ACILI BİR ANNENİN RUHSAL ÇÖKÜŞÜ

Film kocası hep uzaklarda olan, hasta kızına bakan terapist bir annenin mücadelesini anlatıyor. Annenin psikolojik çöküşünü metaforlar eşliğinde, güçlü semboller ve rahatsız edici bir atmosferle anlatan film izleyicide suçluluk, empati gibi karmaşık duygular yaratıyor. Film hasta kızın karnındaki kocaman delikle evin çöken tavanındaki korkunç delik arasında paralellik kuruyor.

Viktor APALAÇİ Sanat
4 Mart 2026 Çarşamba

Mary Bronstein’in ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’in kahramanı sorunlu bir anne

Mary Bronstein 1979 NY doğumlu bir senaryo yazarı, yönetmen ve oyuncudur. Henüz ikinci uzun metrajlı filmi ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim / If I Had Legs I’d Kick You’ ile zeki, donanımlı bir senaryo yazarı, güçlü bir yönetmen olduğunu kanıtladı. Filmin başrol oyuncusu Rose Byrne Berlin Film Festivali’nde En İyi Oyuncu Ödülü’nden sonra aynı başarıyı Altın Küre’de tekrarladı, 16 Mart’ta dağıtılacak Oscar Ödüllerinde ‘Hamnet’in Jessy Buckley’inin en ciddi rakibi. Karakter odaklı, içsel bir hikâye anlatan film, yoğun ve rahatsız edici atmosferiyle, minimalist ama duygusal olarak etkileyici sahneleriyle övgüyü hak ediyor. Bu yönüyle Bronstein, günümüz bağımsız sinemasının cesur ve kişisel anlatım anlayışının temsilcileri arasına giriyor. Film bir annenin psikolojik çöküşünü, metaforlar eşliğinde, güçlü semboller ve rahatsız edici bir atmosferle anlatırken, izleyicide suçluluk, empati gibi karmaşık duygular yaratıyor.

Kara komedi, psikolojik drama

Linda (Rose Byrne) bir eş, anne ve terapisttir. Ancak çoğu zaman bunalmış hisseder ve sadece şarap içebilmekten başka bir arzusu yoktur. Linda, beslenme bozukluğu nedeniyle geceleri tüple ek beslenmeye ve her gün götürdüğü hastane programına katılmasına ihtiyaç duyan kızıyla ilgilenirken sınırlarını zorlayan bir psikoterapisttir. Gemi kaptanı kocası Charles (Conan O’Brien) sürekli uzaktadır. Linda’nın hastalarına yardım etmesi giderek zorlaşmaktadır. Meslektaşı ve gerçek terapisti ise ona karşı sabrını kaybetmiştir. Daha kötüsü kızının yemek yemeyi reddetmesine neden olan gizemli bir hastalıktan mustarip olmasıdır. Bunlar yeterli değilmiş gibi, Linda dairesinin tavanında, onu köhne bir motele taşınmaya zorlayan büyük bir çukurla uğraşmak zorunda kalır. Dairesinin tavanının çökmesi sonucu su baskınına uğramasıyla ailenin durumu daha da kötüleşir.

Bu kara komedi gerilimi, psikolojik drama filmi, annelik ve fedakarlık, zihinsel çöküş, yalnızlık ve izolasyon, kontrol kaybı, modern yaşamın psikolojik baskısı gibi temaların hakkını veriyor. Film, hasta çocuğuna bakmak zorunda olan ve psikolojik olarak giderek çöken bir annenin iç dünyasına eğilirken, modern annelik ve psikolojik baskıyı cesur bir şekilde ele alıyor. Film, günümüz toplumunda annelik, tükenmişlik, yalnızlık ve zihinsel sağlık gibi konuları gerçekçi ve rahatsız edici bir yoğunlukla işliyor. Bunu yaparken klasik anlatıdan ziyade daha parçalı, sübjektif ve deneysel bir anlatım kullanıyor. Bağımsız sinema estetiğinin güçlü bir örneği olarak filmin sinematografisi izleyiciyi karakterin zihinsel durumunun içine sokmayı amaçlıyor ve bunu başarıyor. Linda’nın telefondan yargılayıcı bir şekilde emirler yağdıran bir kocası, sürekli sızlanan, memnun edilmesi imkânsız bir kızı, yardımcı olmayı reddeden bir meslektaşı var.

Uykusuz kalan Linda, gecelerini motel odasının dışında şarap içerek, esrar çekerek, müzik dinleyerek geçirir. Orada, bu çalkantılı dönemde destek sunan bir resepsiyon görevlisi ve arkadaş canlısı James (Asap Rocky) ile tanışır. Linda’nın hastaları arasında, paranoya ve doğum sonrası kaygıdan mustarip Caroline (Danielle Macdonald) de dâhil olmak üzere sorunlu, zor ve talepkar danışanlar vardır. Anlayışsız kocası kendisini sürekli telefonla arayıp azarlamaktadır. Kızının hastane programındaki doktoru duyarsızdır ve Linda’yı sık sık aile terapisi seanslarını kaçırdığı için azarlar, hatta kızını tedavi programından çıkarmakla tehdit eder. Bir terapi seansı sırasında Caroline bebeğini Linda’nın ofisinde bırakıp ortadan kaybolur, bebeğin babası işini bahane ederek bebeği teslim almayı reddeder, Linda bebeği polise teslim etmek zorunda kalır. Film boyunca bizden gizlenen Linda’nın çocuğunun yüzünü ancak optimist final sahnesinde görürüz.

Film Linda’nın yaşadığı olumsuzluklarla izleyiciyi kaygı içinde, tedirgin ve gerilimde tutmayı amaçlıyor. Bu bazen boğucu, bazen de yıkıcı olabiliyor. Linda, kararları sinir bozucu olabilen güçlü bir karakter, ancak film izleyiciyi onun yanında tutuyor, birinin ona yardım teklif etmesi için can atıyorsunuz. Zira film izleyiciyi Linda’nın zihninin derinliklerinde gerilimli bir yolculuğa çıkarıyor. Sürekli yorgun, uykusuzluk çeken, omuzlarındaki yükü taşımakta zorlanan Linda, bütün bu olumsuzluklara rağmen mesleğini sürdürmek zorunda olan bir kadın. Kaygı, korku, bıkkınlık, üzüntü, sıkışmışlık gibi hisleri yaşayan Linda’yı film boyunca huzursuz bir şekilde izliyoruz. 

Senaryo Linda’nın yaşadıklarını aynı kriz seviyesiyle gerilimli felaket tansiyonunu hep canlı tutuyor. Mary Bronstein isabetli bir tercihle baş karakterin mesleğini terapist olarak seçiyor: Aldığı eğitimle, edindiği meslek tecrübesiyle terapist çıkış yollarını bulmayı bilir.

 

Feminist bir film

Film, hasarlı bir ruh yapısına sahip Linda’nın her şeyin ters gittiği yaşantısında, düzlüğe çıkıp çıkmayacağı sorusunu izleyicinin zihninde hep canlı tutmayı başarıyor. Suçluluk, güvensizlik, öfke, utanç, yetersizlik duyguları içinde kıvranan Linda; hayatını kızını iyileştirmeye adamış bir kadın; ‘güçlükleri yenecek gücü kendinde bulabilecek mi?’ sorusu izleyicinin aklının bir köşesinde duruyor. Mary Bronstein’in senaryosundaki mükemmel karakter tahlilleri arasında, Linda’ya kötü davranan iki erkek var: kocası ve terapist meslektaşı. Bronstein bu iki ilişki üzerinden, erkek ve kadınların lojistik sorunları çözme ve karmaşık, duygusal durumlarla başa çıkma biçimlerindeki büyük farklılıkları vurgulayıp pekiştiriyor. Hiç kimsenin yardım elini uzatmadığı Linda’nın çaresizliğini ve çıkışsızlığını izlerken izleyicinin göğsü sıkışıyor, isyan ediyor.

Kendisine, yokluğunda kızına bakarak yardım eden tek kişi olan James’i de yaşadığı çöküş sürecinde incitebiliyor. İçinde insan sevgisi olan bir kadın olmasına rağmen hastalarını anlayışlı bir şekilde tedavi etme yeteneği de azalıyor. Bronstein, Linda ve Caroline üzerinden anne figürünü, anneliği, annelerin taşıdığı dayanılmaz yükü inceleme konusu yapıyor. Feminist bir film olmakla beraber, senaryo feminizmin sancılı ve komik yönlerine de yer veriyor. Zekice yazılmış diyaloglar karakterlerin kırılgan yanlarını sergileyen karakter tahlilleri yapıyor. Feminist bakış açısıyla, sürükleyici enerjisiyle film kadınların sorunlarına eğilip, hem karanlık hem mizahi bir tonla izleyiciyi hem acı acı güldürüyor, hem de sarsıyor. Film (ismini bilmediğimiz) Linda’nın kızının karnındaki kocaman delik ile evin tavanında çökme sonucu oluşan korkunç delik arasında paralellik kuruyor.

Mary Bronstein, ünlü senaryo yazarı Roland Bronstein ile evli. Safdie Kardeşlerin demirbaş senaryo yazarı Roland Bronstein senaryosunu yazdığı Josh Safdie’nin ‘Muhteşem Marty / Marty Supreme’i 2026 Oscar Ödüllerinde üç dalda aday. Mary Bronstein’in ilk uzun metrajlı filmi ‘Maya / Yeast’in senaryosunu yazıp başrolünü üstlenmiş. Filmde son derece duyarsız, baskıcı ve duygusal olarak gelişmemiş genç bir kadın iki zehirli arkadaşlığı dengelemeye çalışıyor. Oyuncu kadrosunda Greta Gerwig’in yanında Bennie ve Josh Safdie’nin de rolleri var. Filmin kurgusunu Roland Bronstein üstlenmiş. Mary Bronstein uzun bir aradan sonra yönettiği ikinci filmi ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’de küçük bir rolde gözüküyor.

Filmin bütün yükünü omuzlarında taşıyan Rose Byrne’in muhteşem ve tavizsiz bir şekilde canlandırdığı, alaycı, yıpranmış anne ve deneyimli terapist Linda’nın çöküşünü, çıkışsızlığını izlerken izleyicinin içi acıyor. Avustralyalı Rose Byrne (47) kariyerinin bu en başarılı performansıyla canlandırdığı karakterin kırılganlığını, öfkesini ve çaresizliğini çok katmanlı biçimde gözler önüne seriyor. Linda’nın iş arkadaşı ve terapisti itici bir tavırla ona çok az destek olur, daha sonra yardımını keser. Bu rolde Amerikalı aktör Conan O’Brien’i izliyoruz. Linda’nın kaptan kocası Charles’ı canlandıran Christian Slater’in sesini film boyunca telefondan dinliyoruz, yüzünü ise filmin son bölümünde görüyoruz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün