METİN SARFATİ İLE EDEBİYATTAKİ FELSEFE – 7

Don Quixote´nin Aynasında İnsan

Metin SARFATİ Perspektif
4 Mart 2026 Çarşamba

Konumuz edebiyatın içindeki felsefe olduğuna göre Spinoza'dan bahsetmek yersiz olmayacak. Ben Spinoza'yı radikal bir anti-hümanist olarak nitelendiriyorum.

Hümanizma, bence modern zamanlarda, Spinoza'nın birçok yerde altını çizdiği gibi, köle olanın, özgür olmayanın ötekini veya şeyi köleleştirme isteminin ismidir. "Her şey insan içindir," sloganı bunun özüdür. Bana göre bu, insanın iki büyük yanılsamasından biridir.

İlki özgürlük yanılsamasıdır, zaten bunu uzun bir zamandır yazılarımda dile getiriyorum.[i] Ama şimdi bahsetmek istediğim ikinci büyük yanılsama, her şey insan içindir anlayışıdır. Bu yanılsama, özgürlük yanılsamasıyla birleşerek insanın herhangi bir şeyi doğru kavrayamamasına neden olmaktadır. Üstelik insanlar bunu sonuç sanır; halbuki sonuç değil, nedendir.

İnsanlar tabiatın düzenini kavrayamadıkları tabiata egemen olmayı özgürlüklerinin ölçütü olarak görmüşlerdir. Buradaki temel mesele kendilerini tabiatın dışında görmeleridir. Tabiatın dışında gördüklerine göre tabiat bir rakiptir. Öyleyse tabiat zapturapt altına alınacaktır. Tabii bunun ekstrem derecedeki örneklerini mesela ülkemizde sokak hayvanlarına karşı tutumda da görüyoruz.

Bunun temelinde aslında hümanizma vardır. Hümanizma, insanın bu evrendeki varoluşunun çarpıtılmış bir halidir ve kaynağı da tek tanrılı teoloji ve modern zamanlarda ise kartezyen düşüncedir. Tabiatın egemenlik altına alınması, yani bizim dışımızda olan her şeyin köleleştirilmesi anlamına gelir hümanizma. Felaketler çağında yaşamayı, bu köleleştirmenin tabiat tarafından geri püskürtülmesi olarak görüyorum.

İnsan kendini tabiatın dışında gördüğü andan itibaren kendi dışındaki her şeyi şeyleştirmiştir. Öyleyse her şey onun emrine sunulandır. Kutsal kitabın başında yazıyor: ben bütün hayvanları sizin için yarattım. Ben tabiatı sizin yiyip içmeniz için yarattım, ona egemen olun. Emperyal davranmaya yetki verilen insan tabii dönüp birbirine de emperyal olmaya çalışacaktır ve çalışmıştır. İnsanın kendi dışındaki her türlü devinimi, her türlü varoluşu yutulacak; yok edilecektir.

Yararlı Olan İyi Midir?

Diyor ki Spinoza: "İnsanlar kendileri için faydalı olana iyi derler." Ama iyiye neden iyi dediğimizi unuturuz. Kendiliğinden iyi olan zannederiz. Burada kendimizi dünyanın merkezinde görmemize neden olan antroposantrik bir yaklaşım vardır. İktisadi büyüme dahi bu narsisizmin, doğaya karşı girişilmiş savaşın ve galip gelindiğini zannetmenin üzerine kuruludur. Sokak hayvanlarına karşı insan odaklı saldırgan tutum da bir anlamda hümanizmanın uzantısıdır. Yararlı olanın iyi olduğu yanılsaması vardır. Koskoca bir liberalizm bu yanılsama üzerine kuruldu.

***

Bu insan tasavvurunun edebiyattaki en güçlü laboratuvarlarından biri Don Quixote’tur. Farkında olmadan hümanizma öyküsünün, önce insan sloganının bugün hepimizi getirdiği yer belli. Don Quixote bugüne kadar olan insanı anlatıyor. Dolayısıyla insanı eleştirmeye soyunuyor. İnsan sahnedeki akıllı delidir. Çünkü insan tabiatın krallığına soyunmuştur. Tabiatın krallığına soyunabilmek ona diğer şeylerin ve diğer insanların kralı olabilme yetkisini vermiştir ve tatbik etmiştir. Bütün tarih bunun örnekleriyle doludur.

Özgürlük Nedir?

İstediğini yapabilendir Tanrı. Bu, modern zaman insanının hayalidir: özgür olan istediğini yapar!

Spinoza, özgür olmak, istediğini yapabilmek değildir, diyerek itiraz eder. Evrensel akıl da başka türlüsünü yapamayacaktır. Başka türlüsünü yapamayacak olanın, bir şey yapmaya kalkması özgürlük değildir o zaman. Hayır diyor Spinoza, özgürlük budur işte. Ama düşünsenize, biz özgürlüğü böyle bilmiyoruz ki. Biz özgürlüğü insan eyleminin kendi başına özgür akıl (libre arbitre) ile harekete geçmesi olarak biliyoruz. Tarihi biz yazmaz mıyız? Hayır diyor Spinoza, çünkü siz, yukarıyı kendi zihniyetinize göre yarattınız. Siz kendi isteğinizin gerçekleşmesini istediniz: O özgürse, ben de özgürüm. Böylece emperyal ve narsistik eylemlerimize dayanak bulduk. Çünkü, ilginç bir şekilde kutsal ve seküler düşünce burada kesişir: insan kendi merkeziliğini meşrulaştırır: Biz haklıyız! Oysa ki kozmosun bir parçasından başka bir şey değiliz. Bu kibirle, egoyla, kendimize olan kışkırtılmış ruhsuz aşkımızla, gerçek aşk, var olma aşkı, birbirimizle karşı karşıya gelme aşkı galiba yok ediliyor.

İçinden çıktığına yabancılaşıp onun üzerinde emperyal niyetlerini koyan tabii ki birbirine de yabancılaşır. Çünkü önce kendi içinde yabancılaşır. Vücudumuzda sadece bir yerin büyümesi ağır bir hastalık belirtisidir. Kendi aynamızda kendimizi büyütmemiz öyleyse ağır bir hastalık belirtisidir. Yabancılaşmanın getirdiği narsistik seyir tabii ki ağır bir hastalık.

Edebiyat Ölür Mü?

Edebiyat sonrası bir dünyaya doğru adım attığımıza dair teze geri dönelim, ki bu benim de kendime yakın bulduğum bir tez. Diğer tez sadece edebiyatın değil genel olarak sanatın ölemeyeceğini, ebedi olduğunu savunuyordu.

Goethe, Son Yemek tablosunu değerlendirdiği yazısında Da Vinci’nin uzun süre bu tabloyla uğraşmış olduğuna ve artık yaşlı olduğuna dikkat çeker. Simmel de Goethe'yi değerlendirdiği bir yazısında şöyle diyor: fiziki veya zihinsel çöküş sırasında, en derinliğine eserler yaratılabilir. Da Vinci de o yaşa rağmen müthiş bir içsel patlama yaşıyor. Artık yaşlanmış bir bedenin içsel patlaması mümkün müdür diye soruyor?

Goethe ise, ortalama insanda yaş belki özünde var olanı bile yok edebilir ama büyük dehalarda tabiat sanki yok ettiğinin bilincindedir; belki bilincinde olduğu için bedenlerine zarar verecek ama o büyük dehanın bir kısmını parlatacaktır diyor. İşte Goethe, Beethoven gibi dehalar belli bir yaştan sonra verdikleri eserlerle ebedileştiler. Şimdi bu doğruysa edebiyat ölümsüz müdür diyeceğiz? Yani edebiyat sonrası o zaman mümkün olamaz mı diyeceğiz?

Jankélévitch ise Ölümü Düşünmek Üzerine kitabında Simmel’in bu içsel patlamayla neyi kastettiğini anlamıştır: Simmel bunu yazdığı sırada kanserdi ve zaten bir yıl sonra da hayatını kaybetmişti.

“Yazarların ve filozofların yaşam öyküleri, teorilerinden ayrıdır” tezini savunanlara karşı ben tersini savunurum. Eserlerinde onların yaşam izlerini aramak gerekir.

***

Şununla bitirmek istiyorum. Spinoza illüzyonun cehaletten kaynaklandığını her zaman söylüyor.

Cervantes Don Quixote’u gurura karşı yazdığını söyler. Ama aynı zamanda bu kitapla sonsuz bir ün kazanmak istediğini de ifade ediyor. Gezginci şövalyenin tipik bir örneği olmak istiyor. Gurura karşı bu kitabı yazıyorum diyen insan mı bunu söylüyor?

Bütün çelişkileriyle insan ortadadır. Arzuya karşı savaşa çıkan Don Quixote’un kendisi arzu içindedir. Belki kendisi dahil insanın iki yüzlüğünü ortaya koyuyor. Burada insanın ağır bir eleştirisi vardır.

Cervantes yeni bir iktisadi sistemin yaklaştığını, liberalizmin kapitalizme dönüşeceğini öngörüyor. Tiyatro oyunlarının da meta haline geldiğini söylerken geniş bir dönüşüme işaret eder. Onun döneminde insan zaten metadır; köle ticareti olağandır. Çağının içindeki geleceği yakalar; yalnızca kendi zamanını değil, yüzyıllar sonrasını görür. Nietzsche'nin önümüzdeki “iki yüz yılın tarihini yazıyorum” demesi sözünü hatırlatır.

Bugünün boşluğunun tarihi, mübadele edilenin meta haline indirgenmesidir; bizim için yararlı olanın iyi sayılmasıdır.

İnsanın meta olmasında bu illüzyonlar belirleyicidir. İnsanın özgürlüğe ve anti-emperyale kucak açmasının yolu önce emperyal ve köle olduğunu anlamasından geçecek diye düşünüyorum.



[i] İlgili yazılara www.metinsarfati.com web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün