Fransız – İsviçreli dansçı koreograf Maurice-Jean Berger (1927-2007) sahne adıyla Maurice Béjart, akademik dansla neoklasik akımlardan yola çıkarak, müziği, lirik operayı, tiyatroyu ve modern dansı iç içe geçiren çağcıl koreografik anlatımı, sololarında ve benzersiz ‘ensemble’larında dansçılarının bireysel becerilerini öne çıkaran görsel işitsel tarzıyla modern dansın en önemli ve yenilikçi yaratıcılarından biridir.
Kurucusu olduğu ‘Béjart Ballet Lausanne’ artık aramızda olmayan yaratıcısının ideallerini titizlikle devam ettirmek amacıyla Béjart’ın büyüleyiciliğini koruyan yapıtlarını dünyanın dört bir yanında sahnelemeyi sürdürürken repertuvarına sık sık yeni eserler de kazandıran köklü bir dans topluluğu.
1995’te topluluğa katılan, kariyeri boyunca Béjart’ın ve halefi Gil Roman’ın balelerinde sayısız ikonik başrol oynayan, 2024’ten beri Bejart Balesi'nin sanat yönetmenliğine atanan Julien Favreau, emanet aldığı sanatsal mirasın tüm özgünlüğünü, çağdaş bir enerji katarak korumayı asal görevi olarak görüyor. Bu bağlamda, 1988, 2007 ve 2025’ten sonra İstanbul’u dördüncü kez ziyaret eden topluluğun bu uluslararası turnesi çok önemli.
Gösteri Aralık 2025’te prömiyer yapan repertuarın en yenisi ‘Oskar’ ile başlıyor. Ardından Béjart’ın çok ünlü klasikleşmiş iki balesinin, ‘L’oiseau de feu / Ateş Kuşu’ (1970) ile ‘Boléro’nun (1961) ustanın koreografisinin tüm orijinalliği korunarak yapılmış güncel yorumları yer alıyor.
‘OSKAR’
‘Riva & Repele’ ortak bir vizyon ve birbirini tamamlayan sanatsal duyarlılıklarını güçlü bir koreografik işbirliğine yöneltmek amacıyla, ‘Dansın Şairleri’ olarak tanımlanan dansçı ve koreograf Simone Repele ile Sasha Riva tarafından 2020’de İsviçre’de kurulmuş bir dans topluluğudur.
Favreau, uluslararası başarının zirvesinde, yarattıkları çok sayıda özgün yapıtla ulusal ve uluslararası turnelere çıkan bu iki koreograftan topluluğu için özgün bir koreografi yapmasını istemiş. Ortaya Şostakoviç, Brahms ve Leoncavallo’nun müzikleri eşliğinde gelişen, sınırlarını ve içsel korkularını simgeleyen duvarın önünde geleceğini arayan bir sanatçının, bir yalnız ruhun portresi, arzu ile kırgınlık, düşüşle yeniden doğuş peşinde çıkılan bir içsel yolculuğun öyküsü ‘Oskar’ çıkmış.
Oskar biraz kambur, sevimli yüzünü bir sokak lambasına çevirmiş, büyüleyici, dağınık bir figür, bir palyaço. Tek başına dans ederken, sık sık uzanıp özlem duyarken, hem acı hem de coşku yaşarken, içinde büyüyen varoluşsal mücadele açığa çıkıyor. Ancak Oskar yalnız değil; giderek gölgelerden fırlayan, kamburlaşmış ve birlikte titreyip kasılan, kâbus gibi figürlerden oluşan bir Oskar kadrosuna dönüşüyor. Kadro yavaş yavaş uyumdan uzaklaşarak, belirli ve farklı karakterlere dönüşüyor; Oskar’la ve birbirleriyle etkileşimleri derinleşiyor, karmaşıklaşıyor. Dansçıların olağanüstü fiziksel yetenekleri muazzam bir gerilim yaratıyorken, belki ölümü, belki de Oskar’ın içindeki karanlığı temsil eden bir figür arada bu kalabalığa karışıyor. Bu figürle hesaplaşmasında kadın dansçının gerek fiziksel benzerliği, gerek olağanüstü kısacık solosu ustanın fetiş oyuncusu Elisabet Ros’u anımsatıyor.
Koreografi groteske kayıyor, zengin, karanlık bir ilişki ve bağlantı dinamiği ortaya çıkıyor; Oskar'ın bedeni konuşmaktan ziyade çığlık atıyor ve aniden karanlıktan Oskar, 3 metrelik devasa, kâbus gibi bir kukla olarak çıkıyor. Dev Oskar, işkence gören Oskar’ı çocuk gibi sahnede döndürüyor ve onu şefkatle kucaklıyor.
Bu son derece etkileyici ve özgün yapım, sololarının nefis zarafeti, kusursuz uyumlu ensemble’larda corps de ballet elemanlarının kişisel yeteneklerinin ustalıkla ortaya çıkarılmasıyla Béjart tarzına çok uyan parlak bir gösteriydi.
‘Ateş Kuşu’

Rus besteci ve orkestra şefi İgor Stravinsky 20. yüzyılın en önemli ve etkili bestecilerinden ve modernist müziğin kilit isimlerindendir. 1910’da bestelediği, Diaghilev’in koreografisiyle Paris Operası’nda sahnelenen ‘L’Oiseau de feu / Ateş Kuşu’ balesi büyük başarı elde ederek onu uluslararası üne kavuşturmuştur.
Maurice Béjart 1970’de Paris’te prömiyer yapan ‘L’Oiseau de feu’ yorumunda baleyi, geleneksel temalarından farklı olarak bir devrimin oluşum ve yozlaşmasının öyküsü olarak ele almış; Anka Kuşu'nun yeniden doğuşunu 1968 kuşağının devrimci ruhunu kutlamak ve ölümsüzleştirmek amacıyla yansıtmıştı. Mitolojik yeniden doğuşla özgürlüğü simgeleyen bu bakış açısı, gelenek ve müzikal devrim arasındaki bağı irdelerken dansı da hareket ve enerjinin saf ifadesi haline getirmişti.
Sahneye ilk olarak soluk mavi-gri üniformalarıyla sekiz erkekten oluşan bir ‘partizanlar birliği’ çıkıyor. Kollarını açmış dansçılar birbirini tutuyor, hassas, derin, açılı hareketlerini önce öne sonra yana doğru yapıyor; farklı uzay seviyelerini işgal etmek için parçalara ayrılarak bir makine haline geliyor; bazen yerde sürünüyor, bazen durup uzaklara bakıyor. Gösteri boyunca havaya kaldırılan sıkılmış yumruklar, coşkulu 68 ayaklanmalarını simgeliyor.
Hızlı, çılgın bir kısa müzik arasıyla parlak kırmızı taytıyla parıldayan Ateş Kuşu sahneye uçuyor. Siyasi kargaşa içinde partizanları yönetirken alev alev yanıyor; elleri kolları uçuyormuş gibi çırpınıyor, büyük sıçramalarla yükseliyor. Devrim bastırılıp ölüm yaklaştıkça enerjisi azalıyor; iyice yavaşlayan kuşvari hareketleri, sahneye giren on sekiz kuş tarafından devralınıyor. Ama Béjart’ın söylediği gibi, “Ateş Kuşu küllerinden doğan Anka Kuşudur. Yaşam ve neşe kuşudur, ölümsüzdür, ihtişamı ve gücü yok edilemez, lekelenemez.” Parlak kırmızı bir güneş altındaki finalde Ateş Kuşu'nun küllerinden Anka Kuşu yükseliyor ve güneş ışınları, iki kuşun bedenlerinden oluşan büyüleyici heykele vuruyor…
Favreau eserde, ustasının özgün koreografisini birebir sahnelerken sadece günümüzde cinsiyetçi sayılacak birkaç ayrıntıyı ustalıkla yumuşatarak ayıklıyor. Gerek partizanlar, gerek kuşlar artık kadın ve erkek dansçılardan oluşuyor. Üst kısmı yarı çıplak Ateş Kuşu’nu canlandıran genç, ince Japon dansçı, devinimlerinde cinsiyetsiz, neredeyse androjen etkisi bırakıyor. Bu androjen finalde, Anka Kuşu’nun güçlü ve kaslı bir kadın oluşuyla doruğa ulaşıyor.
‘Boléro’

Fransız besteci Maurice Ravel'in 1928 tarihli ‘Boléro’su, sabit kalan, hiç değişmeyen bir ostinato ritmi eşliğinde, her biri dönüşümlü olarak 18 ölçü uzunluğunda ikişer kez çalınan iki melodiden oluşur.
Béjart'ın 1961’de Sırp balerin Duška Sifnios için yarattığı koreografi, Ravel’in tekrarlayan melodisinin enstrümanlar arasında aktarılarak yavaş yavaş ve ısrarla ses coşkusuna doğru yükselen müzikal yapısını dansa ustalıkla yansıtıyor. Yükseltilmiş bir masa üzerinde dans eden bir kadın, çevreleyen, gözlemleyen, taklit eden, hayran kalan ve takip eden 40 kişilik erkek topluluğunun merkezine yerleştiriliyor; erkekler yavaş yavaş dansa katılıyor ve koreografi, incelikli jestlerden yüksek voltajlı elektriğe doğru kademeli olarak gelişiyor. Müziğin sadece İspanyol olmadığını fark eden, antik Frig ve Grek tınılarını hisseden Béjart gösteriye Akdeniz ve Yunan coşkusu katıyor.
Bejart 1979’da baş dansçısı ve ilham perisi Arjantinli Jorge Donn'a kadar ‘Boléro’nun solosunu sadece kadınlara oynatmış. Donn’dan sonra erkeklerin de rolü oynamasına izin verdiği koreografide hiçbir fark olmamasına karşın masanın üzerinde kadın dans ettiğinde, etrafındaki erkekler ona bakıyor, seviyor, arzuluyor; erkek dans ettiğindeyse olay rekabete hatta kıskançlığa dönüşüyor.
65 yıldır sayısız kez sahnelenen, çağcıllığını hiç yitirmeyen ‘Boléro’nun bu yeni yorumunda Béjart’ın ilk tasarladığı şekilde bir kadın dansçıyla sahneleneceğini biliyordum. Yine de ışık yarı karanlıkta kollarını gördüğüm kadının üzerine düştüğünde müthiş şaşırdım. Karşımızda hâlen Béjart Ballet Lausanne’ın genel sanat yönetmeni yardımcılığını sürdüren, 1977’de katıldığı topluluktaki ‘Boléro’ yorumu zamanında efsanevi Maya Plissetskaya’nınkiyle karşılaştırılmış, Béjart’ın fetiş dansçısı Elisabet Ros vardı. 1969 doğumlu Ros, gencecik dansçıları aratmayan olağanüstü enerjisi ve olgunluk yaşının deneyimiyle ustasının kusursuz koreografisinin erişilemez büyüsünü doruklara taşıdı.