Bu ay benim doğum günü ayım. İçimdeki çocuğu gözeterek masalların büyülü dünyasından seslenmek istedim. Andersen´den masalların klasiği: Prenses ve Bezelye Tanesi.
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zamanların birinde, uzak bir diyarda, iyi kalpli bir prens yaşarmış. Evlilik çağındaki bu prens, bir prenses ile evlenmek istermiş. Kendisine uygun bir eş bulmak için bütün ülkeleri dolaşmış ama bir türlü istediği gibi birini bulamamış. Karşılaştığı prenseslerin gerçek olup olmadığı konusunda hep tereddüt yaşıyormuş. Aramaktan yorulan prens, sarayının yolunu tutmuş.
Bir gece sarayda büyük bir uğultuyla korkunç bir fırtına çıkmış; gökler gürlüyor, şimşekler çakıyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyormuş. Deyim yerindeyse adeta kıyamet kopuyormuş. Çok geçmeden sarayın kapısı çalınmış, kraliçe gidip kapıyı açmış. Fakat, o da ne? Kapının önünde, yağmurdan sırılsıklam olmuş genç bir kız duruyormuş. Tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu genç kız, sarayının yolunu kaybettiğini, kendisinin de gerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş.
Yaşlı kraliçe, kapıdaki prensesi içeri almış, “Acaba gerçek prenses mi? Dur bakalım anlarız!” diye düşünmüş ama bu durumu kimseye belli etmemiş. Gerçek prenses için bir yatak sermiş, yatağının altına da bir bezelye tanesi koymuş. Bu bezelye tanesinin üstüne de yirmi kat döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane kaz tüyü yorgan koymuş. Gece olmuş, prenses kraliçenin yaptığı yatakta uyumuş. Sabah olunca da gerçek prensese, “Gece nasıl uyudun, rahat ettin mi?” diye sormuşlar.
Gerçek prenses, “Ah, ah, yatağımın altında ne vardı bilmiyorum. Sanki yatağımın altında çok sert bir şey vardı. Gece boyunca gözümü bile kırpamadım, sabaha kadar kıvrandım. Sabah uyanınca da her yerim ağrıyordu” demiş.
Kraliçe, o zaman anlamış ki, yirmi kat döşeğin ve yirmi kaz tüyü yorganın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses gerçek bir prensestir! Hemen oğluna durumu anlatmış, oğlu da onun gerçek prenses olduğuna inanıp onunla evlenmiş. O bezelye tanesini de mumyalayıp saraylarında yaptıkları özel bir müzeye koymuşlar. O bezelye tanesini görmek isterseniz, belki hâlâ müzede duruyordur. İşte size gerçek bir masal.
***
Bu ay benim doğum günü ayım. İçimdeki çocuğu gözeterek masalların büyülü dünyasından seslenmek istedim. Andersen’den masalların klasiği: Prenses ve Bezelye Tanesi.

Masalları çocuklara anlatırız. Belki de sırf bu yüzden içinizden nereden çıktı şimdi bu diye düşünebilir ve hatta okumaktan vaz geçebilirsiniz… Aman durun gitmeyin bir yere…
Çocuklar sembolik anlamlandırmaya ergenlik ile başlayabiliyor. 12-13 yaşından önce ne deniyorsa o kadarını düşünüyorlar. Şöyle bir örnekle anlatayım; Instagram’da bir video gördüm: Baba ile kızı oyun oynuyorlar ve Lego parçalarını sayıyorlar: Bir-iki-üç-dört-altı-yedi-sekiz… Derken baba uyarıyor: “Atladın kızım baştan say.” Kız baştan başlıyor: Bir-iki-üç-dört-altı-yedi-sekiz… Yine atladın deyince kız yerinden kalkıyor ve bir noktadan diğer noktaya doğru zıplıyor ve babasına soruyor: “Böyle mi atladım?”
Kısacası bizim masaldaki bezelye tanesi çocuklar için bildiğiniz bezelye; ötesi yok. Peki ya yetişkinler? Biz bu masalı dinlediğimizde neler duyuyoruz? Bu kez düz somut anlamından daha derinlere bakalım istiyorum. Çocuklara anlattığımız bu masalın bilinçdışımızdan bize anlatmaya çalıştığı ne olabilir acaba?
Masallar kimin için?
Önce şu yanlışı düzeltelim:
İnsanoğlu hikâye anlatan bir varlık ve masallar sadece çocuklar için değiller. İlk çağlardan beri ateş etrafında toplanıp hikâyeler dinleyen ve yaşam öğretilerini o hikâyelerle şekillendiren insanlar modern dünyada masalları unuttu. Ağızdan ağıza anlatılan topluluk halinde dinlenilen o büyülü masallar yerini sinemaya ve TV ekranlarındaki dizilere bıraktı.
Bugün birlikte Jungiyen bir gözle bakalım istiyorum şu masala:
C. Gustav Jung masalların bireysel hikâyeler olmadığını ve kolektif bilincin bir ürünü olduğunu söyler. Bu gözle bakınca masalımız bir aşk hikâyesinden bakın nelere evrilecek?

C. Gustav Jung
Jung’un öğretisinde masal kahramanları kendi iç dünyamızdaki bir parçayı temsil eder. Prens, hayatının eksik parçasını arayan bilinci simgelerken; fırtınalı bir gecede kapıyı çalan prenses, bastırılmış veya henüz keşfedilmemiş duygusal derinliğimizi temsil eder.
İkisi de biziz diğer bir deyişle. Eril ve dişil taraflarımız. Bütünleşmek ve kendi gerçekliğiyle buluşmak, tam bir birey olabilmek için süren arayış. ‘Gerçek prenses’ ile de altı çizilen bu. Mükemmel arayışı değil kendi gerçeğini arıyor olması insanın.
Masalın başındaki o korkunç fırtına da tesadüf değil. Mitolojide fırtınalar, büyük içsel değişimlerin habercisidir. Dışarıda kopan fırtına sırasında kapının çalması ve içeri alınan bir yabancı.
Bezelye tanesi
Peki, o meşhur bezelye tanesi… O nedir?
Bezelye tanesi bir tohumdur. Toprağa ekerseniz, bakım verirseniz filizlenir. Hepimizin içinde yatan potansiyeldir bezelye tanesi. Doğrudan görünmez. Kendi başına filizlenmez. Onu önce fark etmek gerekir. Verdiği o rahatsızlığı duyumsamak… Ve ona ihtiyacı olan ‘ortamı’ sağlamak…
Potansiyel ancak böyle gerçeğe dönüşür.
(Bu masalı bir çocuk olarak dinlediğim zamanı hatırlıyorum. Korkutmuştu beni prensesin o bezelye tanesini fark edebilmesi ve bunu ifade edebilmesi! Potansiyel korkutur adamı; cesaret ister onu yüzeye çıkartmak, beslemek yeşertmek.)
Mistik sayı 40
Bir de yirmi kat döşek, yirmi kat yorgan…
40 mistik bir sayı. Tamamlanma ve dönüşüm anlatır: Gebelik kırk haftadır. Bebeklerin kırkı çıksın diye beklenir. Musa Peygamber 40 gün Sina Dağı’nda kaldı. Tevrat’ta tufan 40 gün sürdü… Örnekleri artırabiliriz.
Bizim masalda da kraliçenin bezelye tanesini 40 kat aşağıya gizlemiş olması dönüşüm için gerekli potansiyelin birçok katmanın altında kaldığını anlatıyor. Değişim ve dönüşüm cesaret ister- fırtınaya rağmen bilinmedik yerlere girmek risk almak, korkuları, varsayımları, kimlikleri kısacası egonun tüm savunma mekanizmalarını bertaraf etmeyi gerektirir. Ancak o zaman tamamlanır insan. Kendi gerçeğiyle buluşur.
Ve son cümle “işte size gerçek bir masal!”
Masalın sonunda gelen bir farkındalık çağrısı.
Hem masal hem gerçek nasıl oluyor?
Anlatılan masal ama öğreti gerçek diyor Andersen bize…
İnsanoğlu özünü arar. Hepimizin içinde bastırmaması gereken bir potansiyel vardır. Onun verdiği rahatsızlığa karşı duyarsız olmak yerine hassasiyetle yaklaşmalı ve cesaretle onu beslemeli. Yaşam o potansiyeli fark etmemizi sağlayacak süreçler ve sınavlar ile yüklüdür. Farkındalıkla yaklaşıp potansiyelimizle buluşmak kendimizi gerçekleştirmek için ön koşuldur.
***
Masallardan gelen bilgeliğe çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ve soruyorum:
Kendi potansiyeliyle buluşmuş kaç kişi tanıyorsunuz?
Peki ya gençleri bu yönde nasıl destekliyorsunuz?
Sevgiyle kalın.