Racon bitti karanlık kaldı…

Bir zamanlar Beyoğlu´nda geceler sessizdi. Ama bu sessizlik huzurun değil, düzenin sesiydi. Herkes yerini bilirdi. Hangi masada yüksek sesle konuşulmayacağını, kimin bakışının kavga başlatacağını, hangi sokağın hangi saate kadar ´güvenli´ sayıldığını… Yazılı değildi ama ezberlenmişti.

Canan NACAR Perspektif
25 Mart 2026 Çarşamba

Bir zamanlar Beyoğlu’nda geceler sessizdi.
Ama bu sessizlik huzurun değil, düzenin sesiydi. Herkes yerini bilirdi. Hangi masada yüksek sesle konuşulmayacağını, kimin bakışının kavga başlatacağını, hangi sokağın hangi saate kadar ‘güvenli’ sayıldığını… Yazılı değildi ama ezberlenmişti.

Polis sireni en son çareydi. Ondan önce bir kapı çalınırdı. O kapının ardında devlet yoktu; racon vardı.

Bugün neon ışıklarıyla parlayan İstiklal Caddesi, bir zamanlar arnavut kaldırımlarına düşen gölgelerle anılırdı. O gölgelerin sahipleri kahraman değildi. Masum hiç değildi. Ama zamanlarının hakimiydiler. Kanunun yetişemediği yerde boşluğu dolduran, düzeni korkuyla ayakta tutan adamlardı.

Kabadayı denince akla silah gelir. Oysa Beyoğlu’nun eski kabadayıları için silah son noktaydı. Asıl güç, silahı çekmeden masayı susturabilmekti. Bir sokağı tek kelime etmeden hizaya getirebilmekti. İtibar, mermiden daha ağırdı. Sözü bozanın bir daha adı anılmazdı. Beyoğlu gibi bir yerde bu, yaşamdan silinmek demekti.

Mahallede bir kadına el kalktıysa, bir esnaf ezildiyse, bir masa raconsuz dağıtıldıysa mesele önce mahkemeye değil, kabadayıya giderdi. O dinlerdi. Uzun uzun... Tarafları susturur, gözlerinin içine bakardı. Sonra tek cümleyle hükmü verirdi. O hükmün arkasında sadece bir adam değil, görünmez bir düzen dururdu. İtiraz edilmezdi; çünkü itirazın bedeli ağırdı.

Beyoğlu geceleri çok dilli, çok sesliydi. Rum meyhanelerinde rakı taşar, müzisyenlerin kemanı sokağa sızar, masalardan kahkahalar yükselirdi. Aynı gecede, aynı kaldırımda, farklı hayatlar birbirine sürtünerek akardı. İşte o karmaşanın içinde kabadayı bir denge unsuruydu. Kavga çıkmasın diye değil; kavganın sınırı bilinsin diye….

Kurallar basitti:

Kadına, çocuğa dokunulmaz.

Emanete hıyanet edilmez.

Söz namustur, sözünden dönen barındırılmaz.

Mahallenin esnafı korunur, haraca boğulmaz.

Cenazeye saygısızlık yapılmaz.

Çocukların olduğu yerde silah patlatılmaz.

Adam çağrıldıysa tek gidilir, kalabalıkla baskın yapılmaz (delikanlılık raconu).

Sarhoşluk mazeret sayılmaz.

Barış istendiyse söz dinlenir, araya giren hatırlı kişinin sözü çiğnenmez.

Düşmanlık şahsidir, aileye bulaştırılmaz.

Kabadayı, mahallesinde zulmetmez.

İhanetin affı yoktur.
Racon
yazılı değildi ama herkesin zihnine kazınmıştı. Bir bakış, yarım bırakılan cümle, ağır çekilen bir sandalye… Hepsi mesajdı. O mesajları okuyamayan uzun yaşayamazdı.

O dönemin sokaklarında farklı karakterler yürürdü. Kimi ezdi geçti, kimi geldi geçti, kimi deldi geçti... Ama hepsi o sokaklardan geçti…

Bu adamlar melek değildi. Karanlıktılar. Serttiler. Gerektiğinde acımasızdılar. Bir insanın kaderini tek cümleyle değiştirebilecek kadar soğukkanlıydılar. Onlarla yaşamak güvenli değildi. Ama tehlike tanıdıktı. Nerede başlayıp nerede biteceği bilinirdi.

İşte geçmişle bugün arasındaki fark tam burada.

O zamanın karanlığının bir haritası vardı. Sokak sokak çizilmiş görünmez sınırlar… Hangi bakışın meydan okuma sayılacağı, hangi selamın güven anlamına geldiği belliydi. Korku kişiseldi. Bir adı, bir yüzü, bir hikayesi vardı.

Bugün ise Beyoğlu ışıl ışıl. Kalabalık, gürültülü, turistlerle, yabancılarla dolu. Kafeler, zincir mağazalar, bitmeyen bir akış… Işık çok ama yön az. Kimse kimseyi tanımıyor. Ne “buraya kadar” diyecek bir gölge var ne de sözü tartılacak bir ağırlık.

Korku artık anonim. Nereden, kimden, neden geleceği belli değil. Eskiden bir adamın adımlarını duyduğunda ya rahatlar ya gerilirdin. Şimdi kalabalığın içindeki belirsizlik daha ürkütücü. Çünkü sınır yok. Sınır olmayınca hesap da yok.

Belki bu yüzden eski kabadayılar hala anlatılıyor. Filmlerde karizmatik, dizilerde ağır abi, belgesellerde ‘eski İstanbul’ fonu olarak karşımıza çıkıyorlar. Sis ekleniyor, fonda hüzünlü bir müzik çalıyor, karanlık romantikleştiriliyor. Oysa gerçek, romantik değildi. Kan kokardı. Bedel isterdi…

Ama o karanlık tarif edilebilirdi.

İnsan bilinmezlikten korkar. Tanıdığı kötülüğe karşı mesafe alabilir; sesini, yürüyüşünü, bakışını ezberler. Ama sınırı olmayan karanlık, insanın içine işler. Çünkü neye karşı duracağını bilemezsin.

Beyoğlu’nun ruhu belki hala bir köşe başında bekliyor. Belki eski bir meyhanenin duvarında, belki sabaha karşı boşalan bir sokakta… Ama artık adı yok. Yüzü yok. Hesabı sorulacak tek bir merkezi yok.

Eskiden korku bir adamdı.

Bir ismi vardı.

Yanından geçerken hissedilen bir ağırlığı vardı.

Yanlış yaptığında kapını çalacak bir gölgesi vardı.

Bugün korku dağınık. Parçalı. Sahipsiz…

Kimden geleceğini bilmediğin bir öfke, neye dönüşeceğini kestiremediğin bir taşkınlık, hesabı sorulmayacak bir hoyratlık…

Eskiden karanlık sertti ama kurallıydı.

Bugün ışık parlak ama ölçüsüz.

Ve belki de asıl ürkütücü olan şu:

Bir zamanlar Beyoğlu’nda geceler bir adamın adımlarıyla sakinleşirdi. Şimdi ise binlerce adımın arasında hiçbirinin ağırlığı yok.

Racon bitti ama karanlık gitmedi…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün