Şairler nasıl sustu, ressamlar ne zaman itaat etti, sanat ne vakit masumiyetini kaybetti? Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi E.Osman Erden´in kaleme aldığı ´Nazi Almanyası´nda Kültür ve Sanat´ başlıklı kitapta Üçüncü Reich´ın sanatı nasıl estetik bir üretim alanı olmaktan çıkarıp ideolojik bir silaha çevirdiğini tarihin en karanlık sayfaları üzerinden gözler önüne seriyor.
‘Nazi Almanyası’nda Kültür ve Sanat’, totaliter bir rejimin kültür ve sanatı nasıl kontrol altına aldığını, propaganda aracı olarak kullandığını ve ‘yoz’ ilan ettiği eserleri ne şekilde yasakladığını anlatıyor. Kitapta, sanatçıların sürgün ya da baskıyla susturulması ve rejimin makbul gördüğü estetik anlayışın nasıl dayatıldığı ayrıntılı örneklerle inceleniyor. Müzikten mimariye, edebiyattan plastik sanatlara Nazi yönetiminin kültürel hayatı yeniden biçimlendirme çabası, çarpıcı tarihsel bir panoramayla sunuluyor. Yazar, sanatın özgürlükle ilişkisini, sanatçının rejim karşısındaki konumunu irdelerken, tüm mal varlıklarına, sanat eserlerine el konulan, vatandaşlık haklarından yoksun bırakılan Yahudilerin durumuna da değiniyor.

Osman Erden ile Nazi Almanya’sında sanatı konuştuk.
‘Kültür ve sanat’ gibi insana ait alanların, totaliter bir rejimde bu denli araçsallaştırılması üzerine çalışmak sizde nasıl bir duygusal ve düşünsel süreç yarattı?
Kendi dünya görüşünüz, ahlaki duruşunuz çerçevesinde insana yönelik yalnızca olumlu gördüğünüz özellikleri sanata yakıştırabilirsiniz. Bu sanata dair saygıdeğer bir yaklaşımdır. Benim görüşüme göre ise sanat insanın bütün niteliklerini kapsayan, bu yönüyle insanın yaşamaya getirdiği her yoruma açık bir ifade alanıdır. Dolayısıyla totaliter rejimler de insana ait olduğundan çalışma sürecimde duygusal veya düşünsel herhangi bir sıradışılık hissetmedim.
Alman kültürünün uzun tarihsel birikiminin, faşist bir rejime entelektüel bir zemin hazırladığı fikri oldukça sarsıcı. Bu noktada kırılma nerede yaşandı ve fanatizm nasıl olağanlaştı?
Soruya şerh koyarak Nazi ideolojisi ile faşizmi ayrı tuttuğumu belirtmem gerekiyor.
Thomas Mann’ın kitabın sonuç bölümünde yer alan görüşleri bu soruya yanıt olabilir. Mann’a göre Protestan gelenek, özellikle Martin Luther’in fikirleri, Alman halkındaki politik edilgenliği beslemiştir. Luther’in seküler otoriteye itaat vurgusu, Almanya’da siyasal meşruiyetin sorgulanmasını engellemiş, bireyi Tanrı ve vicdan karşısında sorumlu kılarken, dünyevi otorite karşısında edilgenleştirmiştir. Bu kültürel kod, Nazi Almanya’sında ‘Führer'e itaat’ ilkesiyle yeniden üretilmiştir. Mann’a göre bu durum, halkın siyasal sorumluluktan kaçmasını beraberinde getirmiştir.
Kırılmanın en derin entelektüel kökenlerinden biri, yirminci yüzyılın başlarında Alman sağ eğilimli düşünürlerin ‘kültür’ ile ‘medeniyet’ arasında yaptığı ayrımdır. Bir takım Alman entelektüeli medeniyeti Batı, Yahudilik, materyalizm ve kapitalizm ile ilişkilendirerek reddederken; kültürü Alman kimliği, romantizm ve tinsellik ile özdeşleştirip yüceltmişlerdir. Bir yenilgi ile başlayan Weimar Cumhuriyeti’nin başarısızlığı ‘kültür’ü dış dünyaya karşı ahlaki bir üstünlük kalkanı olarak gören entelektüel kibri beslemiştir.

Nasyonal Sosyalist ideoloji, başta sözel ve görsel propaganda olmak üzere elindeki tüm enstrümanlarla düşman olduğu değerlere saldırarak imparatorluğunu kurdu. Alman entelektüellerinin suskunluğu olmasaydı, bu kültürel çöküş aynı ölçekte mümkün olur muydu? Sizce bir sanatçının ‘hayatta kalma’ refleksi ile etik sorumluluğu arasında nasıl bir denge vardır?
Entelektüellerin suskunluğundan ziyade rejime katkılarından bahsetmek daha yerinde olur sanırım. Alman entelektüeli deyince ilk akla gelen isimlerden Martin Heidegger, felsefi düşüncenin, diktatörlükle ve ayrımcılıkla nasıl kolayca uzlaşabildiğini göstermiştir. 20. yüzyılın önde gelen düşünürlerinden birinin aynı zamanda nasyonal sosyalizmin hararetli savunucularından biri olması, bir takım Alman entelektüelinin rejime sadece boyun eğmediğini, onu kendi elleriyle meşrulaştırıp kurumsallaştırdığını ortaya koyar. Kitapta, Nazi iktidarında sanat tarihçilerinin rolüne dair bir bölüm bulabilirsiniz.
YAHUDİLERİN ‘KÜLTÜREL GETTOSU’
Yahudi Sorununu Araştırma Enstitüsü ve Yahudi Kültür Birliği’nin kurulma amaçları neydi?
Yahudi Kültür Birliği, Yahudiler ve Naziler için farklı amaçlar taşıyordu. Birliğin en temel amacı, Yahudi sanatçı ve entelektüelleri Alman ulusal kültür hayatından tamamen çıkarmaktı. Birlik sayesinde yaklaşık 8 bin Yahudi kültür-sanat insanı Alman kültürel hayatından tasfiye edilmiştir. Birlik, Yahudilerin yalnızca kendi aralarında ve sadece Yahudi izleyicilere yönelik etkinlik yapabildiği bir ‘kültürel getto’ işlevi görmüş, Yahudilerin toplumla bağlarını koparmıştı.
Nazi rejimi, bu birliğe izin vererek dünyaya "Yahudilerin Almanya'da hâlâ sanatsal faaliyetlerde bulunabildiği ve haklara sahip olduğu" mesajını vermeyi amaçlamıştı. Bu yolla uluslararası kamuoyundan gelen baskıları ve boykot çağrılarını hafifletmeye çalışmışlardı. Birlik, rejimin ırkçı politikalarını gizlemek için kullandığı bir manipülasyon aracı olmuştu.
Birlik, iktidarın sıkı denetimi altındaydı. Amaç, Yahudilere özerklik vermek değil, onların faaliyetlerini kontrol altında tutmak ve sansürlemekti. Örneğin, Alman kahramanlık hikayelerini, Goethe'yi veya Wagner'i sahnelemeleri yasaktı.
Birlik, Yahudilerin yeni ve aşağılanmış toplumsal konumlarını kabullenmelerini sağlamayı amaçlıyordu. Birlik, Yahudileri fiziksel olarak yok etmeden önce zihinsel ve sanatsal düzeyde izole etme sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Alfred Rosenberg tarafından 1939’da kurulan Yahudi Sorununu Araştırma Enstitüsü’nün temel amacı, Yahudilerden gasp edilen mülklere dair sözde bilimsel bir zemin oluşturmaktı. Enstitü, Yahudilerden gasp edilen arşivlerin, sanat koleksiyonlarının ve kütüphanelerin üzerinde ‘bilimsel ve kültürel araştırma yapmak’ amacıyla kurulmuştur. Bu enstitü, daha sonra işgal bölgelerindeki sanat eserlerinin Almanya'ya kaçırılması üzerine uzmanlaşacak olan ‘Rosenberg Birimi’nin faaliyetleri ile de bağlantılıydı. Yani amaç, Yahudi kültürel varlığını korumak değil, bu varlığa el koyup Nazi ideolojisi doğrultusunda kullanmaktı.
Sanat tarihinde, sanatın gelişim sürecine yapılmış en sert müdahale 3. Reich zamanındadır. Rejimin yücelttiği sanat anlayışı ile yasakladığı eserler (yoz sanat) arasında nasıl bir dünya görüşü farkı vardı?
Modern sanat, kentin metruk kısımlarını, batakhaneleri, sefaleti ve toplumun çirkin yüzünü resmederek hayata dair sert bir eleştiri getirirken; Nazi sanatı yalnızca yaşamın olumlu taraflarını yansıtmayı seçmiştir. Nasyonal sosyalist sanat anlayışına göre kurulan düzen zaten kusursuzdur, bu nedenle hayata karşı eleştirel bir yaklaşım söz konusu dahi olamaz.
Modern sanatın biçimi deforme eden, soyutlayan estetiğine karşı Nazi sanatı, 19. yüzyıl natüralizmini geri getirmiştir. Sanatın açık seçikliği ve okunabilirliği esas alınmış, kompozisyonların kusursuz bir perspektif içine oturtulması ve çizginin netliği nasyonal sosyalist resmin en belirgin özellikleri olmuştur.
Yahudi akademisyen Victor Klemperer, ‘LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili’ kitabında Nazi düşüncesi ile dışavurumculuk arasındaki ilişkiye dair tespitlerde bulunmuştur. Bunu biraz açabilir misiniz?
Victor Klemperer, ‘LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili’ kitabında, Nazi rejiminin dışavurumculuğu estetik bir biçim olarak reddetmesine ve yasaklamasına rağmen, propaganda dilinde ve düşünce yapısında bu akımdan yoğun bir şekilde beslendiğini ortaya koyar. Nazi propagandasının kitleleri etkilemek için sıklıkla kullandığı ‘hücum’, ‘kararlılık’ ve ‘irade’ gibi kavramlar aslında dışavurumcu sanattan miras alınmıştır. Klemperer, dışavurumculuğun ilk ortaya çıktığı dönemlerdeki yayın organlarının isimleri olan Die Aktion (Eylem) ve Der Sturm (Hücum, Fırtına) kelimeleri ile Nazi propagandasının kullandığı ‘mücadele’, ‘atak’ ve ‘güçlü irade’ gibi terimler arasındaki doğrudan benzerliğe dikkat çeker. Yani Nazi zihniyeti dışavurumculuğu estetik bir ‘biçim’ olarak reddetse de, söylem açısından onunla örtüşen yönler barındırmıştır.
Bugünün dünyasına baktığınızda, sanatın yeniden ideolojik bir araç haline getirildiğini düşündüğünüz örnekler var mı? Tarih bir şekilde kendini başka biçimlerde tekrar edebilir mi?
Nazi Almanya’sında, kültür sanat alanında yaşananların günümüz dünyasında tekrarlanacağını düşünmüyorum. Günümüzde sanata dair endişelenmemiz gereken konu ‘artwashing’, sanatla aklamadır.