1492’de İspanya’da yayımlanan Elhamra Fermanı ile Yahudilerin sürgün edilmesi sadece bir tarih değil, bir kopuş olmuştu. Bir halkın “ya vaftiz ol ya git” denilerek kapının önüne konulması... Sefaradlar için mesele yeni bir hayat kurmak değildi önce; hayatta kalmaktı. Bu yüzden yönlerini Osmanlı İmparatorluğu’na çevirdiklerinde ortada romantik bir tercih yoktu. Mecburiyet vardı. Avrupa’da istenmeyen bir topluluk için Osmanlı, en azından kapıyı yüzüne kapatmayan bir güçtü.
Bu kopuşun psikolojik boyutunu da unutmamak gerekiyor. Sürgün edilen insanlar sadece mallarını değil, hafızalarını, mezarlarını, dillerini, komşuluk ilişkilerini geride bıraktı. Bir gecede ‘yabancı’ oldular. O yüzden Osmanlı’ya geliş bir umut yolculuğundan çok, hasarın devam etmemesi için yapılan bir kaçıştı. Yeni bir başlangıç yapmak, çoğu zaman romantik bir anlatıdır; burada olan ise zorunlu bir yeniden tutunma çabasıydı.
II. Bayezid’in Sefaradları kabul etmesi bugün çoğu zaman “Osmanlı hoşgörüsü” diye anlatılıyor. Rivayete göre İspanya Kralı için “Kendi ülkesini fakirleştirip benimkini zenginleştirdi” demiş. Güzel söz. Ama bu sözün arkasında insani bir hassasiyetten daha çok, bir çıkar hesabı var. Osmanlı büyüyordu. Balkanlar’da, Doğu Akdeniz’de genişliyordu. Ticaret gerekiyordu, zanaat gerekiyordu, para gerekiyordu. Sefaradlar bunların hepsini beraberinde getiriyordu. Çok dilliydiler, Akdeniz ticaret ağlarını biliyorlardı, Avrupa bağlantıları vardı. Bu gerçeği görmezden gelerek sadece “saf hoşgörü” anlatısı kurmak bana biraz naifçe geliyor.
Burada şunu da görmek gerekiyor: Osmanlı’nın kapıları açıkken bile bu açıklık sınırsız değildi. Göç edenlerin yerleştirilmesi planlıydı. Stratejik şehirler seçildi. İstanbul, Selanik, İzmir ve Edirne gibi merkezler sadece ekonomik olarak değil, siyasi olarak da önemliydi. Yani Sefaradlar imparatorluğun kenarına bırakılmadı; ama merkeze alınmaları da tamamen eşitlik temelinde değildi. Onlardan beklenen katkı netti.
Yahudilerin imparatorluktaki statüleri
Osmanlı’da Yahudiler zimmî statüsündeydi. Yani korunuyorlardı ama eşit değillerdi. Millet sistemi içinde örgütlendiler, hahambaşılık kurumu etrafında dini ve hukuki işlerini kendileri yürüttüler. Evlilik, boşanma, miras gibi konularda kendi hukuklarını uygulayabildiler. Bu önemli bir şeydi, özellikle de sürgün travması yaşamış bir topluluk için. Ama şunu da söylemek lazım: Bu özerklik, eşitlik demek değildi. Bu, “kendi mahallende yaşa, kendi içinde hallet ama hiyerarşiyi kabul et” anlamına geliyordu.
Bu sistem bir yandan güvenlik sağlıyordu, diğer yandan sınır çiziyordu. Müslüman bir tebaanın sahip olduğu siyasi ve hukuki haklar, gayrimüslimler için geçerli değildi. Devlet yönetiminde sistematik bir temsil yoktu. Orduya katılım söz konusu değildi. Yani imparatorluğun parçasıydılar ama merkezinde değillerdi.
Zimmî olmanın somut bir karşılığı vardı: cizye. Müslüman olmayanlardan alınan ek vergi. Bu sadece ekonomik bir yük değil, sembolik bir mesajdı. “Sen korunuyorsun ama eşit değilsin.” Yani Osmanlı’da yaşama hakkı vardı, ibadet hakkı vardı ama bunun bir bedeli vardı. Üstelik sadece vergi meselesi de değil. Bazı dönemlerde kıyafet düzenlemeleri, görünürlük sınırlamaları, sosyal mesafe kuralları uygulanıyordu. Çok toplumlu bir yapı deniyor ama bu yapı yatay değildi. Üstte Müslümanlar, altta gayrimüslimler. Net bir hiyerarşi.

Yerleşilen şehirler
Sefaradlar özellikle İstanbul, Selanik, İzmir ve Edirne gibi merkezlere yerleşti. Selanik örneği çok çarpıcı. 16. yüzyılda şehirde Yahudi nüfus çoğunluğa ulaşıyor. Liman ticareti, tekstil üretimi büyük ölçüde Yahudilerin elinde. “Yahudi şehri” deniyor. Bu bir başarı hikâyesi gibi anlatılabilir. Ama ben burada başka bir şey de görüyorum: Yahudiler belirli mahallelerde, belirli ekonomik alanlarda yoğunlaşıyor. Bu her zaman sadece tercih değil. Bazen sınırlar açıkça çizilmiyor ama herkes yerini biliyor. Osmanlı’da getto yoktu deniyor. Evet, Avrupa’daki gibi duvarlarla çevrili gettolar yoktu. Ama görünmez sınırlar vardı.
Bu görünmez sınırlar gündelik hayatta hissediliyordu. Mahalle yapıları, ibadet alanlarının ayrılığı, sosyal temasın belli çerçeveler içinde kalması… Birlikte yaşamak vardı ama karışmak yoktu. Bu, bir çatışmasızlık modeli olabilir; ama aynı zamanda mesafenin kurumsallaşması demekti.
Ekonomik katkıları inkâr edilemez. 1493’te İstanbul’da kurulan ilk İbranice matbaa bunun en güzel örneği. Sürgünden hemen sonra kültürel üretim başlıyor. Ladino dilinde eserler basılıyor, dini metinler çoğaltılıyor. Bu gelişmeler, kimliğin korunması açısından çok güçlü bir adım. Ama şunu da düşünmek gerekiyor: Müslüman toplum için matbaanın yaygınlaşması çok daha geç. Yani Osmanlı teknolojiyi tamamen reddetmiyor ama seçici davranıyor. Yahudiler kendi cemaatleri içinde üretim yapabiliyor ama bu üretim imparatorluğun ana kültürel gövdesiyle tam anlamıyla kaynaşmıyor. Paralel dünyalar var.
Saray çevresine kadar yükselen isimler de var. Joseph Nasi mesela. II. Selim döneminde ciddi nüfuz kazanıyor, Naksos Dükü oluyor, Venedik’e karşı politikada etkili oluyor. Bu örnek hep gösterilir: “Bakın Osmanlı’da Yahudiler ne kadar yükselebiliyordu.” Doğru. Ancak bu bir istisna. Joseph Nasi’nin varlığı, sıradan bir Yahudi esnafın günlük hayattaki kırılganlığını ortadan kaldırmıyor.
Osmanlı Avrupa’ya kıyasla daha güvenliydi, bu doğru. Avrupa’da pogromlar, zorla vaftizler, kan iftiraları, gettolar vardı. Osmanlı’da bir imha politikası yoktu. Ekonomik rekabet özellikle loncalarda ciddi gerilim yaratıyordu. Müslüman ve Hristiyan esnafla sürtüşmeler yaşanıyordu. Devlet genellikle düzeni sağlıyordu çünkü kaos istemiyordu. Ama düzeni sağlamakla eşitliği sağlamak aynı şey değildi.
Kan iftiraları meselesi de önemli. Avrupa kökenli bu antisemit söylem zamanla Osmanlı topraklarına da sızdı. Yahudilerin Hristiyan çocukları ritüel amaçlı öldürdüğü iddiası, bazı dönemlerde Osmanlı şehirlerinde de gündeme geldi. Merkezi yönetim çoğu zaman bu iddiaları soruşturdu ve resmi olarak reddetti. Bu, Avrupa ile kıyaslandığında ciddi bir fark. Ama yerel düzeyde Yahudi cemaatlerinin korku yaşamadığını söylemek mümkün değil. Devlet müdahale edene kadar söylentiler yayılıyor, toplumsal tansiyon yükseliyordu.
17. yüzyıldaki Sabetay Sevi olayı da bu kırılganlığı gösteriyor. İzmirli bir haham mesihliğini ilan ediyor, binlerce insan peşinden gidiyor. Osmanlı yönetimi bunu bir tehdit olarak görüyor. İdam etmek yerine İslam’a geçmeye zorluyor. Bu pragmatik bir çözüm olabilir. Ama aynı zamanda şu mesajı veriyor: Sınırı aşarsan, müdahale gelir. Özgürlük var ama çizilmiş bir çerçevenin içinde.
Osmanlı’da Ladino
Ladino dili, İberya’dan taşınan hafızanın en güçlü taşıyıcısı oldu. Yüzyıllar boyunca Osmanlı şehirlerinde konuşuldu. Bu hem direnç hem de mesafe demek. Kimlik korunuyor ama aynı zamanda tam anlamıyla erime, kaynaşma da olmuyor. Belki de çünkü sistem zaten buna izin verecek şekilde tasarlanmamıştı. Osmanlı çok toplumlu bir yapıydı ama bu yapı cemaatlerin yan yana durmasına dayanıyordu, iç içe geçmesine değil.
Zamanla Sefaradlar yalnızca hayatta kalmadı, şehir hayatının dokusunu da etkiledi. Ticaret ağlarını genişlettiler, Akdeniz bağlantılarını canlı tuttular, finans ve sarraflık alanında söz sahibi oldular. Tıp alanında saraya kadar uzanan Yahudi hekimler vardı. Eğitim kurumları kuruldu, dini akademiler gelişti. Yani bu topluluk sadece uyum sağlamadı; bulunduğu yapıyı da dönüştürdü. Ama bütün bu katkılar, eşitlik meselesini otomatik olarak çözmedi. Katkı sunmak başka, eşit kabul edilmek başka.
Bence Sefarad deneyimini anlamak için şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Osmanlı bir kurtarıcı değildi, bir sığınaktı. Avrupa’daki açık düşmanlığa kıyasla daha güvenliydi, evet. Ama eşitlikçi bir düzen değildi. Ek vergiler vardı, hukuki hiyerarşi vardı, dönemsel gerilimler vardı, görünmez sınırlar vardı. Buna rağmen Sefaradlar inanılmaz bir uyum kapasitesi gösterdi. Ticarette, zanaatta, matbaacılıkta, tıpta, hatta diplomasi alanında var oldular. Sistemin izin verdiği alanı sonuna kadar kullandılar.
Eğer cizye gibi sembolik ayrımlar olmasaydı, hukuki statü daha eşit olsaydı, toplumsal mesafe daha erken kırılabilseydi belki entegrasyon daha derin olurdu. Belki Yahudiler sadece “korunan azınlık” değil, tam anlamıyla eşit birer özne olurdu. Ama tarih böyle işlemedi. Sefaradlar Osmanlı’ya hayatta kalmak için geldi ve burada kalıcı oldular. Sistemin sınırlarını zorlamadan, ama o sınırların içinde mümkün olan en geniş alanı açarak.
O yüzden bana göre bu hikâye ne saf bir hoşgörü masalı ne de bir baskı anlatısı. Daha gri. Daha karmaşık. Daha gerçek. Osmanlı, Avrupa’daki zulmün yanında daha güvenli bir limandı. Ama liman olmak başka, eşit bir ev olmak başka. Sefaradlar o limanda tutunmayı başardı. Ve belki de asıl takdir edilmesi gereken, imparatorluğun çerçevenin içinde var olmayı başaran bu topluluğun dayanıklılığıdır