Dijital dünyanın hayatımıza girmesiyle değişen ilk şey çocuklar olmadı. Aslında daha çok biz değiştik. Aile büyüklerimiz, anne babalarımız, hatta kendimiz… “Bir dakika, şu dizi bitsin.” “Birazdan arayayım mı seni?” “Şunu bir izleyeyim, hemen geliyorum.” Bu cümleler yıllar içinde gündelik dilimizin parçası oldu. Önemsiz gibi duran bu küçük ertelemeler, zamanla konuşmaların önüne geçti. Aynı masadayken bile dikkatimizin bir kısmı ekranda kaldı. Konuşurken elimizde telefon vardı. Biri bir şey anlatırken gözümüz dizideydi. Bazen yatağa gitmeden, koltukta ekran açıkken uyuyakaldık. Bu yalnızca bir alışkanlık değildi. Bu, dijital dünyanın sessiz bir uyuşturma biçimiydi.
Son yıllarda nörobilim literatüründe ‘dijital demans’ kavramı konuşuluyor. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren yapılan çalışmalar, yoğun ekran maruziyetinin dikkat süresini kısalttığını, çalışma belleğini zayıflattığını ve hipokampus aktivitesini baskıladığını gösteriyor. Hipokampus yalnızca hafıza merkezi değildir; aynı zamanda duygusal deneyimlerin işlenmesinde de rol oynar. Sürekli bildirimler, hızlı görsel geçişler ve eş zamanlı uyaranlar beynin derin düşünme moduna geçmesini zorlaştırır. Multitasking sandığımız şey, aslında beynin sürekli görev değiştirerek yorulmasıdır. Bu bilişsel yüklenme karşısında beyin enerji tasarrufu yapar. Bazı devreler daha az çalışır. Unutkanlık artar, dikkat dağılır, zihin yüzeyde kalır. Ancak mesele yalnızca hafıza değildir. Asıl soru şudur: Biz neden bu kadar çok ekrana kaçıyoruz? Çünkü ekran yalnızca dikkatimizi değil, duygularımızı da bastırır. Dijital demans dediğimiz tablo yalnızca unutkanlıkla sınırlı değildir; aynı zamanda bir tür duygusal uyuşmadır. Gün içinde ertelenen konuşmalar, söylenmeyen cümleler, içe atılan kırgınlıklar ekrana bakarken bir süreliğine hissedilmez olur. Ekran bizi o an için rahatlatır. Ama aslında uyuşturur. Üstelik çoğu zaman bunun alternatifi varmış gibi de hissetmeyiz. Yaşadığımız coğrafyada, özellikle ileri yaşlarda televizyon birçok kişi için bir arkadaş işlevi görür. Bunu anlamak gerekir. Gün içinde yalnız kalan, sosyal çevresi daralan bir insan için dizi karakterleri, haber spikerleri, ekran yüzleri bir tür eşlik duygusu yaratır. Fakat bu eşlik, gerçek temasın yerini tutmaz. Oysa eski dönemlerde insanlar boş zamanlarını başka türlü dolduruyordu. Resim yapıyor, el işi yapıyor, komşuya gidiyor, kapı çalıp sohbet ediyordu. Birbirini ziyaret etmek, birlikte susabilmek, birlikte çay içmek sıradandı. Bugün ise çoğu zaman sosyal medya, diziler ve ekran dünyası üzerinden kendimizi mutlu etmeye çalışıyoruz. Bu çaba ilk anda işe yarıyor gibi görünse de zamanla farkındalığımızı köreltiyor. Ne hissettiğimizi, neye üzüldüğümüzü, neye kırıldığımızı ayırt etmek zorlaşıyor. Ekran açıkken hissetmemek kolaydır. Ama ekran kapandığında bir boşluk kalır. İşte o boşluk çoğu zaman açlık sanılır. Oysa bu fiziksel açlık değildir. Bu, temas açlığıdır. Anlaşılma ihtiyacıdır. Paylaşılmamış duyguların yarattığı huzursuzluktur.

Son 15–20 yılda yapılan araştırmalar, duygularını tanımlamakta zorlanan bireylerde duygusal yeme davranışının daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Beyin yüksek uyaran altında sürekli meşgulken, beden sinyalleri bulanıklaşır. Açlıkla sıkıntı, yorgunlukla yalnızlık birbirine karışır. Gün içinde ertelenen konuşmalar, söylenmeyen kırgınlıklar, paylaşılmayan kaygılar birikir. Akşam ekran kapandığında o birikimle baş etmek zor gelir. Yemek, en hızlı düzenleyici haline gelir. Televizyon karşısında, telefon elimizdeyken, bir şeyler atıştırarak o uyuşmayı biraz daha bastırırız. Sanki iki katmanlı bir örtü gibi: önce ekranla, sonra yemekle. Burada asıl kayıp yalnızca hafıza değildir; duygusal hafızadır. Ekranlar açıkken yaşanan günler birbirine benzer. Hatırlanmaz. Oysa duygusal hafıza temasla oluşur. Bir bakış, yarım kalan bir cümle, aynı masada paylaşılan sessizlik iz bırakır. İnsan hafızasında en güçlü kalan şeyler, duygusal yoğunluğu olan anlardır. Sürekli ekran maruziyeti zihni yüzeyde tutarken duygusal derinliği de azaltır. Düşünmemiz gerekenleri erteleriz. Konuşmamız gerekenleri sustururuz. Hissetmemiz gerekenleri ekranla bastırırız. Sonra kendimize şu soruyu sormadan yemek yeriz: “Ben gerçekten aç mıyım?” Belki aç olan mide değildir. Belki aç olan, ifade edilmemiş bir duygudur. Bu yazı bir dijital detoks çağrısı değil. Yasak koymak ya da teknolojiyi düşman ilan etmek de değil. Asıl mesele kontrol değil, temas. Bazen televizyonu bilinçli kapatmak, bazen telefonu masadan kaldırmak, bazen biri konuşurken gerçekten bakmak… Ve yemekten önce bir an durup şu soruyu sormak: “Şu an ne hissediyorum?” Unutkanlık sandığımız şey belki de hissetmemeyi seçmektir. Ve hissetmediğimiz her şey, başka bir yerden konuşur. Çoğu zaman da tabaktan.
Dijital Demansı Azaltmak İçin 14 Küçük Adım
Yemek yerken ekranı kapatın.
Günde en az bir öğünü “dikkatli yeme” pratiğiyle yiyin.
Televizyonu arka plan sesi olmaktan çıkarın.
Telefonu yatak odasının dışında bırakın.
Günde en az 20 dakika ekransız zaman planlayın.
Aynı masada otururken bilinçli göz teması kurun.
Dizi izlerken otomatik devam özelliğini kapatın.
Haftada bir gün kısa bir dijital mola verin.
El işi, resim, yazı gibi manuel bir uğraş edinin.
Komşu ya da bir dostla yüz yüze görüşmeyi alışkanlık haline getirin.
Gün içinde en az bir duygunuzu adlandırın.
“Şimdi değil” dediğiniz konuşmaları not alın ve geri dönün.
Yatmadan önce ekran yerine kitap tercih edin.
Yemekten önce kendinize sorun: “Gerçekten aç mıyım, yoksa başka bir şeye mi ihtiyacım var?”