•Filistin halkı, HAMAS yandaşlarından ibaret değildir. İsrail´in içinde 2 milyon Filistinli Müslüman, İsrail vatandaşı olarak yaşıyor. Batı Şeria´da 2.5 milyon Arap, İsrail ile uzlaşma peşindedir. Türkiye ile İsrail, Orta Doğu´da iktisaden birbirini tamamlayan iki büyük ekonomidir. Tarih boyunca Türkler, Yahudilerle dost olmuştur. Bu dostluğun sürmemesi için bir sebep yoktur. Her alanda iş birliği yapılır, ilişkiler düzelirse Türkiye “arabulucu” olur Filistinlilere daha fazla faydası dokunur. Özellikle vurgulamak istiyorum. Dünya devletlerin çoğu “gaddarlık etmiş olsa da her devletin kendini savunma hakkı vardır” gerekçesiyle İsrail´i desteklemiştir. Ege Cansen – Sözcü
İsrail’in Gazze işgali, 2005’te Oslo Anlaşması ile son bulmuştur. Gazze, önce FKÖ sonra HAMAS’ın yönettiği bir Özerk Bölge olmuştur. Arap devletleri özellikle Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak “İsrail’i haritadan silme” projesinden vazgeçmiştir. Arapların yerini İran almıştır. İran’ın desteklediği HAMAS savaşçıları 7 Ekim 2023 gecesi bir İsrail kasabasını basarak 1200 kişiyi öldürüp 250 rehine ile Gazze’ye dönmüştür. Amaçları geniş katılımlı yeni bir savaş başlatarak uluslararası camianın da desteğiyle İsrail’i baskı altına alıp Filistin devletini kurmaktı. HAMAS, Türkiye ve dünya kamuoyunda İsrail’i “gaddar soykırımcı” olarak mahkûm etmede başarılı olmuştur. Ama 100 bin kişi ölmüş, Gazze harabeye dönmüş, özerklik kaybedilmiştir. Akıl bunun neresinde?
AKP, içte olduğu gibi dış siyasette de İslamcı (?) bir tavır sergiliyor. Ama bu tavır Türkiye’ye de Müslümanlara da fayda sağlamıyor. Mesela Gazze Savaşı’nda HAMAS’ı kayıtsız şartsız desteklemek, Gazzelilerin çektiği ıstırabın artmasına sebep olmuştur. İşin tuhafı, içinde CHP’nin de bulunduğu “geniş cephenin” de İsrail/Yahudi düşmanlığı yaymakta hükümetle yarışıyor olmasıdır. Filistin halkı, HAMAS yandaşlarından ibaret değildir. İsrail’in içinde 2 milyon Filistinli Müslüman, İsrail vatandaşı olarak yaşıyor. Batı Şeria’da 2.5 milyon Arap, İsrail ile uzlaşma peşindedir. Türkiye ile İsrail, Orta Doğu’da iktisaden birbirini tamamlayan iki büyük ekonomidir. Tarih boyunca Türkler, Yahudilerle dost olmuştur. Bu dostluğun sürmemesi için bir sebep yoktur. Her alanda iş birliği yapılır, ilişkiler düzelirse Türkiye “arabulucu” olur Filistinlilere daha fazla faydası dokunur. Özellikle vurgulamak istiyorum. Dünya devletlerin çoğu “gaddarlık etmiş olsa da her devletin kendini savunma hakkı vardır” gerekçesiyle İsrail’i desteklemiştir. İsrail’e hiç hak vermeyen Türkiye, ABD ve AB ile müttefik olmak istiyor. Bu bir yaman çelişkidir. Bazen Batı’ya kızıp, biz de BRICS ile güç birliği yaparız diyorlar. Ne var ki BRICS devletleri de İslam sempatizanı değildir. Dışişlerinde laiklik esas olmalıdır. Çünkü laiklik akılcılıktır.
Tamamı : https://www.sozcu.com.tr/amp/dis-siyasette-laiklik-p297667
BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlayan uluslararası danışmanlık şirketi Oxford Analytica'nın Yardımcı Direktörü Dr. Laura James, Netanyahu için, "Ülkeleri özellikle isimlendirmiyor ve bilinçli olarak belirsiz konuşuyor; çünkü bahsettiği 'ittifak' aslında büyük ölçüde iç kamuoyuna yönelik bir retorik aracı" yorumunu yapıyor.
James'e göre amaç seçimler öncesinde İsrail kamuoyuna ülkenin "uluslararası alanda izole olmadığı" mesajını vermek.
Eski İsrailli diplomat ve Netanyahu'yu sert eleştiren Haaretz gazetesi yazarı Alon Pinkas da BBC Türkçe'ye yaptığı değerlendirmede, bu çıkışı "gerçekliği ve jeopolitiği manipüle etme iddiası" olarak yorumluyor.
Geçmişte iki İsrail başbakanına danışmanlık yapmış olan Pinkas, Netanyahu'nun geçmişte de Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve İsrail'i de içeren İran'a karşı bir "İsrail-Sünni" koalisyonu fikri ortaya attığını ancak "bunun asla gerçekleşmediğini" belirtiyor.
Pinkas "Şimdi aklında Endonezya, Azerbaycan ve Suudi Arabistan var. Bütün bunlar, Filistin sorunuyla ilgilenmekten kaçınmak için" yorumunu yapıyor.
Tamamı : https://www.bbc.com/turkce/articles/ce94r05vgv0o
Afrika Boynuzu’nda jeostratejik rekabet, diğer bölgesel aktörlerin artan müdahalesiyle daha karmaşık hale gelmiştir. Birleşik Arap Emirlikleri liman yatırımları ve askeri anlaşmalar yoluyla bölgedeki etkisini artırmaktadır. İsrail ise güvenlik ve deniz erişimi stratejisi doğrultusunda yeni ortaklıklar geliştirmektedir.
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararı, bu rekabetin en somut örneklerinden biri olmuştur. Bu karar Somali’nin toprak bütünlüğünü doğrudan ilgilendirmektedir. Afrika Birliği ve Arap ülkeleri ile birlikte Türkiye de Somali’nin egemenliğini açık şekilde desteklemiştir. Ankara’nın askeri ve diplomatik tepkisi, Türkiye’nin bölgedeki kararlılığını ortaya koymaktadır.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Yunanistan, BAE, Kıbrıs ve Hindistan ile yeni bir stratejik eksen oluşturma yönündeki açıklamaları, bu rekabetin daha geniş bir çerçeveye taşındığını göstermektedir.
Afrika Boynuzu’nda jeostratejik rekabet artık sadece bölgesel değil, küresel güç dengelerinin bir parçasıdır. Türkiye ise bu yeni jeopolitik denklemde hem ekonomik hem askeri hem de diplomatik kapasitesiyle merkezi bir aktör olarak konumlanmaktadır.
Afrika Boynuzundaki gelişmeler; Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan ve konu bazında bazen Mısır’ın da dahil olduğu benzer yaklaşımdaki ülkelerin biraraya gelmelerine yol açmaktadır.
Bu jeostratejik rekabet, İsrail’in maksimalist ve tüm dengeleri altüst eden yaklaşımları nedeniyle, kendini Suriye, Filistin, Lübnan, Libya, Yemen, Irak, İran ve Afrika Boynuzu gibi sıcak coğrafyalarda göstermeye devam edecektir.
Tamamı : https://yetkinreport.com/2026/02/27/afrika-boynuzunda-turkiyenin-konumu-israil-ve-stratejik-rekabet/
“Azerbaycan bence Türkiye’den vazgeçmez. Ama İsrail ile de çok derinleşmiş askeri ilişkilerini bir kenara atmaz. Yapabildiğinin en maksimumunu yaparak kendi çıkarlarını zedelememeye çalışarak iki taraf arasında kalır. Çünkü artık uluslararası ilişkiler Soğuk Savaş dönemindeki gibi değil. Bunu Türkiye’den de biliyoruz. Erdoğan son 30 senenin en hızlı manevra kabiliyetine sahip siyasi figürlerinden biri.
İsrail konusunda Hakan Fidan da Erdoğan da Netanyahu ve bakanları kadar sivri dil kullanmadı. Fidan bir televizyon programına “Bizim İsrail toplumuyla, İsrail devletiyle bir sorunumuz yok. Netanyahu’yla sorunumuz var” dedi. Tahminimce iki ülke istihbaratı birbirleriyle konuşuyordur. İş birliği olmasa bile kanal açık ve bu kanallardan çatışmayı engellemeye çalışıyorlar.
Ama konu 7 Ekim olduğu zaman Erdoğan’ın hem içeride hem de Müslüman dünyasında sesini yükseltmesi puan getiriyor. Bunu Netanyahu da yapıyor.”
Katılımcıların yüzde 57’lik çoğunluğu İsrail’le yan yana bağımsız bir Filistin devletini desteklerken yüzde 28’i bu fikre karşı çıktı, yüzde 15’iyse görüş bildirmedi.
Parti bazında Demokratların yüzde 77’si, bağımsızların yüzde 57’si, Cumhuriyetçilerin yüzde 33’ü bu fikri destekledi.
Tamamı :https://www.diken.com.tr/anket-abd-halki-ilk-kez-israillilerden-cok-filistinlilere-sempati-duyuyor/
Lübnan ile İsrail arasındaki ilişkiler, tarihsel olarak çatışma, güvenlik ve işgal ekseninde gelişmiştir. Her ne kadar kısmi diplomatik açılımlar gerçekleşmiş olsa da bu girişimler kalıcı bir başarıya ulaşamamıştır. Barışı merkeze alan bir ilişkinin kurulup kurulamayacağı meselesi, Lübnan ile İsrail arasındaki çatışmanın boyutu ve niteliğiyle doğrudan bağlantılı olmuştur. Lübnan’ın İsrail ile çatışması iki yönlü bir karakter taşımıştır. Bir yandan çatışma siyasal, askerî ve hukuki bir nitelik arz etmekte; İsrail’in Lübnan topraklarını işgali temel bir sorun alanı oluşturmaktadır. Siyasal ve hukuki bir çözüm, savaş olasılığını ortadan kaldırabilecek nitelikte olmakla birlikte, bu durum çoğu zaman askerî çatışmanın fiilen askıya alınması temelinde gerçekleşmektedir. Diğer taraftan İsrail ile Lübnan ilişkilerinin niteliğini belirleyen unsur, çatışmanın adil ve kapsamlı bir siyasal çözüme kavuşturulmasından ziyade, Lübnan’da İsrail aleyhindeki örgütlenmenin ortadan kaldırılmasına yönelik talepler olmuştur. Dolayısıyla Lübnan, bağımsız devlet kimliğini inkâr etmeksizin, topraklarını işgal etmiş bir devletle resmî bir ilişki kurma imkânı bulamamıştır.. Zira İsrail’in talepleri, demokratik ve ulusal bir devlet anlayışına dayanan Lübnan varlığıyla çelişmektedir. İsrail açısından Lübnan politikası; mevcut ya da potansiyel tüm silahlı yapılanmaların ortadan kaldırılması, Lübnanlı ve Filistinli askerî örgütlerin tamamen ve etkili biçimde feshedilmesi ve istisnasız biçimde silahsızlandırma yoluyla devlet otoritesinin tam ve koşulsuz biçimde yeniden tesis edilmesi hedefi etrafında şekillenmiştir. Bu durum, İsrail’in son dönemde Orta Doğu’da güvenliği zedeleyen ve siyasal açıdan olgunlaşmamış bir aktör olarak konumlandığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir.
Lübnan açısından değerlendirildiğinde, İsrail ile yaşanan sorun dinî bir karşıtlık temelinde şekillenmemiştir; Lübnan’ın Yahudilikle doğrudan bir çatışması söz konusu olmamıştır. İsrail’in Lübnan’a yönelik müdahaleci ve işgalci yaklaşımı, geçmişte Filistin varlığı bağlamında; günümüzde ise Hizbullah’ın Hamas ve İran ile kurduğu yakın ilişkiler çerçevesinde şekillenmiştir. Bu nedenle, Lübnan ile İsrail arasındaki çatışmaların temelinde, İsrail’in başta Filistin olmak üzere Suriye ve Lübnan topraklarına yönelik işgal politikası yer almıştır.
Hindistan’ı iyi tanıyan İsrail, küresel güç olarak tanımladığı Yeni Delhi’nin sırtını sıvazlarken aynı zamanda Hindu milliyetçi çevrelerin de gönlünü alıyor. Hindistan’ın ekonomik büyüklüğü, devasa nüfusu ve Çin’e alternatif bir üretim ve tedarik merkezi olarak Avrupa’dan gördüğü destek dikkate alındığında, İsrail açısından Hindistan’ın vereceği destek son derece kıymetli.
Öte yandan Pakistan–Türkiye–Suudi Arabistan arasında dillendirilen işbirliği fikrinin Hindistan’da rahatsızlık yaratabileceği varsayımı ve “ortak düşman” söylemi üzerinden Yeni Delhi’yi bölgesel bir askerî ortaklığa çekme çabası dikkat çekiyor; bununla birlikte İsrail Hindistan’dan beklediği net ve açık askerî taahhüdü de alamayabilir.
Zira Hindistan, Filistin meselesinde son yıllarda sergilediği İsrail’e yakın tutum nedeniyle Arap ve Müslüman dünyasında zaten dikkatleri üzerine çekmiş durumda. İsrail ile açık bir askerî ittifaka girmesi, yatırım ve ekonomik iş birliği düzeyi son derece yüksek olan Arap ülkeleriyle uzun vadeli ilişkilerini ve bölgede çalışan 10 milyonun üzerindeki Hintlinin çıkarlarını riske atabilecek bir potansiyel taşıyor.
Bu nedenle Hindistan, İsrailli muhataplarını kırmayacak bir diplomatik dil kullanarak temaslarını sürdürse dahi, açık ve yüksek sesli bir askerî ittifak çağrısına mesafeli durabilir; iş birliğini daha çok “terörle mücadele” çerçevesinde tanımlamayı tercih edebilir. Aksi hâlde bölgedeki yumuşak gücünü, ticari kapasitesini ve diplomatik esnekliğini zayıflatma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Her ne kadar BJP hükümeti bu tür güvenlik temelli açılımlara daha istekli görünse de Arap ve Müslüman dünyasıyla çok yönlü ilişkiler yürüten Hint devlet bürokrasisinin böylesi açık bir bloklaşmaya temkinli yaklaşması ve yapılabilecek iş birliklerini üstü kapalı şekilde ve terörle mücadele söylemleri etrafında yürütmeleri de muhtemel.
Tamamı :https://fikirturu.com/jeo-politika/israil-hindistan-neyin-pesinde-kosuyor/
Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İsrail’e yönelik ekonomik ve siyasi desteğini, stratejik bir ortaklık tanımının ötesinde, kurumsallaşmış bir politik ekonomi modeli olarak analiz etmektedir.
Modelin dayandığı üç temel sacayağı şunlardır: İlk olarak, ilişkinin ekonomik mantığı, karşılıklı fayda ve geri dönüş (tie-back) etkisine dayanır. 174 milyar doları aşan toplam yardımın büyük kısmı, İsrail’in ABD savunma sanayinden satın alma yapması koşuluna bağlıdır, böylece kaynak ABD ekonomisine geri döner ve iç siyasette geniş bir destek tabanı yaratır. 2016 yılında imzalanan 10 yıllık ve 38 milyar dolarlık Mutabakat Zaptı (Memorandum of Understanding-MOU), bu desteği kurumsal ve öngörülebilir bir çerçeveye oturtmuştur.
İkincisi, bu ekonomik sistem, ABD iç siyasetinde kökleşmiş geniş bir koalisyon tarafından beslenir ve korunur. Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi’nin (AIPAC) lobi gücü, Evanjelik Hristiyanların dini motivasyonlu seçmen baskısı, Yeni Muhafazakârların entelektüel çerçevesi ve savunma sanayinin ekonomik çıkarı, İsrail’e yönelik politikaların Kongre’de iki partili bir mutabakat ve neredeyse tartışılmaz bir norm hâline gelmesini sağlamıştır.
Üçüncüsü, model, ABD’nin anayasal sistemine tam uyum sağlamıştır. Kongre, yasama ve bütçe gücüyle kalıcı taahhütleri çizerken Başkanlık, acil durum yetkileriyle kriz anlarında operasyonel hız sağlar. Bu tamamlayıcı iş bölümü, desteğin hem istikrarlı hem de çevik olmasını garantiler.
Bu üç mekanizmanın iç içe geçmesiyle oluşan yapı, ilişkiyi kendi kendini idame ettiren ve dışsal eleştirilere karşı yüksek direnç gösteren bir sistem hâline getirmiştir. Çalışmanın vardığı temel sonuç, ABD-İsrail ilişkisindeki sürekliliğin, stratejik zorunluluklardan ziyade ABD’nin iç siyasi kurumlarına, ekonomik çıkar ağlarına ve seçim dinamiklerine içselleşmiş derin yapısal nedenlerle açıklanması gerektiğidir. Bu modelin geleceği ise ABD iç siyasetindeki demografik kaymalar, ekonomik öncelikler ve bölgesel dinamiklerdeki köklü değişimler tarafından şekillenecektir.
Raporun tamamı : https://www.turkiyearastirmalari.org/wp-content/uploads/2026/02/r_202602_005.pdf
Linet, 7 Ekim olaylarında Hamas’ı kınadıktan sonra Türkiye’de ve şimdi de Gazze’de soykırım yapıldığını söylediği için İsrail’de vatana ihanet suçlamalarıyla karşı karşıya. Linet sadece iki hafta önce, Türkçe hit şarkısı “Meğerse” için yeni bir video yayınladı. YouTube’da 13 milyondan fazla izlenme elde etti. Spotify’da aylık iki milyon dinleyicisi ve 175 milyon dinlenme sayısı var. Yeni şarkısı şu anda şarkıları arasında dördüncü sırada ve 11 milyonun üzerinde dinlenme sayısıyla hâlâ yükselmeye devam ediyor.
1975’te Tel Aviv’de doğan Linet, marjinal bir toplulukta büyümenin acısını ve hem İsrail hem de Türk müziğine derin bağlılığını somutlaştırıyor. Her iki ülkede de hayranları olan Linet, vatandaşı olmasına rağmen Türkiye’de yabancı olarak algılanıyor.
Ancak video, özellikle zor bir dönemde yayınlandı. Şarkıcı, İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığını ilan etmesinin ardından, daha küçük ama sadık İsrailli hayran kitlesiyle ilgili bir olay yaşandı. İsrail medyası bu haberi hemen yakaladı ve birçok haber ağı ve sosyal medya sitesinde yaydı. Yorum bölümlerinde ise okuyucular onu hain olarak nitelendirdi. Onunla çalışan bir müzisyen, “bin cehenneme gidebilir” diye yorum yaptı. Linet’in şu anda İsrail’de karşılaştığı nefret dalgası, ironik bir şekilde, 7 Ekim olaylarının ardından Türkiye’de maruz kaldığı iki yıllık kesintisiz antisemitik saldırıları yansıtıyor. Linet, bu olayların ardından, ölen İsraillileri gösteren paylaşımında Hamas’ı “katiller” olarak nitelendirdiği iddia ediliyor.
Zamanla, ona yöneltilen nefret protestolara dönüştü ve sonunda 2025 Ocak ayında Ankara’daki konserlerinden biri iptal edildi. Ardından mayıs ayında, Filistin yanlısı protestocular konser öncesinde salona girmeye çalışınca İstanbul’daki bir başka konseri iptal etmek zorunda kaldı ve Linet gözyaşları içinde sosyal medyada canlı yayına çıkarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşinden hayatından endişe duyduğunu söyleyerek destek istedi.
Hem Türkiye’de hem de İsrail’de bazı insanlar tarafından istenmeyen kişi olarak görülmek, hayatı boyunca çoklu kimlikleriyle başa çıkmaya çalışan Linet için trajik bir dönüşüm. Geçen Mayıs ayında protestocular “Ülkemizden defol” sloganları atarak ve ona “Siyonist Linet” diye bağırarak konser salonuna girmeye çalıştıklarında, o Gazze ile ilgili ilk açıklamasında “Filistin halkını hedef almadığını ve Filistin’deki acılara sessiz kalınması gerektiğini” ima etmediğini ifade ederken “Orta Doğu’nun kalbinde doğmuş biri olarak, barışın ne kadar değerli ve savaşın ne kadar yıkıcı olduğunu çok iyi biliyorum... Hayatını kaybeden her çocuk, içimde derin yaralar açıyor. Bu acının bir an önce sona ermesini umuyorum” dedi.
Tamamı :https://gazeteoksijen.com/dunya/kutuplasan-dunyada-linete-ihtiyacimiz-var-267070
İsrail’de son yıllarda yayınlanan belgeseller, genellikle siyasi propaganda ve kamuoyunu yönlendirme aracı olarak yoğun şekilde kullanılmaktadır. Özellikle Kanal 14 gibi İsrail hükümetine yakın medya kuruluşları, özel yayın ve belgeseller yoluyla hedef aldıkları konular hakkında çarpıtılmış veya tek taraflı anlatılar inşa etmektedir. Öyle ki yayınlarında savaş suçlarını teşvik ettiği gerekçesiyle uluslararası çevreler tarafında ciddi eleştiriler almıştır. Hatta İsrail içindeki medya kuruluşlarından bazıları Kanal 14’ü, manipülasyonlar ve asılsız iddialarla kitleleri kışkırtan bir “zehir makinesi” olarak nitelendirmişlerdir. Bununla birlikte Kanal 14, Netanyahu’nun son yıllarda ender röportaj verdiği ve “aslanlar gibi savaşıyor” diyerek desteğini belirttiği sağ popülist çizgideki bir kanaldır.
Tamamı :https://www.turkiyearastirmalari.org/2026/02/11/yayinlar/analiz/israil-medyasinda-algi-insasi/
ABD medyasındaki Siyonizm etkisi üç katmanda incelenebilir. Birinci katmanı medyanın “sahiplik yapısı” oluşturmaktadır. Amerikan medyasında sahiplik yapısı fonlar, bağış ağları ve lobiler aracılığıyla kurumsal bir ideolojik zemin oluşturmaktadır. İkinci katmanı ise “kurumsal yapı” oluşturmaktadır. Kurumsal yapı kurduğu mekanizmalarla editoryal kararları etkileyerek çalışanlar üzerindeki baskılar meydana getirmektedir. Aynı yapı içinde sansür ve cezalandırma mekanizmaları da devreye girerek bu zemini pekiştirmektedir. Üçüncü katmanı ise “söylemsel yapı” oluşturmaktadır. Bu bağlamda kullanılan haberin dili ile çerçeveleme teknikleri önem taşımaktadır. Aynı şekilde haberdeki kimliklerin temsili ve gerçekliğin inşası da önemlidir. Haberlerin İsrail menfaatleri doğrultusunda şekillenmesinde bu tutumlar belirleyici bir önem arz etmektedir. Bu katmanlar birlikte uygulandığında ABD medyasında güçlü, sarsılmaz ve sürekli tekrarlayan İsrail lehine Filistin aleyhine bir Siyonist hegemonya oluşmaktadır.
1974 El Mağar doğumlu Mansur Abbas diş doktoru olup 1948 Araplarındandır. İslami Hareket’in Güney Kanadı başkan yardımcısıdır ve şimdiki Birleşik Arap Listesi (BAL) kurucusu konumundadır. 2019’daki parlamento seçimlerinde ortak listeden milletvekili olmuştur. O sırada (13 Haziran 2021-30 Haziran 2022 döneminde başbakanlık yapan) Naftali Benet ile (1 Temmuz-29 Ekim 2022 tarihleri arasında başkanlık koltuğunda oturan) Yair Lapid Koalisyon Hükümetini desteklemesi sayesinde Parlamento İç Komisyon başkanlığına getirilmiştir.
Mansur Abbas 2021 yılında geleneksel Filistin Arap çizgisinin dışına çıkarak “İsrail bir Yahudi devletidir ve öyle de kalacaktır” dedi. Bununla da yetinmeyip İsrail cezaevlerindeki siyasi Filistinli tutsakları “terörist” olarak tanımladı. Tepkilerin ardından “İsrail’in resmi televizyonunun Arapça yayınında sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyledi. Düzeltme açıklaması şöyleydi: “İsrailli sunucu ‘Teröristleri cezaevinde ziyaret edecek misin?’ deyince, ben de alaycı bir üslupla onun kelimelerini kullanıp ‘Hayır, o dediğiniz teröristleri ziyaret etmeyeceğim!’ demiştim.”
Abbas, Hamas’ın 7 Ekim 2023 yılında İsrail denetimindeki Gazze topraklarına saldırısını “sivillere yönelik insanlık suçu” diye tanımlayıp; “Artık olan oldu; katledilenler hayata geri döndürülemezler, ama hiç olmazsa rehin alınan İsrailliler, bilhassa kadınlar ve çocuklar derhal serbest bırakılmalıdır!” diyerek çizgisini devam ettirdiğini gösterdi.
https://www.youtube.com/watch?v=Nvc6J6BoTEc&t=2s
Bugün, 28 Şubat 2026, Yahudi takvimine göre Şabat Zahor günü. Purim Bayramı'ndan hemen önceki Cumartesiye denk gelen bu günde sinagoglarda toplanan Yahudiler, Eski Ahit’in “Yasa'nın Tekrarı” (Tesniye) bölümünden özel bir pasaj okurlar.
Bu pasajda Tanrı, İsrailoğulları'na Mısır'dan çıkarken kendilerine arkadan saldıran, zayıf ve yorgun olanları hedef alan Amalek halkının yaptıklarını "unutmamasını" buyurur.
Yasa'nın Tekrarı bölümünde 25:19 numaralı ayette "Gökler altından Amalek'in anısını sileceksin. Bunu unutma!" ifadesi geçer.
Ayrıca Eski Ahit’in 1. Samuel Kitabı’nda yer alan bir ayette de “Şimdi git, Amalekliler'e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür,” ifadeleri kullanılır.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve köktendinci unsurlar da içeren aşırı sağcı hükümeti, uzun süredir Eski Ahit’ten alıntılar yaptıkları ve dini metinleri siyasette kullanmaları sebebiyle eleştirilere muhatap oluyor.
İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği askerî operasyonları isimlendirme stratejisi, yalnızca bir kod adı tercihi değil, aynı zamanda psikolojik ve teolojik anlamlar içeren bilinçli bir mesaj üretme biçimi olarak değerlendirilebilir. İsrail, Haziran 2025’teki “Yükselen Aslan” saldırısını bir “hazırlık ve ayağa kalkış” olarak konumlandırmışken, bugün “Aslanın Kükremesi” adını verdiği saldırı ile süreci “eylem ve doğrudan müdahale” aşamasına taşıdığını göstermektedir.
Bu terminolojik geçiş, İsrail’in güvenlik doktrinindeki dönüşümü de yansıtmaktadır. Başlangıçta operasyon için düşünülen “Yehuda Kalkanı” ismi daha savunmacı bir refleksi çağrıştırırken, Başbakan Netanyahu’nun müdahalesiyle tercih edilen “kükreme” vurgusu, İsrail’in artık yalnızca savunmada bekleyen bir aktör değil, sesini ve gücünü doğrudan sahaya yansıtan saldırgan bir güç olduğu mesajını vermektedir.
Bu yönüyle adlandırma, Tevrat’tan ödünç alınan bir kavram üzerinden, bir yandan iç kamuoyunda—özellikle radikal Siyonist çevrelerde—meşruiyet ve birlik duygusu üretmeyi hedeflerken, diğer yandan dışarıya “ikaz” tonunda güçlü bir mesaj vermeyi amaçlamaktadır. “Kükreme” vurgusunu ise “İsrail’in güvenlik paranoyası”, ABD’nin de desteğiyle, “daha saldırgan bir politikaya tahvil etme çabası” olarak değerlendirmek mümkündür.
Son olarak bu saldırının en geniş stratejik hedefinin, yalnızca İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak değil, İsrail’i bölgesel düzenin merkezine yerleştiren yeni bir Ortadoğu mimarisini tamamlamak olduğunu söylemek lazım. Bu projenin ilk büyük eşiği 2020’de İbrahim Antlaşmaları ile geçildi. BAE ve Bahreyn, ardından Fas ve Sudan, Filistin meselesi çözülmeden İsrail’le normalleşti. Böylece Arap-İsrail yakınlaşması, Filistin dosyasından çıkarılıp, İran karşıtı güvenlik mimarisinin parçasına dönüştürüldü.
İkinci aşama, 7 Ekim sonrasında İran’ın askeri-siyasi nüfuzunun doğrudan azaltılmasıydı. 2024 sonundan itibaren İran’ın bölgesel dayanakları sistemli biçimde zayıfladı. Esad’ın devrilmesi İran’ın Suriye’de kurduğu nüfuz ağını parçaladı. 2025 ortasında Hamas ve Hizbullah büyük ölçüde zayıflatılmış, İran’ın “direniş ekseni” ciddi darbe almıştı.
Üçüncü aşama ise savaş sonrası siyasal-ekonomik düzenin kurulması çabasıydı. Burada da hedef, İsrail’in bölgesel meşruiyetini askeri üstünlükle değil, yönetim ve yeniden inşa mekanizmalarıyla kalıcılaştırmaktı. Trump’ın “Board of Peace/Barış Kurulu” girişimi ve Gazze’nin yeniden inşası için kurulan düzenek, ABD, BAE, Mısır ve İsrail denetimi altında yeni bir çerçeve üretmeye çalışıyordu.
Bugünkü saldırı bu projenin son halkası: amaç artık çevre aktörleri değil, merkezi vurmak. Temmuz 2025'teki 12 günlük savaş ve bu operasyon, aynı daha büyük hesabın parçası: İran'ın caydırıcılığını kırmak, rejimini yıkmak ya da ağır darbe vurmak, vekil ağını tamamen budamak, İsrail'i güvenlikten ticarete kadar bölgenin vazgeçilmez merkezi hâline getirmek.
Kısa vadede tabloya bakıldığında Körfez'in ilk refleksi bu projeyi destekliyor gibi görünüyor. Körfez hükümetleri İran'ın karşı saldırısını kınıyor, ABD-İsrail operasyonunu değil. Suudi Arabistan, İran'ın Riyad ve doğu bölgesine yönelik saldırılarının "hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamayacağını" vurguladı. Asıl test ise bölge ülkelerinin ABD operasyonları için hava sahalarını açıp açmayacağı olacak.
Ama bütün bunlara rağmen "İsrail merkezli bölgesel mimari" hâlâ belirsiz bir proje. Güvenlik anlaşmalarının ötesinde, meşruiyet, siyaset ve kimlik sorunlarını kapsayan bir düzen için bölge yönetimlerinin yalnızca İsrail ile değil, kendi kamuoylarıyla da bir zemin kurması gerekiyor. Bugün Dubai'de sığınak arayan, Palm Jumeirah'ın üzerinde patlayan füze parçalarını izleyen insanlar, bölgesel normalleşmenin bu bedeli ödemesi gerekip gerekmediğini sorgulamaya başlıyor. İsrail merkezli mimari ancak İsrail'in bölgede meşruiyet zemini olan bir aktör olarak algılandığı koşullarda inşa edilebilir; ve o zemin kurulmaya çalışıldığı anda aşınıyor. İran’a saldırı bu algıyı güçlendirmiyor, tam tersine saldırganlık çerçevesini derinleştiriyor.
https://t24.com.tr/yazarlar/evren-balta/iranla-savasin-sinirlari,54051
Hameney'in Öldürülmesi Haman ve Purim Bayramı bir tesadüf mü?
Yarın Yahudilerin Purim bayramının başlangıcı. Yahudi halkının, Pers İmparatorluğu döneminde vezir Haman'ın soykırım planından kurtulmasını kutladığı festivaldir. Olaylar o dönem Pers İmparatorluğu'nun başkentinde geçer.
Ne kadar ilginçtir ki Haman, İbranice Kutsal Kitap’ın (Tanah) Ester Kitabı (Megillat Ester) bölümünde yer alan temel kötü karakterdir. Antik Pers İmparatorluğu'nda (MÖ 5. yüzyıl civarı), Kral Ahaşveroş'un en üst düzey veziri ve sağ koludur.
Yahudi geleneğine göre, İsrailoğulları'nın ezeli düşmanı olan Amalek kavminin kralı Agag'ın soyundan gelir.
Hikayeye göre Haman, Yahudi olan Mordehay’ın kendisine diz çöküp saygı göstermeyi reddetmesine öfkelenir.
Bu kişisel öfkeyi tüm Yahudi halkına yöneltir:
Kralı ikna ederek, imparatorluk sınırları içindeki tüm Yahudilerin belirli bir günde öldürülmesi için resmi bir ferman çıkartır. Katliamın yapılacağı günü belirlemek için "Pur" adı verilen bir kura (zar) çeker. Purim festivalinin adı, bu zar atma eyleminden gelir.
Haman'ın planı, Mordehay’ın kuzeni olan ve kimliğini gizleyerek Pers Kraliçesi olan Ester tarafından bozulur:
Ester, hayatını riske atarak kralın huzuruna çıkar ve Haman'ın aslında kendi halkını yok etmek istediğini ifşa eder.
Kral öfkelenir ve Haman'ı, aslında Mordehay’ı asmak için hazırlattığı 25 metre yüksekliğindeki darağacında idam ettirir.
Hamaney'in öldürüldüğü günün (28 Şubat - 1 Mart 2026), Haman'ın yenilgisinin kutlandığı Purim (bu yıl 2-3 Mart tarihlerine denk geliyor) festivalinin hemen öncesine denk gelmesi bir tesadüf mü dersiniz?
https://x.com/ProfHilmiDemir/status/2028196121550762323
Kafalarına bomba yağan Suudi Arabistan'da bile Türkiye'deki kadar korku ve panik yok. Anlayamadığım İran meselesinin her gün Türk televizyonlarına dünya savaşı çıkmış gibi taşınması. Tabi olan da Türk ekonomisine oluyor. Zamlar yağmaya başladı, borsa düşüyor altın döviz artıyor. Sanki savaş Türkiye'de çıktı.
Üstelik bunu en çok iktidar medyası yapıyor.
7 Ekim'den bugüne gördüğümüz kriz oysa ki ve Türkiye aslında en güvenli ülkelerden biri. Krizi bu kadar içeriye taşımanın ne faydası var bunu anlayabilmiş değilim.
https://x.com/ProfHilmiDemir/status/2028426599452885263
7 Ekim sonrasında başlayan ve 2025’te İsrail ile İran arasında doğrudan savaşa varan süreç, 28 Şubat 2026 savaşı ve Hamaney’in öldürülmesi ile birlikte düşünüldüğünde yalnızca iki devlet arasındaki bir askerî hesaplaşma değil. Bu savaş Orta Doğu’da uzun zamandır işleyen vekâlet düzeninin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmaya açtı. Soğuk Savaş sonrasından itibaren bölge siyasetinde doğrudan çatışma yerine dolaylı angajman tercih edilmişti. Devletler, rakiplerini kendi topraklarından çok; üçüncü ülkeler ve silahlı ağlar üzerinden dengelemeyi seçmişlerdi. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Gazze’de Hamas ve Yemen’de Husiler üzerinden inşa ettiği baskı hattı; İsrail’in ise Suriye sahasında nokta atışı operasyonlarla bu hattı aşındırma stratejisi, bu vekâlet düzeninin tipik tezahürleriydi.
Ne var ki 7 Ekim sonrasında yaşanan gelişmeler bu modelin sınırlarına ulaştığını gösterdi. Zira vekâlet unsurları ya kapasite bakımından aşındı (Hizbullah’ın komuta kaybı gibi), ya lojistik olarak kırılganlaştı (Suriye hattının çökmesi gibi) yahut doğrudan hedef hâline geldi (Haniye’nin Tahran’da öldürülmesi misali). Böylece dolaylı baskı araçları, tarafların arzuladığı caydırıcılığı üretmekte yetersiz kaldı.
İşte tam da bu noktada doğrudan savaş devreye girdi. İran açısından mesele yalnızca Hamas ya da Hizbullah’ın akıbetinden çok; bölgesel caydırıcılık itibarının korunması. İsrail açısından ise sorun, çevresel kuşatmanın kaynağını vekâlet halkalarında değil, merkezinde bertaraf etme arzusu. Dolayısıyla doğrudan çatışma, vekâlet düzeninin başarısızlığından ziyade; bilâkis onun aşınmasının neticesi olarak karşımıza çıkıyor.
Tamamı : https://fikirturu.com/jeo-politika/eski-orta-dogunun-sonu-yeni-bir-bolgese/
İkinci Bayezid döneminde İspanya, Portekiz ve İtalya başta olmak üzere Avrupa'nın her tarafından sürülen Yahudiler, 1492'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na gelmişlerdi. Eliyahu Kapsali isimli bir Yahudi tarihçi, günlüğünde padişahın Yahudilerin hâline acıdığını ve her tarafa fermanlar göndererek Yahudileri şehirlere kabul etmelerini emrettiğini yazar. 1492 yılından sonra İber yarımadasından göç eden 165 bin Yahudi'den 90 bininin Osmanlı topraklarına geldiği tahmin edilmektedir.
İspanya'dan 1492'de, Portekiz'den ise 1497'den itibaren göç geldi. Sefarad (Sefardim) olarak adlandırılan bu Yahudiler, İstanbul, Avlonya, Selanik ve Edirne başta olmak üzere imparatorluğun farklı coğrafyalarına yerleştirildiler. 1510'dan itibaren de İtalya'dan yeni Yahudi göçleri oldu. Yahudilerin Türkiye'ye göçlerini en iyi tasvir edenlerden biri 1553-1555 yılları arasında Osmanlı ülkesine gelen Avusturyalı Dernschwam'dır.
Göçü, "Yeryüzünde herhangi bir memleketten Yahudiler kovuldular mı doğruca hepsi Türkiye'ye gelirler" şeklinde tasvir eder. Nitekim Osmanlı'ya gelen Yahudiler, İbranice "kovulmuş" anlamına gelen Geruş (Geruz) kelimesiyle kayıtlara girdiler. Zamanla aralarındaki anlaşmazlıklardan dolayı geldikleri yere göre (Portekiz, Aragon, Mesina, Katalan, Aşkenazi Alaman, Kalabriya, Kurtuba, Sicilya, Budin) cemaatlere ayrıldılar.
Bahar Akman’ın Maceraperest Yayınlarından çıkan Derin Sırlar adlı polisiye romanı 1900’lü yılların başından günümüze anılarla, mektuplarla git gel yaparak ilerliyor. Zenginlikleri dillere destan Yahudi Camondo ailesinden Brudo’lara devir edilerek günümüze kadar gelen İstanbul’daki mal mülklerinin torunlarının torunlarını nasıl hayattan koparttığını işliyor. Bu sülalenin son varislerinden iş bilmez, savurgan ve dikiş tutmayan Simone’u adeta bir kara bela, bir günah gibi takip eden ve daha öncesinden de birçok kişinin başını yiyen uğursuz dokuz kollu şamdanın içine saklanan sır. Şamdana sahip olmak, elinde tutmak için kim hayatını ortaya koyuyorsa bir şekilde ölüyor.
Tamamı :https://ilketv.com.tr/derin-sirlar-holokost-geni/
Genç Moris, bilgi ve tecrübesiyle o dönemde tütünü elle sardıklarını gördüğü Amerikalıları önce sigara paketleri ardından da tütün sarma makinesi ile tanıştırıyor. İşlerini hızla büyüten Moris, abisi ve Saruhan’dan 200 Yahudi tanıdığını da Amerika’ya aldırıp, fabrikasını büyütüyor.
Zamanla ülkenin sayılı zenginleri biri haline gelen Moris Şinasi, 48 yaşlarında geldiğinde Selanik’te konuk olduğu bir evin duvarında asılı resmini gördüğü 17 yaşındaki Lauretta’ya aşık olup evleniyor. Genç eşine hediye olarak da New York’ta 42 odalı bir malikane yaptırıyor.
Moris, Osmanlı mimarisiyle tasarladığı ve döşediği evinin çatısına da bakır bir kubbe konulmasını istiyor. Güneş vurduğunda ışıldayan bu kubbe zamanla, “Türk’ün Kubbesi” olarak anılmaya başlanıyor.
Yıllar geçse de Moris Şinasi’nin memleketi bildiği Manisa’ya özlemi hiç bitmiyor. Üç kızı olan Şinasi, ölümüne yakın dönemlerde fabrikasını milyonlarca dolara devrediyor ve vasiyetinde Saruhan’a 1 milyon lirayla bir hastane yapılmasını istiyor.


https://www.diyarbakir.net/diyarbakirin-binlerce-yillik-sinagoglarindan-geriye-duvarlar-kaldi
https://www.youtube.com/watch?v=4P5jaZ6WZDI
