Bir söz vardır; “Çaydanlık gibi olun” der, “Gırtlağına kadar suda, gene de ıslık çalar.” “Ne zor iştir o köklerinden kopmak! Nasıl bir yaradır ki ömrünce kanar için-için. Büyük bir savaş verir. Göç kararı almak kolay mı?” cümleleriyle göç olgusunu kaleme alan sonrasında “İstanbul´u İstanbul yapan kırk milletin bize mirası bilgelikler çorbası içinde yoğrulduk ben ve bizim nesil” cümlesiyle, topluma entegre olmanın aidiyetini kaybetmek olmadığını anlatan, yüreğiyle yazan bir kalemle tanıştım; Elena Kovaçi Uygan.
Bir söz vardır; “Çaydanlık gibi olun” der, “Gırtlağına kadar suda, gene de ıslık çalar.”
“Ne zor iştir o köklerinden kopmak! Nasıl bir yaradır ki ömrünce kanar için-için. Büyük bir savaş verir. Göç kararı almak kolay mı?” cümleleriyle göç olgusunu kaleme alan sonrasında “İstanbul’u İstanbul yapan kırk milletin bize mirası bilgelikler çorbası içinde yoğrulduk ben ve bizim nesil” cümlesiyle, topluma entegre olmanın aidiyetini kaybetmek olmadığını anlatan, yüreğiyle yazan bir kalemle tanıştım; Elena Kovaçi Uygan.
Gülümseten, kahkahalar attıran, hüzünlendirip düşündüren bir kitap
Günümüz insanlığının vardığı donma noktasında önce gözlerimi sonra ruhumu ısıtan bir kitap oldu ‘Çaydanlık Gibi Olun, Selanik Köylerinden Burgaz Ada’ya’ kitabı. İnsanın her daim insan oluşunun altını zarifçe çizen yazarın cümlelerinin tılsımı okuyucuyu etkiliyor. İstanbul’un kent hafızasına kültür taşlarını döşeyen güruhlardan biri olan azınlıkların, yaşamı algılayış biçimlerine, iç dünyalarına, dostluklarına ve Burgaz Ada’nın varoluşunun cıvıltılarına tanık oluyorsunuz. Yazar Elena Kovaçi Uygan ile sohbet tarzında okuyucusunu sarıp sarmaladığı, “Macera, espri, şamata dolu, şer düşünmeyen, şarkı söyleyen bir nesli anlattığı” kitabını konuştuk.

Çaydanlık Gibi Olun, Selanik Köylerinden Burgaz Ada’ya
Elena Kovaçi Uygan
Ocak 2026
Birinci Baskı
Gözlem Yayıncılık
206 Sayfa
Halihazırda yaşarken ve anı biriktirirken, dipsiz sandığınızdaki hikayelerinizi yazıya nasıl sığdırabiliyorsunuz?
Kendimi bildim bileli hep yazdım. Uzun uzun mektuplar yazdım, okulda ödevler, kompozisyonlar yazdım. Evlendikten sonra yeğenlerim, oğlum, eş-dost çocuklarının kompozisyonlarını yazdım, Öğrenciliğimde hocalarımın bu özelliğimi teşvikiyle roman yazayım dedim, beceremedim. Gençlik başımda duman, aşk şiirlerine girişeyim dedim, olmadı. Anladım ki bende kurgu kabiliyeti yok. Ben sadece yaşadıklarımı güzel anlatabiliyorum. Facebook açılınca da bu alışkanlığımı orada devam ettirdim. Şöyle devam ettim, gün içinde yaşanan bir olayın bana çağrıştırdığından hareketle sayfamda bir yaşanmışlığımla bağdaştırarak yazıya döktüm. Yazdıklarım ilgiyle okunmaya başlayınca da yazdıkça yazdım. Kısa kısa... İnsanlar çünkü uzun ve teferruatlı şeyler okumaktan kaçınır oldu. Yazdıklarıma bir ilginçlik, günlük stresten uzaklaştıracak azıcık mizah katmaya özen gösterdim. Yalnız yazarken sıklıkla şöyle bir şey yaşıyorum; bir anda konumu destekleyen, onunla bağlantılı bir başka olaya geçiş yapabiliyorum. Okuyucumun konudan kopmaması için de uyarıyorum sonra da geri dönüyorum. Bunu da babamın çok sık kullandığı köy kökenli bir terim var, “Eşeği nereye bağlayacaksın?” Konuyu nereye bağlayacaksın anlamındaki bu ifadeyle yazıma da bir sohbet sıcaklığı kazandırıyorum.
Sıcak samimi sohbet diliniz oluşurken yaşanmışlıklarınızın mı yoksa sizi siz yapan karakterinizin etkisi mi ağır basıyor?
Valla beni ben yapan yaşanmışlıklardan benim gibi karşımdakilerin de ders alması gerekiyorsa, onu da kullanıyorum ‘kıssadan hisse’ diye bitirdiklerim var mesela. Kitabımın bir hikâyesinde şirket çalışanlarımdan birine mobbing’e karşı nasıl güçlü durması gerektiği konusunda verdiğim örnek var meselâ. Çalışanıma idare et de demiyorum, isyan et de demiyorum. Ben ona, kendisini yüksek bir yerden karınca yuvasına bakar gibi tahayyül etmesini ve mobbing yapanın esasen aynen o mücadele içindeki karıncalar gibi içine düştüğü sorunlu kişiliğinde debelendiğini görerek dayanma gücünü bulmasını hatta ona acımasını öneriyorum. Kimi karakterimin sonucudur, çok sabırlıyımdır çünkü, kimi okuduğum bir kitaptan, bir makaleden, bilge birisinin anlatımından kazanımımdır, kimi yaşanmışlıklarımdan. Ama dilim illa ki samimidir, sohbet dilidir, karşımdakinin ruhuna dokunmak isterim çünkü illa ki!
Yazarken geçmişe duyulan özlemi ifade etmek, onu günümüzle karşılaştırmak ve ‘özlem’i sadece bir gerçek olarak bırakmak kolay olsa da kitabınıza hayat veren anılarınızdaki insanlara, olaylara, şehirlere, ülkelere ve yerlere veda ediyorsunuz, dosyayı sevgiyle kapatıyor ve yolunuza devam ediyorsunuz. Bir Bibliojournalist olarak, bir yazarın okuyucu için en çarpıcı unsurunun ‘yazısının akıcılığı’ olduğuna inanıyorum. Kitabınızı okumuyoruz; bize anlattıklarınızı zevkle dinliyoruz. Yazdıklarınızla birlikte akıyoruz. Peki, yazarken hayatla ve anılarınızla nasıl akıyorsunuz? Ruhunuzun raflarında sakladığınız bu anılar, kaleminize nasıl akıyor?
Okuyucularımdan aldığım geri dönüşler de bunu söylüyor hep! Çocukken annemden, anneannemden, sürekli onların geçmişini dinledim. (Bak burada gene atlama yapacağım), meselâ annem nispeten açık fikirliydi. Kurallara isyan eden biz kızlarına hep şöyle derdi: “Kızım, hayat kısa, onu dolu dolu yaşamanızı en çok ben isterim ama millet ne der?” Büyüdüm, kendi geçmişimi de yaşadım, kısıntılarım, ilişkilerim, çocuklarımızla ekonomik, politik yeni geleceği, yeni neslin sıkıntılarını da gördüm, ama hep mukayeseli baktım. Hiç keşkelerim olmadı ya da çok takılmadım. Öyle olunca da yoldaki bir olay, bir şoförle muhabbet, bir aksilik… Akşamına Facebook’a malzeme oluyor bana ve akıyor işte!
“Çaydanlık gibi olun” cümlesi yaşarken de yazarken de neden ilgi odağınız oldu?
Gençliğimden beri, nerede rastlarsam ilginç bir söze, bir deyişe, bir felsefeye, bir şiire, bir defterim olmuştu, oraya yazdım, halâ saklarım. Yine kitabımda konu ettiğim annemin bize “ne olursa olsun, olmuşa çare yok, arkanıza atıp önünüze bakın” öğretisi ile öylesine örtüşüyordu ki bu anonim deyiş, hayatımızın tufanı diyeceğim bir döneminde arka arkaya yaşadıklarımızla da birebir denk gelince… Anlayacağınız bu cümle benim ilgi odağım değil, hayatımın merkezi oldu. Örneklemek gerekirse, biz ailece kocamın ölümünün, eniştemin de hastalığının acısını ve çaresizliğimizi zaten hasta olan babama yaşatmamak için söylemedik. 23 Aralık’ ta kaybettik eşimi, 25 Aralık’ta Noel, 31 Aralık’ta yılbaşını hep birlikte hiçbir şey olmamış gibi tiyatro oynayarak kutladık. Anlayacağınız, tam bir çaydanlık olduk, olmaya da devam ediyoruz her sorunda!
Hayat denen öğretmenin yaşattığı deneyimleri açık fikirlilikle ve sevgiyle kucaklayan bir ruh ve kalemsiniz. Yaşadıkça yazın ve yeni kitaplarınızla bize anlatın, biz de okurken sizi dinleyelim. Size içten bir “biblioteşekkür” ederim.
Bana bu fırsatı verdiğiniz ve takdiriniz için ben size teşekkür ederim.