ABD İran´ı vurmaz, şayet Tahran: • İsrail´i fiilen tanır ve saldırmazlık anlaşmasına giderse • Vekil güçler üzerinden yürüttüğü askeri baskıyı sonlandırırsa • Nükleer silah programını durdurur, balistik füze kapasitesini denetime açarsa • Petrol ve doğalgaz kaynaklarını Batılı firmalara açarsa • Çin ile enerji ticaretini jeopolitik bloklaşma aracı olmaktan çıkarır, dolar kullanımına dönerse • Körfez ülkelerine yönelik saldırgan güvenlik doktrinini terk ederse. Buna karşılık ABD açık güvenlik garantisi verir ve ilerlemeye bağlı olarak yaptırımları kademeli kaldırır. Bu gerçekleşirse 1979 İslam Devriminden bu yana Ortadoğu´nun en radikal paradigma değişimi yaşanır. Mehmet Öğütçü – www.yetkinreport.com
Ortada çılgın bir fantezi var. 7 milyon İsrailli Yahudi’nin 7 milyon Filistinli Arap’ı sonsuza dek kontrol altında tutabileceği hayal ediliyor. Bu fanteziden sadece İsrailliler zarar görecek olsaydı, İsrail liderinin ülkeyi intihara sürüklediğini ama benim elimden bir şey gelmeyeceğini söyleyerek işin içinden çıkabilirdim.
Ancak sonuçlar İsrail ile sınırlı kalmayacak. Bu mesihçi çabalar şu anki İsrail’i apartheid dönemindeki Güney Afrika’ya dönüştürecek. Hem ABD’nin çıkarlarına hem de dünya genelindeki Yahudilerin menfaat ve güvenliğine ciddi zarar verecek.
Netanyahu hükümeti bu kafayla devam ederse dünya genelindeki Yahudi kurumları bölünecek çünkü diaspora üyeleri apartheid benzeri İsrail’in yanında ve karşısında duranlar olarak ayrışacak. İsrail’in Gazze’yi yerle bir etmesiyle başlayan eğilimi de hızlandıracak: Bugünlerde ABD’de giderek artan sayıda genç Demokrat ve Cumhuriyetçi İsrail’e, bazıları ise tüm Yahudilere sırt çevirmiş durumda.
Dünyanın dört bir yanındaki Yahudi ebeveynler çok geçmeden kendilerini hiç akıllarına gelmemiş bir durumda bulacak: Çocukları ve torunları İsrail’in parya devlet haline geldiği bir dünyada Yahudi olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlerken onlar da olup biteni yakından izleyecek.
…
İsrail Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da insan hakları gruplarının etnik temizlik olarak tanımladığı fiili ilhak eylemlerine giriştikçe bölgedeki kalıcı çatışmanın ana sorumlusu haline geliyor. Bu hamlelerin hiçbiri Amerika’nın çıkarına değil ve İran’dan büyük takdir görüyor.
İran’ın dinci ve faşist yöneticileri İsrail için gerçek bir tehdit oluşturuyor. Başında bulundukları rejimin yıkılması hem İran halkı hem de bölge için harika olur. Ama lütfen bugün İsrail’e yönelik tek tehdidin İran olduğunu söylemekten vazgeçin çünkü bu saçma.
Hukukun üstünlüğüyle yönetilen bir demokrasi olması gereken İsrail’in karşısındaki en büyük tehdit İran değil. ABD-İsrail ilişkilerine yönelik en büyük tehdit İran değil. Dünyanın dört bir yanındaki Yahudilerin birliği ve güvenliği için en büyük tehdit İran değil. Bunca yetenekli İsrailli teknoloji uzmanı, mühendis ve doktorun ülkeyi terk etmesinin nedeni İran değil. İsrail’in ayrı bir Filistin devleti kurmayı reddetmekle kalmayıp bunu imkansız hale getirmeye çalışarak apartheid devletine dönüşmesinin en büyük nedeni de İran değil.
Bu ünvanın sahibi belli: Netanyahu’nun iktidarda kalmak için bir araya getirdiği mesihçi bağnazlar, Arap düşmanı milliyetçiler ve modernlik karşıtı ultra Ortodoks İsraillilerden oluşan hükümet.
Her ne kadar Barış Kurulu’nun Yönetim Kurulu yeniden inşa falan diyorsa da, İsrail Başbakanı Netanyahu’ya göre birincil amaç, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılması olmalı. Hamas’ın aynı fikirde olmadığı söylemeye gerek yok.
Fakat yine de Barış Kurulu çabalama konusunda hevesli gözüküyor.
16 Ocak’ta Beyaz Saray’ın yaptığı açıklamaya göre, “güvenliği tesis etmek, barışı korumak ve kalıcı, terörden arındırılmış bir ortam oluşturmak” amacıyla Uluslararası İstikrar Gücü oluşturulacak. Bu gücün komutasını Tümgeneral Jasper Jeffers üstlenecek.
Hatırlarsanız, bu güce Türkiye’nin katılıp katılmaması da uzun süre tartışılmış, İsrail itiraz etmiş, etraftaki ülkeler bir araya gelip, “Hele koşullar bir netleşsin de bakarız” demişlerdi.
ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Mike Waltz’a göre, şimdilik yalnızca Azerbaycan ve Endonezya bu güce asker gönderecek. İstikrar Gücü ile ilgili BM kararının kabul edilmesinin ardından birkaç ülkenin daha birlik göndermesi gündemde.
İstikrar gücünün ne işe yarayacağı henüz çok net değil. Yeni kurulan Filistinli güvenlik güçlerini eğitip destekleyecek de mesela silahsızlandırma faaliyetlerine katılacak mı, belirsiz. Hatta bu silahsızlandırmayı kimin yapacağı da belli değil. Bu işlemin öyle “Hadi Hamas, silahlarını getir bakalım” demekle çözülmeyeceğini tahmin etmek güç değil.
İşte büyük bir gösteriyle kurulan Barış Kurulu’nun 19 Şubat’taki ilk toplantısı öncesi Trump, beş milyar doların üzerinde kaynak taahhüdünde bulunulduğunu açıkladı. Buna BAE’nin ödemeyi vaad ettiği para da dahil. Gazze’nin yeniden inşası için gerekli olan paraysa Dünya Bankası’nın geçen yılki tahminine göre 70 milyar dolar.
Tamamı : https://www.fayn.press/trumpin-baris-kurulu-eski-dunya-duzeni-icin-hafriyat-ekibi/
Geçen yıl Anvers’te polis, tıbbi bir doktor gözetimi olmadan sünnet yaptıkları gerekçesiyle üç Yahudi ritüel sünnetçisi (mohel) hakkında soruşturma başlattı.
…
ABD büyükelçisi, Trump’ın klonu gibi davranmaya devam ederek Belçika hükümetinden, Flaman sosyalist Vooruit lideri Conner Rousseau’yu Donald Trump’ın Amerikası ile Adolf Hitler’in Nazi Almanyası arasında paralellik kurduğu sosyal medya videosu nedeniyle kınanmasını istedi. White’a, Rousseau’nun bir parti lideri ve Flaman Parlamentosu üyesi olarak görüşlerini ifade etme hakkına sahip olduğunu ve hükümetin bu konuda söz sahibi olmadığını açıkça belirtti. Şikâyet edilen Rousseau ise tepki göstererek Belçika’da düşünce özgürlüğü olduğunu vurguladı.
Tamamı : https://www.cumhuriyet.com.tr/pazar-yazilari/bruksel-washington-degildir-2480949
1948 utancı Arap monarşileri ve bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerdeki politik elitler için meşruiyetin kaybı anlamına gelmekteydi; henüz kurulmamış olan küçük bir devlet karşısında birçok Arap ülkesi yanyana gelmiş ve lakin hezimete uğramışlardı. Bundan sonra sömürge geçmişine ve emperyalizme tepkiyle güçlenen yeni bir Arap milliyetçiliği dalgası gelişecek, ordu ve subaylardan başlayarak Arap toplumlarını sarsacak, hemen her birinde askerî darbelerle monarşileri ve eski seçkinler sınıfını ortadan kaldıracaktı. Bu darbeler ve birbirini besleyen Arap milliyetçiliği silsilesinin en önemli halkaları kuşkusuz Mısır (1952), Irak (1958), Suriye (1949, 1954, 1963), Yemen (1962), Libya (1969) gibi birbiri peşi sıra gelen, seri haldeki hareketlenmelerdi.
…
İsrail realitesinin kalıcı hale geldiği algısı da keza 1967 Nekse’sinin (Toprak Kaybetme Günü) getirdiği umutsuzluk ikliminde yerleşmeye başladı; “İsrail’i denize dökme” retoriğinin altının boş olduğu ve bunun bir milliyetçi illüzyondan ibaret olduğu yine bu dönemde kabullenilmeye başlandı. İsrail artık sadece bir askerî düşman olmaktan çıkmış, Arap dünyasının bağrına saplanmış hançer olarak görülmeye ve buradan çıkarılmasının mümkün olmayacağı inancı yerleşmeye başlamıştı. Bu tarihten sonra Arap rejimleri artık bir zafer peşinde koşmayı bırakacak –esasen buna mecali de kalmayacak-, iç ve dış dinamiklerin tehdidi altında hayatta kalabilme hedefiyle hareket etmeye başlayacaktı.
ABD İran’ı vurmaz, şayet Tahran:
• İsrail’i fiilen tanır ve saldırmazlık anlaşmasına giderse
• Vekil güçler üzerinden yürüttüğü askeri baskıyı sonlandırırsa
• Nükleer silah programını durdurur, balistik füze kapasitesini denetime açarsa
• Petrol ve doğalgaz kaynaklarını Batılı firmalara açarsa
• Çin ile enerji ticaretini jeopolitik bloklaşma aracı olmaktan çıkarır, dolar kullanımına dönerse
• Körfez ülkelerine yönelik saldırgan güvenlik doktrinini terk ederse.
Buna karşılık ABD açık güvenlik garantisi verir ve ilerlemeye bağlı olarak yaptırımları kademeli kaldırır.
Bu gerçekleşirse 1979 İslam Devriminden bu yana Ortadoğu’nun en radikal paradigma değişimi yaşanır.
Her şeyden önce rejim hayatta kalır. Bu, Tahran açısından birinci önceliktir.
Yaptırımlar kalkar. SWIFT’e dönüş, donmuş varlıkların çözülmesi, petrol ihracatının artması ekonomik rahatlama sağlar. Enflasyon baskısı azalır.
Çin ve Rusya’ya zorunlu bağımlılık azalır. İran bugün petrolünü indirimli fiyatla satmak zorunda. Normalleşme pazarlık gücünü artırır.
İç baskı düşer. Ekonomik rahatlama sosyal tansiyonu yumuşatabilir. Bu bir devrim sonu değil; devrimin pragmatik evrimi olabilir.
ABD savaşmadan stratejik üstünlük elde eder. Petrol fiyatları düşer, enflasyon baskısı hafifler, Körfez güvenliği sağlanır, Çin’in İran üzerindeki nüfuzu sınırlanır. Kasım’daki ara seçimler için Trump’ın popülarite kaybettiği bir dönemde avantaj sağlanır.
İsrail için en kritik mesele nükleer eşiktir. İran’ın nükleer ve balistik kapasitesinin kontrol altına alınması, bölgedeki vekâlet savaşlarının sona ermesi askeri operasyondan daha kalıcı güvenlik sağlayabilir.
Ancak bunun için İsrail’in yıllardır fiilen uyguladığı bir yaklaşımı revize etmesi gerekiyor.
Bölgedeki ulus devletlerin aşırı güçlenmesini engelleme, etnik ve mezhepsel kırılganlıkları denge unsuru olarak kullanma ve kendisinden daha güçlü bir blok oluşmasına izin vermeme yaklaşımı — literatürde çoğu zaman “çevreleme ve parçalama stratejisi” olarak anılır — yeni bir evreye girmek zorunda.
Parçalayarak dengeleme yerine, denetim altına alınmış entegrasyon modeli devreye girecek.
https://www.youtube.com/watch?v=GERvfl4fqAE
Şii Siyasal İslam ve Sünni Siyasal İslamın oluşturduğu risklere karşı Yeni İttifak..
Netanyahu; durumu, tehditleri, hedefleri paralel analiz eden ülkeler, bir ittifak altında yeni bir işbirliği oluşturacak..
Netanyahu'nun "tasarladığı ittifakta", belirli ülkelerin isimleri var olmakla birlikte, muhtemel ülkeler de var.
1. Kesin olan ülkeler: İsrail-Yunanistan-Kıbrıs-Hindistan
2. Muhtemel olan ülkeler: Fas-BAE-Somaliland-Etyopya
3. Muğlak ülkeler: Asya'dan bazı ülkeler (Netanyahu'nun ifadesi)
Savunma dayanışması amacı taşıyacak olan yeni eksen, Şii veya Sünni Siyasal İslamcı eğilimlerin güçlü olduğu coğrafyaları işaret ediyor.
Fantezi mi? Göreceğiz..

https://x.com/AdelinaSfishta/status/2025571272466239562
İspanya’nın bugünkü yönetimi İsrail karşıtlığında, Akdeniz çanağında bir numara, Türkiye haricinde tabii… Varsa yoksa Gazze ve Filistin Devleti. Yahudileri 530 yıl önce kendi topraklarından ihraç eden, sonra da hatasını anlayıp Sefaradlara vatandaşlık veren bu İspanya değil sanki. Katalan bölgesi ise anti-İsrail tutumunda İspanya’nın diğer yörelerine göre başa güreşiyor. Manchester City’nin başarılı antrenörü Pep Giardola da katıldı geçen hafta Filistin taraftarlığına, Hamas’tan hiç bahsetmeksizin.
İrlanda’nın İsrail düşmanlığının nedenleri daha farklı. Olaya tamamen antikolonyial açıdan bakıyorlar. Nasıl Dublin “İngiliz İmparatorluğuna karşı ayaklanıp bağımsızlığını kazandıysa Filistinliler de bir gün Yahudilerden kurtulup kendi devletlerini kuracaklar” iddiası.
Fakat İsrail’in içinde bulunduğu ulusal güvenlik tehlikesini, hatta yok olma korkusunu anlayamamanın gerisinde acaba kendi topraklarının saldırı altında olmamasının rahatlığı bulunuyor mu? İrlanda endişeden o kadar yoksun ki tüm Batı, Güney, Kuzey ve Doğu Avrupa ülkelerinin ABD ile birlikte içinde bulundukları NATO’nun üyesi bile değil: ordusu ve donanması yok denecek kadar küçük.
Perşembe gecesi, Fransa'nın Paris kentindeki koşer restoran Kokoriko'ya 🇫🇷 asit püskürtüldü.
Cuma sabahı çalışanlar geldiğinde restoranın harap halde olduğunu gördüler. Kapı zorla açılmıştı ve hem zemin kat hem de birinci kat asitle kaplıydı: masalar, duvarlar ve zeminler tamamen asitten etkilenmişti.
Bu koşer restoran, daha önce asitli saldırı da dahil olmak üzere son zamanlarda birçok kez tahrip edilmişti. Sahibi, bu haftaki saldırının ardından üçüncü kez şikayette bulunacak.
Fransa'da Yahudi işletmelerinin bu şekilde hedef alınarak kapatılmaya zorlandığı son olay 1940'larda yaşanmıştı.
Fransa'da Yahudi karşıtlığı tamamen kontrolden çıkmış durumda.

https://x.com/HenMazzig/status/2025635486174253490
Tekrar Bernard Lewis’in şahitliğine dayanarak, Avrupa’da deicide suçlamasına eklemlenen kan iftirası, Efkaristiya ritüeline saldırı/saygısızlık, erkek çocuk kaçırma gibi onlarca suçlamalara da Osmanlı coğrafyasında aynı yoğunlukta rastlanmadı. Avrupa’da sıkça rastlanan bu iftiralar, Osmanlı coğrafyasında ancak 19. yüzyılda, 1840 Şam ve Rodos olaylarında olduğu gibi, esasen yerel Hıristiyan topluluklar ve Avrupalı konsolosluklar tarafından öne sürüldü bu nedenle de söz konusu saldırılar İslami dini kültürün mirası olmaktan daha çok, Avrupa Hıristiyan Yahudi karşıtlığının ithal edilmiş uzantılarıydı.
Osmanlı’yı Avrupa’dan ayıran bir diğer temel fark, Aydınlanma mirasının yokluğuydu. Daha önce tartışıldığı üzere Avrupa modern anti-semitizmini mümkün kılan zemin yalnızca Hıristiyan teolojisi değildi; Aydınlanma felsefesiydi de. Bu felsefe özü itibariyle Hristiyan teolojisinden farklı olsa da, Yahudiliğe yönelik daha farklı suçlamalar ileri sürdü ve nihayetinde Yahudiliği ve Yahudileri Avrupa kültürüne yabancı unsurlar olarak resmetti. Yahudiler özgür yurttaşlar olabilmeleri için Yahudiliği bırakmalılardı. Yahudilik içinden çıkan Haskala hareketi de bu eleştiriye zımni bir destekti. Yahudilerin içinde bulundukları topluma entegrasyonunu savunuyordu. Nitekim takip eden yüzyılda çok sayıda Yahudi, Yahudiliği terk etti ve Hristiyanlığı kabul etti. Bu figürlerden birisinin oğlu da insanlığın özgürleşmesini, kurtuluşunu, Tanrısı para olan Yahudilikten kurtuluşuna bağlayacaktı.
Tamamı : https://daktilo1984.com/daktilo2/anti-semitizmin-islamci-hali-i/
U2'nun solisti Bono, İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin önemli ve incelikli bir mesajla bir kez daha görüşlerini dile getirdi.
Grubun bu hafta yayınlanan en yeni EP'sinde, İsrail şiirinin dev isimlerinden Yehudah Amichai'nin "Vahşi Barış" adlı şiirinin bir okuması yer alıyor.
Albümde ayrıca, geçen yaz Batı Şeria'da bir İsrailli yerleşimci tarafından öldürülen Filistinli aktivist Awdah Hathaleen'in anısına adanmış bir şarkı da yer alıyor.
Bono, EP'nin yayınlanması sırasında verdiği bir röportajda Yahudi karşıtlığını bir kez daha kesin bir dille kınadı.
Bono'nun görüşlerine yüzde yüz katılıyor muyum? Muhtemelen hayır.
Bu anın bu kadar ferahlatıcı gelmesinin sebebi tam olarak onun pozisyonu değil.
O, ince ayrıntılardan kaçınmadan rahatsız edici gerçekleri dile getirme cesaretine sahip.
Ve onun, birçok "sanatçının" eğilim gösterdiği, her iki tarafın da insanlıktan çıkarılmasına katılmayı reddetmesi de bunda etkili oluyor.
Keşke daha fazla sanatçı bu cesarete sahip olsaydı.
https://x.com/HenMazzig/status/2024981187219865858
Türk süperstar Linet hakkındaki son yazım: "İsrail ve Türkiye olmak üzere iki vatan arasında kalan Linet, uzun zamandır kimlik, müzik ve politika arasındaki kırılgan kesişim noktasında yol alıyor. Hamas'ı kınadıktan ve İsrail'in Gazze'de soykırım yaptığını söyledikten sonra, şimdi hem Yahudi karşıtı hakaretler hem de vatana ihanet suçlamalarıyla karşı karşıya."

https://x.com/LouisAFishman1/status/2024526994063364569
İspanya'nın antisemitik tarihsel mirasını ihya eden darbe lideri diktatör Franco, daha Irak'a diktatör olmamışken antisemitik Saddam'ı keşfedip ülkenin en önemli üç liyakat nişanından biri olan Isabella Katolik Nişanı'nı takdim etmiş.

https://x.com/Kenancamurcu/status/2025670638766002677
81 yaşındaki Rafael Palombo, günümüzde sayıları hayli azalan Sefarad Yahudilerinden. 1492'de İber Yarımadası'ndan sürgün edillmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'na sığınarak İstanbul, Selanik, İzmir gibi kentlere yerleştirilmiş olan Sefarad Yahudileri'nin bir bölümü de İzmir'e yerleşerek burada köklenmiş. Palombo Ticaret'in hikayesi, 15. yüzyılın en büyük kitlesel göçüyle yolu İzmir'e düşen bir ailenin öyküsü aynı zamanda.

Dükkânın baş köşesinde Rafael Bey'in anneanne ve dedesinin gençliğini gösteren sepya bir fotoğraf asılı. Çerçevenin altındaki tarih 1901. ''Aile büyüklerimiz 1492'de İspanya'dan göç eden Sefaradlar'dan. İzmir'e geliş tarihleri belli değil ama İzmir'deki Yahudi varlığının geçmişi en az 400 sene vardır. Bunu da nereden anlıyoruz? Sinagoglardan elbette. Babam Menemen doğumludur. Demek ki orada da bir Yahudi toplumu yaşamış. Hatta Bergama, Tire, Milas, Gazientap, Antalya yani tüm Anadolu'ya dağılmış bir toplum. Akhisar'da çok modern çiftlikler yapmışlar, muazzam bir tarım kültürleri var''.
Rafael Bey'in anlattıklarından, İzmir'de Yahudi toplumunun köklü tarihini öğrenmekle kalmıyor; o yıllarda İzmir'de ticaret hayatının İngiliz ve Fransızların yani Levantenlerin elinde olduğunu; Yahudi cemaatine mensup kişilerin de Levanten patronların yanında çalışan ücretli çalışanlar olduğunu anlıyoruz. Levantenlerin hâkimiyet kurduğu ticaret alanında gelecek göremeyen bazı cemaat mensupları çareyi İzmir'den göç etmekte bulmuş. İzmir'den uzak diyarlara, Mısır'a ve Arjantin'e göçler yaşanmış. Palombo ailesi ise İzmir'i terk etmeyi hiç ama hiç düşünmemiş.

https://kisadalga.net/haber/soylesi/zamanin-durdugu-bir-handa-kayip-lezzetlerin-pesinde-136753
“Pozitifleri kimliğimi ismimde taşıyor olmak Türkiye açısından bence önemli bir şeydi. Azınlık olduğun zaman iki ihtimal var: Ya onu saklamak ya da onu göğsünde taşımak. İsmim, azınlık kimliğimi göğsümde taşımaya zorunlu bıraktı beni aslında. Adım Metin olsa kimse sorgulamazdı. Göbek adım da var, İshak. Zaman zaman, çok sıkışınca onu kullanıyordum ama ismimle gelen şu durum da mutlu ediyordu beni: Ben Musevi'yim. Türkiyeli bir Musevi'yim. Burada büyüdüm. Bu memleketliyim. Bu konuda kendimi çok güvende hissediyor ve bunu her zaman, her fırsatta da söylemek, üstüne basmak istiyorum. Bunu sahipleniyordum, bakın bu ülkede adı Philip olan, burada yaşayan, bu memleketli olan, bu dili sahiplenen insanlar da var. Şimdi maalesef pek söyleyemiyorum çünkü 20 senedir Türkiye'de yaşamıyorum. Onun getirdiği bir acı var içimde ama Türkiye'deyken ya da Türkiye ile bağlantım daha sıkı iken -ki bu çocuklar olmadan evveldi- devam ediyordu. 10 sene evveline kadar İstanbul'a senede 4-5 kere gelip uzun zaman kalıp çalışıyordum. Sanırım sende de benzer duygular vardır.”


Hayati Hassid, Batı kaynaklarında Türk Tom Thumb Paşa, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında şov sanatçısı olarak tanındı. Dönemin haberleri onu, Osmanlı sarayının şöhretinden yararlanan kozmopolit bir cüce olarak pazarladılar. Fakat Batı dünyasındaki şöhretini boyunun kısalığı yanında çok dil bilmesine borçluydu.
…
1852 yılında o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Selanik’te Sefarad Yahudi ebeveynler David ve Ester Hassid’in oğlu olarak doğdu. Cücelik nedeniyle 5 yaşında büyümeyi durdurdu. Boyu yaklaşık 76 cm ağırlığı ise yaklaşık 17 kg idi. Türkçe, Arapça, Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca ve Yunanca olarak yedi dil konuşabiliyordu.
Yaklaşık 20 yaşındayken İstanbul’da Sultan II. Abdülhamid’in sarayında eğlence düzenlediği; genellikle haremin çocukları için şarkı, dans ve sihirbazlık gösterileri yaptığı bilinmektedir. Tanıtımcılar, onun resmi saray soytarısı olduğu veya “Paşa” unvanı aldığı iddialarını pazarlama amacıyla abartmışlardır. Daha sonra Paris’te sahne aldıktan sonra İngiliz impresario Lloyd Forsyth tarafından İngiltere’ye getirildi ve burada “Paşa Hayati Hassid, Türk Tom Thumb” olarak tanıtıldı.

Ulus’taki Yahudi izlerinin silinmesi sadece fiziksel yangınlarla açıklanmıyor. Cumhuriyet döneminde uygulanan ekonomik ve idari politikalar da Ankara’daki gayrimüslim burjuvaziyi hedef alan ikinci bir dalga etkisi yarattı.
1942 tarihli Varlık Vergisi, bu açıdan kritik bir dönemeç. Verginin uygulanış biçimi, Müslüman ve gayrimüslim mükellefler arasında fiilen ayrımcılık üretti; Ankara’daki Yahudi, Ermeni ve Rum tüccarlara, ödeme gücünün çok üzerinde tutarlar tahakkuk ettirildi.

Ödeyemeyenler, mallarını ve gayrimenkullerini hızla satmak zorunda bırakıldı. Bu satışlar çoğu zaman “haraç mezat” denebilecek bedellerle gerçekleşti; böylece Ulus çevresindeki dükkânlar, hanlar ve konutlar el değiştirdi, sermaye yapısı dönüştü. Bazı Ankaralı Yahudi tüccarlar, borcu ödeyemedikleri için Aşkale başta olmak üzere çalışma kamplarına gönderildi.
1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ve Türkiye’de 1950’lerden itibaren değişen siyasi iklim, ekonomik olarak zayıflamış Yahudi cemaatinin göç kararlarını hızlandırdı. Ankara’nın eski Yahudi ailelerinin önemli bir bölümü İsrail’e yerleşti; kalanların büyük kısmı ise ticaret imkânlarının daha geniş olduğu İstanbul’a taşındı.
Bu göç dalgası, Ulus çevresindeki Yahudi yoğunluğunu birkaç on yıl içinde neredeyse sıfırladı. Göç eden ailelerin bir kısmı mülklerini satarak ayrıldı; bir kısmı ise evlerini ve dükkânlarını düşük gelir getiren kiracılara bıraktı veya tamamen sahipsiz bıraktı.
