Cenk Bonfil ile müziğin içinden

Beykoz Kundura sahnesinde Cenk Bonfil´i izlemek, müzikte hem olgun bir duruşu hem de taze bir heyecanı aynı anda deneyimlemek gibiydi. İstanbul ve Rotterdam´da aldığı eğitimler, cazdan çağdaş klasik müziğe uzanan çalışmaları ve sahnede yaşadığı etkileşimlerle şekillendi. Notalarıyla kendi müzik yolculuğunu hissettiriyordu. Bu etkileyici deneyimin ardından, Bonfil´in müzikle ilişkisini, sahne arkasındaki hikayelerini kendi sözlerinden dinledik.

Işıl AMANOEL Söyleşi
11 Mart 2026 Çarşamba

Müzikle ilişkim çocukken İzzet Bana ile tanışmama dayanıyor diyebilirim. Caddebostan Sinagogu’nda Hanuka için bir çocuk oyunu hazırlıyordu, annem de beni provalara götürmüştü. O oyunda başrol olmuştum – kaybolan ve sahibiyle kavuşmaya çalışan bir “sevivon”. Daha sonra Estreyikas d’Estambol Çocuk Korosuna katıldım. Piyano çalmaya sonrasında başladım. Dedem de gençliğinde yarı profesyonel müzisyenlik yapmış, piyano ve akordeon çalan biriydi; bana akordeon çalardı ve Muammer Sun’un solfej kitabını aldırmıştı. Liseyi bitirene kadar amatör şekilde müzik ve tiyatro ile ilgilendim. Üniversite yıllarımda müzik baskın çıktı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde medya okurken, birinci sınıfta müzik bölümünden seçmeli ‘şarkı yazımı’ dersi aldım. Caz vokalisti ve şarkı yazarı Başak Yavuz veriyordu dersi. Hayatımda ilk defa bestecilik yapmayı bir şarkı yazarak denedim. Başak Hoca’nın desteğiyle final konserinde bir grup ile çalınabilecek hale gelen bir şarkı çıktı. Daha sonra şarkı yazımı dersindeki bir arkadaşım aracılığıyla Güç Başar Gülle’ye ulaştım; armoni, ritim, doğaçlama çalışmaya başladık. Nazım Kerkez’den de vokal dersi alıyordum. Bu süreçte caz müziğine merak saldım. Güç Hoca ile uzun süre caz doğaçlama, ensemble, kompozisyon ve aranjman çalıştık. Profesyonel müzisyen olmaya dair çoğu şeyi onlardan öğrendim. Bu süreç, medya bölümünü bitirdikten sonra Codarts Rotterdam’da Caz Kompozisyon okumaya evrildi. Orada işler umduğum gibi gitmeyince ve pandemi patlayınca okulu bitirmeden İstanbul’a döndüm ve İTÜ MİAM’da kompozisyon yüksek lisansına girdim. Hollanda ve MİAM’da çağdaş klasik müzik besteciliği ile ilgilenmeye başladım. Sonrası uzun süre özel müzik hocalığı, farklı tarzlarda sahneler ve henüz çevrem dışında bilinmeyen bestecilik çalışmalarıyla devam ediyor.

Grup projeleri mi yoksa trio/solo çalışmalar mı kendinizi ifade ederken size daha fazla alan açıyor?

Şu ana kadar hiç solo işim olmadı maalesef. Solo olarak sahne almak ve böyle bir kayıt yapmak beni hem heyecanlandıran hem de açıkçası korkutan bir düşünce. Bunu yapmayı çok isterim ama öncelikli olarak yapmak istediğim şey, bestelerimi derleyip toparladıktan sonra bir ekiple beraber kendi müziğimi çalmak - sevdiğim müzisyenlerle beraber bu besteleri çaldığım bir projeyle sahne almaya başlamak ve müziğimi grupla kaydetmek. Fakat dediğim gibi, bu hemen şimdi değil, sadece en kısa zamanda üstüne bireysel olarak eğilmeye başlamak istediğim bir süreç.

Grup müziği ise şu ana kadar en deneyimli olduğum şey olabilir. Provada fikirleri pişirmek, yazılmış parçaları beraber düzenlemek, beraber çaldıkça gruptaki insanlarla aynı dili konuşmaya başladığını hissetmek müthiş keyifli. Kendi müziğimi geliştirmek için de bana beraber çaldığım her grup farklı bakış açıları, çalışma pratikleri, tarz alışkanlıkları katmış oluyor. Tanışıp beraber çaldığım müzisyenlerin çalma biçimleri, farklı üretim şekilleri hep heybeme kattığım şeylere dönüşüyor. Çaldığım grupların müziğine katkı sunmam ve farklı tarz grupların benim müzikal gelişimimi etkilemesi çok verimli bir alışveriş yaratmış oluyor. Bu nedenle birbirinden ayıramayacağım, çok değerli çalışma şekilleri her ikisi de.

Canlı performans sırasında sahne sizi nasıl dönüştürüyor?

Sahneye çıkmanın ilginç, çok kendine has bir deneyim olduğu bir gerçek. Doğası gereği bir söz söylemek zorunda olduğun, hatta söz söylememenin bile bir söze dönüştüğü, söylediğin sözün sorumluluğunu aldığın bir yer sahne. Neyi nasıl temsil ettiğin, ele aldığın konulara hangi açıdan baktığın, hangi sahnede ve hangi parçaları nasıl çaldığının tamamı söylediğin sözün bir parçası oluyor. Bu bakımdan hem çok çıplak ve savunmasız hissedebildiğin hem de kendini istediğin gibi yeniden şekillendirdiğin ama bütün bunların sorumluluğunu alman gereken bir yer.

Çoğu kişi için sanatla uğraşma isteğinin ilk belirtisi sahneye çıkma ve yaptığını başkalarıyla paylaşma hevesiyle geliyor. Evde kendi başıma müzik çalmak ile sahnede çalmak arasında kesin bir fark var. Performans hakkında neyi sevip sevmediğin, sanatsal yönünün şekillenmesinde sahnede yaşanılan deneyimlerin büyük rolü var. Seyircinin neyi sevip sevmediğini ölçüp pozisyon almaktan daha karmaşık bir ilişkiden bahsediyorum. Burada esas olan, seyirci karşısında neyi yaparken nasıl hissettiğin ve o çıplaklık içinde kendini sahnede inşa ederken hangi tepkiden nasıl etkilendiğin. Sahnede seyircinin tepkisinden rahatsız olabilirsin ama amacın bu tepkiyi almamak olmayabilir; o zaman bununla başa çıkmanın yollarını bulman gerekir. Hem oldukça kişisel hem de etkileşimsel bir süreç.

 

Türkiye’de caz dinleyicisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Son yıllarda bir dönüşüm gözlemliyor musunuz?

Bu soruyu konserlere giden herkesin paylaşabileceği bir izlenimden öte cevaplayamam sanırım. Ufak ama sadık bir kitle görüyorum: Yeni grupları, genç müzisyenlerin projelerini takip eden, caz barlara giden, festival konserlerini kaçırmayan bir kitle var. Bazı ünlü pop sanatçılarının caz projeleri; açılan ve kapanan caz kulüpler, üniversitelerde çoğalan caz bölümleri bunda etkili olabilir.

Caz Türkiye’ye son yirmi yılda gelmiş gibi yaklaşmamak lazım. Çok daha eski bir tarihi var ama süreklilik sağlanamamış, pek çok değerli mekan açılıp kapanmış. Türkiye’nin hala aktif en eski caz barı sadece 24 yaşında.

Bunlar, İstanbul müzik sahneleriyle içli dışlı herhangi birinin gözlemleri. Türkiye’de sadece caz değil, kültür sanatının tamamını ilgilendiren sorunlar var. Sanatçıların ekonomik istikrarsızlığından biletlerin pahalılığına birçok sorun varken, izole bir şekilde caz dinleyicisini değerlendiremeyiz. Tekil inisiyatifler yetersiz; devlet politikalarını ve kültür alanına yatırım yapan sermayeyi kapsayan geniş bir tartışma gerekir.

Akademisyen ve müzisyen kimliklerinizle öğrencilerinize özellikle aktarmaya çalıştığınız bir yaklaşım ya da müzikal düşünce var mı?

Şu an üniversitede, medya bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışıyorum. Öncesinde farklı yaşlara, çeşitli odaklarda özel müzik dersi verdim. Ders vermeyi pratiğimin önemli bir parçası olarak görüyorum. Pedagojik eğitimim yok ama hem genel hem müzikte öğrenme, çocukken müziğe karşı ‘yeteneksiz’ addedilmiş ama ilgisi desteklenmiş biri olarak üstüne çok kafa yorduğum bir konu. Ders aldığım hocalarımı gözlüyor, öğretme biçiminde neyi sevip sevmediğimi anlamaya çalışıyordum. Öğrencilerime aktardığım bir müzikal düşünce yok ama onları ve ebeveynleri ‘yetenek’ belasından kurtarmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Yeteneği ilahi bir seviyeye koymak bir romantizm. Müziğin taklitle öğrenilmesi, bazı kültürlerdeki kolektif müzik yapma pratikleri müzik çalışmalarında çok konuşulur. Sahne ışıkları bu konuları saklıyor; gerçek böyle değil.

Hem çocuk yaştaki piyano öğrencilerimde hem medya bölümünde ses ve kompozisyon çalıştığım yetişkin öğrencilerimle güvenli bir alan sağlanması ve malzemeyle eğlenme ile nitelikli sonuçlar çıktığına şahit oldum. Kabaca derslerdeki teoriyi pratiğe dökebilmek, bunu içgüdüsel kullanmak ve önce yapmaya odaklanmak hem kendimde hem öğrencilerimde içselleştirmeye çalıştığım asıl konular diyebilirim.

Şu sıralar sizi en çok heyecanlandıran proje nedir?

Aklıma ilk gelen, Nedim Güvenç’in uzun zamandır üstünde çalıştığımız ‘Nil Ülkesi’ albümü. Güvenç ile 2020 yılında MİAM’da tanıştık, 2021’den beri de beraber çalıyoruz. Bana beraber çalma teklifiyle geldiğinde aklında kendi yazdığı şarkılardan oluşan iki albüm projesi olduğundan ve bunları sahnede çalmaya başlamak, sonrasında da kaydetmek istediğinden bahsetmişti. O zamandan beri sahnede defalarca çaldığımız iki albümden ilki, ‘İçine Kapanık’, 2024’te çıktı. Hem sahnede hem albümde klavyeleri ben çalıyorum. İkinci albüm ise ismini daha ilk cümlede ağzımdan kaçırdığım ‘Nil Ülkesi’ olacak. Sahnede çaldığımız şarkılardan oluşan bu albüm için daha geniş kapsamlı bir hazırlık sürecindeyiz. Bir konsept albüm olan bu projenin rock band ile üflemeli, yaylı grupları ve koroyu bir araya getiren aranjmanlarını ben ele aldım. Uzun süreden beridir bu aranjmanları çok büyük bir keyif alarak yazıyorum. Finansman da bulunursa önümüzdeki aylarda kayda girmeyi planlıyoruz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün