo teorilerine ve antisemitik anlatılara dönüşme riski taşıyor. Bu endişe, Amerikan medyasının İsrail'in ABD'yi bu savaşa itip itmediği sorusuyla meşgul olması ve ABD'li yetkililerin savaş gerekçesinin İsrail'in niyetleriyle ilgili olduğunu belirten yorumlarından sonra daha da arttı.
İsrail liderlerinin açıkça dile getirmek istemediği bir başka tehlike de var: savaşın uzun vadeli insani sonuçları İranlılar kadar İsrailliler için de geçerli. İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi, Tahran'la bağlantılı terör unsurlarının yurtdışında İsraillilere zarar vermeye çalıştığı konusunda zaten uyarı yapmıştı ve İsrail makamları büyükelçiliklerde ve Yahudilerin bulunduğu yerlerde güvenliği artırdı.
Tamamı : https://www.yeniarayis.com/yazi/netanyahu-hep-kazaniyor-12835
https://www.youtube.com/watch?v=X75Pxlr2Egg&t=4s
Karel Valansi, Soli Özel ile "İran Savaşı: Hedefler, Sınırlar ve Yeni Orta Doğu Düzeni" üzerine konuştu.
https://www.youtube.com/watch?v=8ztiag-jPl4
Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkilerin bir diğer boyutu savunma ve teknoloji alanında ortaya çıkıyor.
Karabağ savaşında Azerbaycan ordusunun modernleşmesinde Türkiye ile birlikte İsrail savunma teknolojilerinin önemli rol oynadığı biliniyor. Özellikle insansız hava araçları ve elektronik harp sistemleri savaşın seyrini değiştiren unsurlar arasında yer aldı.
Ancak ilişkiler yalnızca askeri alanla sınırlı değil. Tarım teknolojileri, su yönetimi, siber güvenlik ve inovasyon alanlarında da önemli işbirliği bulunuyor.
Diplomatik açıdan bakıldığında ise İsrail ile kurulan ilişkilerin Azerbaycan’ın Batı başkentlerindeki görünürlüğünü artırdığı da bir gerçek. Washington ve Londra gibi merkezlerde Azerbaycan’ın tezlerinin daha iyi anlaşılmasında bu temasların etkisi olduğu sıkça dile getiriliyor.


Stolpersteine, hayatların kesintiye uğradığı adreslerin önüne yerleştirilerek geçmişi gündelik hayatın tam ortasına geri çağırıyor. Ancak zamanla kirlenip kararan bu pirinç yüzeyler, taşıdıkları ağır hikâyelerle birlikte sokaklarda görünmezleşme tehlikesi de yaşıyor. Brüksel’de yaşayan Can Kaya, “Brüksel Antifaşist Hafıza Projesi” çalışmasıyla tam da bu görünmezleşmeye karşı bir itiraz yükseltiyor. Tökezleme taşlarını temizleyerek, Nazi şiddetinin hedef aldığı kişilerin hikâyelerini yeniden kamusal alana taşıyor.

Pek çok kişi onu Instagram üzerindeki “Bu Kız Hep Aç” hesabıyla tanıdı. Önceleri anneannesi ile mutfağa girip onun Sefarad tariflerini izleyenlere aktardı. Zamanla sadece bu mutfakla sınırlı kalmadı, başka göçmen mutfakları da radarına aldı. Lian Penso Benbasat’ın göçmen mutfaklarının kültürel mirasına ve sürdürülebilirliğine odaklandığı Köklere Dönüş projesini dinlemek için Nişantaşı’ndaki evinin kapısını çalıyorum. Masada börekitas var, patatesli ve patlıcanlı. Bir kış günü İstanbul’daki Sefarad bir aileye doğuyor Lian, Burgazada’da büyüyor; yeni kültürlerle orada tanışıyor, komşuculuğu da adada öğreniyor. Adalı olmayı ve ada kültürünü bilmeyi “en büyük şansım” olarak nitelendiriyor. Köklere Dönüş’ün ilk odak konusu Trakya usulü dolma. Anneannesinden aldığı domatesli pilav tarifi ise projenin başlangıcı oluyor. Lian, o günden bu yana göçmen mutfaklarını ya da kendi deyişiyle aile mutfaklarının unutulmaması gereken tariflerini hafızalara kazıyor.
