Spinoza'nın eskiz defteri Görmek, çizmek ve var olmak

Rubi ASA Sanat
4 Mart 2026 Çarşamba

John Berger’in ‘Bento’nun Eskiz Defteri’, felsefe ile görsel algı arasında, düşünsel ve nesnel ilişkinin kurulabilmesini sağlayan somut anlatılardan biridir. Berger, Spinoza’nın mercek yontuculuğundan hareketle görmenin yalnızca optik bir süreç değil, etik ve ontolojik bir deneyim olduğu kavramını ileri sürer.

‘Bento'nun Eskiz Defteri’, sanata dair tüm eylemleri mercek altına alan ve içeriği ile ötesine de geçebilen son derece ilginç bir çalışmadır. Kitap Berger’in Spinoza’nın düşünce evrenine duyduğu hayranlığın eşiğinde derlediği, çizimleri, notları ve kısa ayrıştırılmış metinlerden oluşan yapısıyla hazırladığı felsefi bir laboratuvar gibidir.

Üstelik işin içinde bir filozofun, yani Bento lakaplı Spinoza'nın bir tür ‘ruhuna’ bürünüp, ‘görme’, ‘düşünme’ ve ‘yorumlama’ eylemlerini onun bakış açısıyla yerine getirmek gibi ayrı bir boyuta taşıdığı performansı da söz konusu.

Kitabın oluşma öyküsüne gelince... Hollandalı filozof Baruch (Bento) Spinoza, Herem (Yahudilikten aforoz edilme) sonrası Benedictus’u benimsemiş ve kısa ömrünün en yoğun yıllarını yazarak ve yanında taşıdığı eskiz defterine desenler çizerek sürdürmüştü. Felsefi baş yapıtlarını hiçbir zaman yaşamı süresince yayımlamamıştı. Ölümünden sonra yayımlanan ‘Etika’sı birçok filozofun etkilendiği bir başyapıt olmuştur.

Ölümünden sonra eskiz defteri bulunamamış, Berger ise kişisel bir etkileşimle ve bu defterle otantik bir bağ kurarak içinde ne olduğunu bilmeksizin Spinoza’nın gerek düşünceleri gerek yazılarının etkisiyle görmenin ontolojik düşünce sürecine etkisini yansıtmaya çalıştığı bir buluşma alanı yaratmıştır.

Dünyaya bakmak, yaşamı algılamak, desenlerle bu duygu ve düşünceleri oluşturmak edimi üzerine sözcük ve imgelerle yürütülen bir sonuca ulaşmak Spinoza’nın yeniden hayat bulmasını sağlamak olmalıydı Berger için.

Kısaca Bento’nun Eskiz Defteri, ‘dünyaya bakmak’ üzerine bir kitap olarak özetlenebilir.

Berger, bu ‘bakmak’ eyleminin nasıl olacağını okura anlatırken, yalnızca olaylardan değil, duyguların çeşitliliğinden de bahseder.

Berger içsel ve dışsal çevresinde gezinerek algıladığı ‘an’lara dair gözlemlerinden ve çeşitli anekdotlardan oluşan desenlerle yoğun aynı zamanda Spinoza'nın yaşam öyküsü ya da felsefi kuramlarından oluşan Eskiz Defteri’ni ortaya çıkarır.

Görmek bir bilme biçimi midir?

Berger’e göre çizmek, dünyayı temsil etmekten çok onunla ilişki kurmaktır. Bu yaklaşım, Spinoza’nın doğa ve Tanrı anlayışıyla ortak bir paralellik kurar.

İnsan doğadan ayrı değildir ve görme eylemi de özne ile nesne arasındaki mesafeyi kapatır.

Bu nedenle Berger’in eskizleri, nesneleri ‘yakalamaz’; onlarla birlikte var olur.

Spinoza’nın içkinlik düşüncesi (Tanrı-Doğa birliği), Berger’in çizgilerinde somutlaşır.

Çizgi, bir sınır değil; temas yüzeyidir.

Bir ağacın, bir yüzün ya da bir taşın çizimi, onları nesneleştirmez; varoluşlarının sürekliliğini görünür kılar.

Bu bağlamda kitap, temsil ve anlatım ile görsel algı krizine bir yanıttır:

Dünya çizilerek sahip olunacak bir şey değil, çizim yoluyla ilişki kurulacak bir bütündür.

Çizim düşüncenin bir süreç olduğunu bu sürecin elde edilmesiyle kesinlik tanımı yerine deneyimi ve duygu alanını öne çıkarır.

Formlar ve desenlerin soyut yapısı, Spinoza’nın geometrik ve karşılaştırılmış düşünce kesinliğiyle tezat oluşturuyor gibi görünse de, aslında onun düşüncesinin yaşamsal yönünü açığa çıkarır, bununla zorunluluk içinde bir ortak akış olduğu görülür.

Spinoza’nın mercek yapımcılığı ile Berger’in çizimleri arasında güçlü bir metaforik bağ vardır.

Mercek nasıl ışığı kırarak görünmeyeni açığa çıkarıyorsa, çizgi de dikkat yoluyla dünyanın yoğunluğunu görünür kılar.

Sonuçta, görmenin felsefesi olarak çizimi tanımlamak istersek, Bento’nun Eskiz Defteri, sanat ve felsefe arasında bir yorum değil, bir karşılaşmadır. Berger, Spinoza’yı açıklamaz; onunla birlikte bakmayı önerir.

Dünyayı görmek mi istiyoruz, yoksa onunla birlikte var olmayı mı kavramak istiyoruz?

Bento’nun Eskiz Defteri mimarlık ve mekân algısı açısından okunduğunda, çizimin yalnızca temsil aracı değil, mekânla kurulan etik ve duyusal bir ilişki biçimi olduğu’da görülür. John Berger, Baruch Spinoza’nın içkinlik düşüncesini görme, dikkat ve çizgi üzerinden yeniden yorumlayarak mimarlığın temel sorularına dokunur:

Mekân nedir? Onu nasıl deneyimleriz?

Çizmek, mekânı sahiplenmek midir yoksa onunla birlikte var olmak mı?

Mekân, nesneler arası boşluk değil; ilişkiler ağıdır.

Kullanıcı deneyimi, mekânın gerçek kurucusudur.

Bu bakış, mimarlığı statik bir ürün yerine yaşayan bir süreç olarak konumlandırır.

İnsan ya da bir canlı bedeni dış bir cismin doğasını gerektirecek konumda olduğu sürece, insan zihni bu cisme varmış gibi yoğunlaşacaktır ve dolayısıyla insan zihni belli bir dış cisme mevcutmuş gibi yoğunlaştıkça, yani onu böyle hayal ettikçe (insan zihni de) dış cismin doğasını gerektirecek konumda olacaktır (Ethica, III. Bölüm, XII. Önerme).

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün