Diplomasinin İzleri / Segni di Diplomazia…

Venedik Sarayı´nda düzenlenen, İtalya´nın Türkiye Büyükelçisi Giorgio Marrapodi´nin veda resepsiyonuna ev sahipliği yapan anlamlı gecede, diplomasi ile mimarlığın kesiştiği özel bir çalışmadan haberdar oldum. Resepsiyona, iş dünyasının önemli isimlerinden değerli Aldo Kaslowski´nin davetiyle katılmıştım. Gecede, yüzyıllara yayılan İtalyan-Türk ilişkilerinin mekânlar üzerinden izini süren ´Segni Di Diplomazia / Diplomasinin İzleri´ kitabını ilk kez görme ve bizzat Sayın Büyükelçi Marrapodi´nin elinden alma fırsatı buldum.

Işıl AMANOEL Söyleşi
25 Şubat 2026 Çarşamba

Mimarlığın yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda kültürel ve diplomatik bir temsil aracı olduğunu vurgulayan kapsamlı çalışma ‘Segni Di Diplomazia / Diplomasinin İzleri’, Türkiye’deki İtalyan diplomatik mirasını yeni bir bakışla ele alıyor. Elçiliklerden kültürel kurumlara uzanan bu mimari ağ, iki ülke arasındaki ilişkilerin somut ve kalıcı izlerini gün yüzüne çıkarıyor.

Kitabın entelektüel arka planını ve ortaya çıkış sürecini daha yakından konuşmak üzere eseri derleyen Luca Orlandi ile bir araya geldik.

Luca Orlandi

‘Diplomasinin İzleri’ kitabının çıkışındaki entelektüel motivasyon neydi, araştırma boyunca proje nasıl gelişti?

Mimarlığın kelimelere ihtiyacı yoktur; değerleri, hiyerarşileri ve kimlikleri mekân üzerinden anlatır. Elçilikler, konutlar, hastaneler ya da kültürel kurumlar yalnızca işlev gören yapılar değildir. Her biri aynı zamanda bir temsil aracıdır. Mekânın kurgusu, kullanılan malzemeler, ölçek ve form; bir ülkenin ya da kurumun nasıl bir varlık göstermek istediğini ortaya koyar. Bu yapılar sürekliliği, aidiyeti ve diyaloğu görünür kılar. Dolayısıyla mimarlık, nötr bir kabuk değildir. Kültürler arasındaki ilişkiyi kuran, biçimlendiren ve hatta yönlendiren aktif bir unsurdur. İnsanların birbirleriyle nasıl karşılaştığını ve birbirlerini nasıl algıladığını doğrudan etkiler. Bu projeye başlarken, benim ve kitabın eş editörü Mimar Mario Magnarelli’nin motivasyonu, Türkiye’deki uzun ve karmaşık İtalyan izlerini taşıyan mimari mirası yeniden keşfetmek ve birbirine bağlamaktı. Özellikle hâlâ İtalyan Devleti’ne ait binalar üzerinde durduk. Zamanla proje, tek tek binaları incelemekten çıktı. Onları bir bütün olarak, kültürel bir peyzaj –yaşayan bir arşiv ve hafıza– olarak görmeye başladık. Mimarlık burada, diplomasiye somut bir işaret gibi hizmet ediyor; yüzyıllar boyunca politik ve kültürel ilişkileri bir araya getiren bir bağ kuruyor.

Arşiv araştırmaları restorasyon çalışmaları ve mimarı saha incelmeleri kitabın anlatısını oluştururken birbirini nasıl tamamladı?

Kitabı iki ana bölümde ele aldık. İlk bölüm, tarihî ve eleştirel makalelerden oluşuyor ve arşiv çalışmalarıyla uzmanların saha deneyimlerini birleştirerek kültürel ve diplomatik ilişkilerin hikâyesini anlatıyor. İkinci bölüm ise ‘Teknik Dosyalar ve İkonografik Materyal’ kısmı; mimari incelemeler ve restorasyon çalışmalarına dayanıyor ve kitabın somut, bilimsel temelini oluşturuyor. Kitap, tarihî bilgiler ile detaylı mimari çizimleri bir araya getiriyor ve restorasyon uzmanları ile mimarlara, bu diplomatik yapıları geleceğe taşırken hem koruyup hem de yeniden yorumlama imkânı sunuyor. Aynı zamanda mimarlığı hem kültürel bir miras hem de somut bir gerçeklik olarak gösteriyor; çizimler ve eskizler, gelecekteki koruma çalışmalarının el kitabı gibi işlev görüyor.

Işıl Amanoel ve büyükelçi Giorgio Marrapodi

Araştırmalarınız sırasında Türkiye'de sizi en çok şaşırtan diplomatik yapı hangisi oldu?

İstanbul Maçka’daki ‘yeni’ İtalyan Elçiliği binası (1910-1916) beni özellikle etkiledi. Bina hiçbir zaman kullanılmadı, tamamlanmadı ve uzun yıllar unutuldu. Bugün teknik lise olarak kullanılıyor ve aslında İtalyan diplomasisini temsil etmek üzere tasarlandığını anlamak neredeyse imkânsız. Beni asıl ilgilendiren, bu tarihsel gerçeğin Türk mimarlık literatüründe çoğu zaman yanlış ya da eksik aktarılmış olması. ‘Segni di Diplomazia’ gibi çalışmalar, arşiv belgeleri, özgün çizimler ve görsel materyallerle bu eksikliği gidermeyi ve binanın gerçek hikâyesini görünür kılmayı hedefliyor.

Diplomatik yapılar simgesel anlam ve mimari dil açısından diğer tarihi yapılardan nasıl ayrılır?

Diplomatik mimarlık, bir ülkenin kimliğini ve değerlerini mekân üzerinden göstermek için güçlü bir araçtır. Bu yapılar sadece devletin hiyerarşisini ve egemenliğini yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda yerel çevreyle uyum içinde olur; yani çevreye adapte edilir, sadece yabancı bir form dayatmaz. Örneğin Ankara’daki İtalyan Elçiliği kompleksi, 1930’larda şehrin öne çıkan bir tepesine inşa edilmiş. Kompleksin ana alanı, köy ve konut bölümleri, eğimli araziyi ustalıkla kullanır, diplomatik işlevleri ve hiyerarşileri mekânsal olarak yansıtır ve Anadolu’da adeta bir ‘İtalyan küçük evreni’ yaratır.

Diplomatik mimariyi daha çok kültürel alışveriş aracı olarak mı yoksa yurtdışında ulusal kimliğin temsili olarak mı görüyorsunuz?

Kitabımızda diplomatik mimarlığı iki yönüyle ele alıyoruz. Bir yandan ulusal kimliği temsil ediyor -örneğin Ankara’daki elçilik kompleksi veya İstanbul’daki Casa d’Italia’da olduğu gibi-, diğer yandan kültürler arası diyaloğu mümkün kılıyor. Bu binalar ‘kolonyal’ bir dayatma değil; kültürler arasında bir köprü görevi görüyor. Buna ‘sessiz diplomasi’ diyoruz: Mimarlık farklı üslupları birleştiriyor -Palazzo di Venezia’daki yeşil teraslarda olduğu gibi- ve yerel çevreye duyarlı şekilde uyum sağlıyor; örneğin Tarabya’daki D’Aronco villası, Boğaz manzarası ve bölgedeki geleneksel ahşap evlerle uyum içinde tasarlanmış.

Restorasyon projelerinde özgünlük tarihsel katmanlar ve çağdaş kullanım nasıl dengelenmeli?

Başarılı bir restorasyon, öncelikle yapının malzemesini derinlemesine anlamaya dayanır. Segni di Diplomazia kitabının teknik bölümü, büyük ölçüde Mario Magnarelli tarafından hazırlanmış ve hassas çizimleriyle zenginleştirilmiş; titiz ölçümler ve analitik çizimlerle restorasyon için gerekli temel aracı sunuyor. Bu yöntem, tradisyonel İtalyan ‘disegno’ geleneğine dayanıyor ve yalnızca estetikten öte, yapının gerçek dokusunu ve tarihî katmanlarını anlamayı sağlıyor. Böylece, müdahaleler hem yapının özünü koruyor hem de ona yeni bir yaşam kazandırıyor. Örneğin Palazzo di Venezia mutfaklarının eğitim binasına dönüştürülmesi bu yaklaşımı gösteriyor: Mekân önce titiz bir şekilde belgeleniyor ve ardından hem tarihî dokusunu koruyarak hem de IMI (Istituti Medi Italiani) ortaokulu için gerekli modern işlevi sağlayacak şekilde yeniden kullanıma açılıyor.

Günümüzde hızla dönüşen şehirlerde (İstanbul bunun en önemli örneklerinden), diplomatik miras yapıları hangi risklerle karşı karşıya?

Analizimiz, diplomatik mirasa en büyük tehdidin sadece yıkım olmadığını gösteriyor; asıl tehlike, kentsel dönüşüm içinde bu binaların anlamlarının yavaş yavaş kaybolmasıdır. Cihangir’deki İtalyan Hastanesi veya Maçka’daki unutulmuş elçilikler geçmişin kalıntıları değil; hâlâ yaşayan, işlev gören yapılar. İstanbul gibi dinamik bir şehirde, bu binaların hem diplomatik hem de toplumsal tarihleri gözden kaçabilir. Onları kaybetmek sadece fiziksel bir kayıp değil; duvarlarında ve taşlarında birikmiş yerel hafıza ve ortak hikâyenin yok olması demektir. Bu yüzden özenli bakım ve onarım, sadece mimariyi değil, bir yerin kimliğini, sürekliliğini ve sembolizmini korumanın en önemli yolu oluyor.

Sizi bir sonra hangi projede görüyor olacağız?

Geç Osmanlı ve erken modern dönem İstanbul’un mimarlık tarihi uzun süredir araştırılıyor. Benim çalışmam ise bu geniş alan içinde daha özel bir konuya odaklanıyor: Özellikle Tanzimat sonrasında kentin dönüşümünde aktif rol oynayan İtalyan ve İtalo-Levantin mimar ve mühendisler. Bu isimler yalnızca dönemin tanıkları değil, İstanbul’un modernleşme sürecinin doğrudan aktörleriydi.

Araştırmalarım hem kültürel projeler hem de akademik çalışmalar aracılığıyla ilerliyor. Arşivlerde hâlâ yeni isim ve projeler ortaya çıkıyor; katkıları önemli olmasına rağmen tarih yazımında yeterince yer bulamamış pek çok figür var. Tito Lacchia ya da Edoardo De Nari gibi isimler, İstanbul’un kozmopolit ve çok katmanlı mimari kimliğini anlamamız açısından büyük önem taşıyor.

Bu nedenle çalışmamı bir tür ‘mimari arkeoloji’ olarak görüyorum. Amacım, bu az bilinen aktörlerin yaşamlarını ve eserlerini gün yüzüne çıkararak, İstanbul’un modern kimliğinin nasıl ve kimler tarafından inşa edildiğine dair daha bütüncül ve derinlikli bir bakış sunmak.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün