Uzay boşluğunda usulca savrulduğunuz hissini veren elektrikli tuşlular ve şarap bardaklarından çıkan sesler eşliğindeki iki dakikalık bir giriş. Daha ilk notadan ortama tümüyle hâkim olan blues tonlarında sakin, yankılı çalınarak uzayan bir elektrik gitar solosu. Yalın çıplak dört nota ve sonrasında ikonik bu dört nota etrafında titizlikle işlenip gelişen bir müzik. Pink Floyd’un dokuz bölümden oluşan eseri ‘Shine on You Crazy Diamond’un ilk üç bölümünü böyle özetleyebilirim.
Yakın çevremdekiler, yazılarımda sıranın ne zaman Pink Floyd’a geleceğini sıklıkla sordu. Doğrusu, müzik serüvenimi derinden etkileyen Pink Floyd’un birçok albümü benim için müziğin ötesinde olduğundan, topluluk hakkında yazmaktan şimdiye dek uzak durdum. Birkaç ay önce, “ışıldayan çılgın elmasın” öncü parça olduğu ‘Wish You Were Here’ albümü 50. yılını doldurdu. Bu vesileyle albümdeki parçaların değişik sürümleri ve konser kayıtları toplanarak yeniden yayınlanınca, geçmişin tutkulu dinleme seansları tekrar canlandı ve böylece Pink Floyd’u yazıya dökmenin zamanı gelmiş oldu.
Şöhretin bedeli
‘Wish You Were Here’ dönemselliği aşan zamansız bir müzik olarak tanımlanacak mükemmellikte olmakla birlikte, ortaya çıkarılması sancılı oldu. Topluluk, 1973 yılında tüm zamanların en iyi rock albümü sıralamasında en üstlerde yer alan ‘The Dark Side of the Moon’ albümünü çıkararak muhteşem bir başarıya ulaştı. Tüm dünya onları konuşuyor, konserlerini kalabalık kitleler coşkuyla izliyordu. Ancak, zirveye erişerek elde ettikleri şöhret ve varlığın bir bedeli vardı. Müzik dünyasının onlardan beklentisi artmıştı. Bir sonraki albümleri aynı seviyede olmalıydı, içeriği merak ediliyordu. Oysa aniden ulaştıkları tepe noktası, uzun süre müzik üretmeleri için gerekli ilhamı kaybetmelerine yol açtı. Üstelik, aralarındaki güçlü iletişim iyice azalmıştı. Otuzlu yaşlara varmış müzisyenlerin kız arkadaşları, eşleri, bazılarının çocukları, yani her birinin farklı hayatları, ilgi ve sorunları vardı. Tüm dünyaları artık sadece yaratmaya çalıştıkları müzikten ibaret değildi.
İlk girişimleri, birkaç yıl önce başlayıp yarım bıraktıkları ‘Household Objects’ adını verdikleri projeyle, günlük hayattaki seslerden esinlenerek deneysel bir müzik yaratmak oldu. Şarap bardakları, çakmaklar, sinek ilacı kutuları, lastik bantlar gibi ev aletlerini kullanarak daha önce denenmemiş bir işe giriştiler. 1973’te basit objelerle bas cümleleri ve davul ritimleri yaratmak için Abbey Road Stüdyosu’nda haftalarca uğraştılar. Tatminkâr bir sonuca ulaşamayınca projelerinden mecburen vazgeçtiler, bildikleri tarzda besteler yapmaya yöneldiler. 1974 yılını turnede geçiren topluluk, üç yeni besteyi konserlerinde çalmaya başladı: ‘Shine On You Crazy Diamond’, ‘Gotta be Crazy’ ve ‘Raving and Drooling’. Fakat, yeni albüm için ilerlemeleri halen yavaştı, arzuladıkları konsepti bir türlü oluşturamıyorlardı. Davulcu Nick Mason’un yıllar sonra aktardığına göre güçlü bir duvara toslamışçasına hedefsiz ve bitkindiler, fikir üretemiyorlardı. ‘Dark Side’ albümünü hazırlarken uyumu yakalamışken, şimdi iş bireysel becerilere kalmıştı. Örneğin tıkandıklarında, gitarist David Gilmore saatlerce tek başına gitar partisyonlarını geliştiriyordu.

Sanat direktörü Storm Thorgerson’un tasarladığı biri ateş almış iki iş adamını gösteren, yöneticileri eleştiren ve soyutluğu yansıtan albüm kapağı
Nihayet 1975 yılının ilk aylarında toplanıp yeniden başlamaya karar verdiler. Ruh halleri, boşlukta olma hisleri ‘absentism’ albümün konseptine yansıdı. En belirgin tema ise, topluluğun ilk lideri, gitarist Syd Barrett’e olan özlemleriydi. Dahi becerilere sahip olduğunu düşündükleri Barrett, birkaç yıl içinde uyuşturucu ve şizofreninin etkisiyle müzik yapamaz hale gelmişti. Bu yüzden gitarist David Gilmore’u gruba dahil etmişlerdi. Bir süre sonra Barrett yetilerini iyice yitirdiğinde, bir konserlerine giderken anlık bir kararla onu götürmemeye karar verdiler ve sonrasında onu yıllarca görmediler. Barrett’ın sağlık sorunları nedeniyle gruba sonradan katılan Gilmore ise dinleyicinin ruhuna işleyen enfes gitar stiliyle, onların en başarılı albümlerine imza atan öncü müzisyen oldu. Barrett’in ruhsal problemlerinden kaynaklanan bu zorunlu değişiklik olmasaydı, müzikleri acaba aynı yönde gelişebilecek miydi?

Sürrealist ressam René Margritte’in eserlerini çağrıştıran ve yüzü olmayan müzik yöneticisini betimleyen albüm içeriği fotoğraf
Tümüyle Barrett’e ithaf edilen ‘Shine on You Crazy Diamond’ Gilmore’un dört yalın notasının çevresinde birlikte bestelendi. Albümün tüm diğer parçalarında olduğu gibi Roger Waters’ın yazdığı sözler, Barrett’e şöyle seslendi: “Gençliğini hatırla, güneş gibi ışıldardın. Şimdi gözlerindeki bakış gökyüzündeki kara delikler gibi. Çocukluk ile yıldız olma arasındaki çapraz ateşe yakalandın. Dahi yeteneklerin ve dengelerini yitirmenin arasında sıkışıp kaldın. Işılda çılgın elmas!” Bir kenara attıkları önceki projelerindeki ‘Wine Glasses’ parçanın ilk bölümünü oluşturdu, tabii klavyeci Richard Wright’ın elektronik tuşlulardaki maharetlerinin katkısıyla. Etkileyici gitar motifleri ve klavyenin anlatımının önderliğinde, tüm parça boyunca bir yandan hüzün ve melankoli, bir yandan gençliğin isyan ve dinamizmi mükemmel aktarılıyor. Richard Barry’nin saksafonu, esere sürpriz bir güzellik katıyor.
Konsepte uyması için Waters’ın besteleyip sözlerini yazdığı ‘Welcome to Machine’ (veya önceki adıyla ‘The Machine Song’) ve ‘Have a Cigar’ albüme dahil edildi. Her iki parça, müzik sektörünü yönetenleri şiddetle eleştirir. Makine metaforu üzerinden, yöneticilerin sanatçının yaratıcılığından çok klişe üretime, onları kontrol etmeye ve ticari başarıya odaklandıklarının sitemidir. Müzisyenin sanatçı ruhunun bu durum karşısında yabancılaşmasını ve hayal kırıklığını vurgular.
‘Gotta be Crazy’ ve ‘Raving and Drooling’ albümden çıkarıldı, onların rock sahnesine çıkma sırası iki yıl sonra gelecekti. Bu iki parça, 1977 tarihli ve George Orwell’in ünlü ‘Hayvanlar Çiftliği’ romanından esinlenerek ortaya çıkarılan ‘Animals’ albümünde sırasıyla ‘Dogs’ ve ‘Sheep’ olarak yer aldı.
Akıllara kolayca yerleşen, duygusal yoğunluğu yüksek, albüme adını veren parçaysa tam bir “hit” oldu, topluluğun tüm konserlerinde sürekli yer aldı. ‘Wish You Were Here’, Gilmore’un kısa ve yalın bir başka gitar motifi üzerine Waters ve Gilmore tarafından birlikte bestelendi. Şarkıcı, burada yanında olmasını dilediği artık uzaklardaki dost ile kendisini, yıllardır akvaryumda yüzen iki kayıp ruh olarak görür! Hem Barrett’ın eksikliğinin, hem müzisyenlerin aralarındaki iletişimsizliğin, belki nostaljinin söze dökülmesidir. Parçanın farklı bir sürümünde ünlü kemancı Stéphane Grappelli’nin solosuyla katkıda bulunması değerli bir ayrıntı.
Tam 25 dakikalık dokuz bölümlük meditatif seanstan oluşan ‘Shine on You Crazy Diamond’, konsept albümünün açılış ve kapanışı olmak üzere ikiye ayrıldı. Nihayet, bu zorlu süreç Eylül 1975’te albümün yayınlanmasıyla sona erdiğinde, hiç eskimeyerek klasikleşecek bir müzik doğmuştu.
Soyutluğun bu güzellikte anlatımı, albümün güçlü yönü olarak göze çarpıyor. Müzik, dinleyicinin hayal edeceği her türlü anlama evrilebiliyor. Pink Floyd’un zirvedeki 6-7 albümü içinde ‘Wish You Were Here’ en iyisidir demek, gereksiz bir iddia olur. Ancak topluluğun en içten, müzisyenlerin kişisel sıkıntılarını, acılarını veya kayıplarını açık yüreklilikle müziğe yansıttıkları en özel albümleri olduğu söylenebilir.
Albümdeki parçaların orijinal sürümleri yerine, daha ilginç bulduğum 50.yıl albümündeki farklı kayıtları, konserlerden alınma değişiklikler içeren bölümleri yenilik olarak seçkiye ekledim. Keyifli dinlemeler!
KAYNAKÇA:
SEÇKİ: PINK FLOYD - WISH YOU WERE HERE 50

Spotify link:
MY_37_260225_Crazy Diamond_WYWH_50 - playlist by Sami Asa | Spotify