Nüfus Mübadelesi, Türkiye´de genellikle üzeri örtülen, yakın zamana kadar neredeyse hiç konuşulmayan, bir başka deyişle unutulan bir tarihi olguyken; Yunanistan´da hatırlanan, yaşatılan, onlarca derneğin aktif olarak işin içinde olduğu, göçe maruz kalmış nesillerin temsilcileri için çarpıcı gerçeklikte bir anı.
Son birkaç gündür, ‘komşu’dan gelen tatlı bir rüzgârın etkisi altındayım. 5 Mart’ta Yunanistan’ın İstanbul’daki Konsolosluk Binası Sismanoglio Megaro’da ‘Yaşayan Anıtların Kapadokyası’ başlıklı bir program düzenlendi. Bu bina aynı zamanda Yunanca dil eğitimlerine ve kültürel etkinliklere ev sahipliği yapıyor. İstiklal Caddesi’nde Taksim’den Tünel tarafına doğru yürürken sağda kalan, Yunanistan’ın ve Avrupa Birliği’nin bayraklarının dalgalandığı bu tarihi binayı fark etmemeniz imkânsız. Biz de o akşam, Nüfus Mübadelesi Projesi ekibimizle birlikte, etkinliği izlemek üzere Sismanoglio Megaro’ya gittik. Binadan bedenen çıktım elbette, ama ruhum içeride kalmış olabilir. Ellemiyorum bilerek, bırakıyorum ki biraz hayal kursun, biraz ısınsın, biraz eğlensin, biraz oyun oynasın, sevinsin biraz.
Sınırlarımızda savaş varken, içimizde tedirginlikle günü kurtarmaya çalışırken, hiç değişmeyen bazı güzellikler öyle bir seriliyor ki gözümüzün önüne, hayatın sayamayacağımız kadar çok yüzü olduğunu fark ediyoruz bazen. Hayatı temsil eden biziz kuşkusuz. Acımasızlık bizim acımasızlığımız, savaş bizim çıkardığımız savaş, silah bizim ürettiğimiz silah, ölen de biziz, öldüren de. Öte yandan barış bizim yaptığımız barış, sarılan bizim kollarımız, öpen bizim dudaklarımız, seven de biziz, sevilen de. Unutan da biziz, yaşatan da. Nüfus Mübadelesi, Türkiye’de genellikle üzeri örtülen, yakın zamana kadar neredeyse hiç konuşulmayan, bir başka deyişle unutulan bir tarihi olguyken; Yunanistan’da hatırlanan, yaşatılan, onlarca derneğin aktif olarak işin içinde olduğu, göçe maruz kalmış nesillerin temsilcileri için çarpıcı gerçeklikte bir anı. Bunu etkinlik akşamında bir kez daha deneyimleyerek gördük.

Kapadokya’nın Karamanlıları
İstanbul’un Yunanlılar için kıymetli olduğunu hepimiz biliriz. Pek çok Türk için peri bacalarıyla ve balonlarla özdeşleşen Kapadokya da, özellikle de o bölgeden göçerek Yunanistan’a giden ve ‘Karamanlılar’ olarak bilinen grup için adeta yaşayan bir anıtsal mekân. Karamanlıların kökeni tartışmalı olsa da genellikle ‘Ortodoks Türkler’ veya ‘Türkçe konuşan Ortodokslar’ olarak anılır. Kimi kaynaklar, ‘Karamanlıca’ denilebilecek bir dilden bahseder. Konuya merak duyanlar için Evangelia Balta’nın bu konudaki çalışmaları tavsiye edilebilir. Etkinlikteki ana konuşmacı Kaplanis İosifidis, Kavala’ya bağlı Nea Karvali’deki Kapadokya Rumları Müzesi’nin kurucusu ve yöneticisi. 1987’de kurulan Müze, 1997’de Avrupa Yılın Müzesi ödülünü almış. Kendisi de Kapadokya kökenli Karamanlı bir aileden gelen İosifidis, müze için büyük bir emek vererek pek çok malzeme toplamış. Iosifidis, bizim de projemiz bağlamında ilk görüştüğümüz, mübadele konusuyla ilgilenenlerin çok yakından tanıdığı isimlerden biri. Etkinlikte, İosifidis’in yanı sıra, Papa Eftim tarafından Türk-Ortodoks Kilisesi’nin kuruluş aşamalarında tartışmaların içinde olan Konya’nın son Metropoliti Prokopios Lazaridus’un yine Karamanlı olan yeğeni, Haralampos-Periklis Nomidis de Kayseri’de gömülü olan amcasının hayatına ilişkiler bilgiler verdi. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda görev yapan Miltiadis Pappas, Karamanlıca müzik üzerine bir sunum yaparken, Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden İlker Mete Mimiroğlu Konya’daki Listra Antik kent kazıları hakkında son bulguları anlattı. Kapadokya’nın geleneksel kıyafetlerini giymiş Nea Karvali’den gelen halk oyunları ekibi, küçük bir dans gösterisi sundular. Kavala Müzik Okulu’nun genç enstrümentalistlerinden ve koristlerinden şarkılar dinledik. Etkinlik sona erdiğinde herkesin yüzünde bir gülümseme vardı, binadan ayrılmadan önce ayakta son sohbetler yapıldı.
Kafamın içinde akşam boyunca duyduğum Yunanca, müzik ve beni durmadan Atina’ya çağıran o ses eşliğinde, yeni insanlarla tanıştım ve her bir tanışıklıktan büyük bir keyif aldım. Ertesi gün de, yukarıda bahsettiğim Haralampos-Periklis Nomidis’le görüşmeye gittim. Nomidis, görüşmeye Konya’nın son metropoliti olan amcasının orijinal resimleriyle ve farklı kiliselere atandığını gösteren tarihi değeri büyük belgelerin kopyalarıyla geldi. Tüm sohbetimizi anlatmak zor ama özetini yapmak gerekirse, karşımda köklerine çok bağlı, babaannesinin Kapadokya için ‘patrida’ (vatanım) dediğini her söylediğinde gözleri dolan, konuşmasını, öğrendiğini göstermekten çocuksu bir sevinç duyduğu Türkçe kelimelerle süsleyen, sıklıkla “Kapadokya’da Türkler ve Rumlar hiç çatışmamış, hep dostluk içinde yaşamışlar” diyerek büyüklerinden duyduğu hikâyeleri anlatan, sözcükleri adeta ruhundan bulup dile döken bir insan vardı. Ne Türk, ne Rum, ne Müslüman, ne Ortodoks; konuştuğumuz ortak dil İngilizce ama bunu bile fark etmedim. Karşımda önceki nesillerin anılarının ve ‘patrida’ dedikleri toprakların hatırasının peşine düşmüş, sıradan bir insan gördüm. Ben Taksim’in kalabalığından ve nasıl betona döndüğünden şikâyet ederken, Atina’yı ne kadar sevdiğimden bahsederken, o “En güzeli İstanbul” dedi. Yüreğinizin burkulmaması, sizin de gözlerinizin dolmaması mümkün değil. Sadece Rum mübadillerin anılarına ve ‘vatan’ dedikleri yerlere bağlılıklarına tanık olmaktan değil, ‘vatan’ dediğimiz aynı yeri bizim nasıl hor, nasıl hissiz, nasıl rastgele, nasıl tuhaf bir hırsla kullandığımızı Taksim’e uzun bir aradan sonra gittiğimde tekrar gördüğümden. Ağaç yoktu, pek çok kafeyi yerinde bulamadım, bazı yerlerin önünde polis bariyerleri vardı ve açık değillerdi. Üzüntü, hayal kırıklığı, bıkkınlık, öfke, mahcubiyet, utanma, suçluluk, umutsuzluk, özlem, hepsini aynı anda hissettim.
Ruhumu tanıyorsam, ben bir süre daha komşunun rüzgârının etkisinde kalacağım demektir. Neyse ki, bu ruh hali gerçeklikten kopmama sebep olan değil, tersine Nüfus Mübadelesi projemize katkı veren bir ruh hali. Yapılacak çok iş, konuşulacak çok şey var. Ruhumuzun sesini takip etmek için, yaşamaya devam edebilmek için, ‘Patrida’ için…