İslam Dünyasında Yahudi Adları

İslam dünyasındaki Yahudi adlandırma pratiklerini ve mezar taşı geleneklerini ele alan bu çalışma, kültürel etkileşimin bir gizlenme refleksi değil, asırlık bir birlikte yaşama kültürü olduğunu somut örneklerle ortaya koymaktadır.

Eli Erdem DEMİRÖZ Zaman Makinesi
19 Şubat 2026 Perşembe

Aşkenaz Türk Soyadları yazımın devamı niteliğindeki bu metinde, İslâm dünyasında yaşayan Yahudilerin benimsediği adlandırma pratiklerini ve mezar taşları üzerinden gözlemlenen kültürel etkileşimleri ele alacağım. Bu inceleme, yaygın kanaatin aksine, tek yönlü bir baskı ya da gizlenme refleksinden ziyade, uzun yüzyıllara yayılan birlikte yaşama kültürünün doğal sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Yahudilerin Müslüman toplumlarla ilişkileri, İslâm’ın ilk dönemlerine kadar uzanır. Bu uzun tarihsel süreç boyunca Yahudiler, kimi zaman huzur ve refah içinde, kimi zaman ise belirsizlik ve güvensizlik ortamlarında yaşamışlardır. Ancak bu inişli çıkışlı tablo, Yahudilerin yaşadıkları toplumdan kopuk bir hayat sürmelerine değil; aksine, o toplumun kültürel dokusu içinde yer almalarına neden olmuştur. Bu bağlamda, Yahudilerin çocuklarına verdikleri adlar da çoğu zaman dönemin ve çevrenin popüler isimleriyle örtüşmüştür.

Sıklıkla iddia edildiği gibi, İbranice isimler yerine İbrahim, İshak, Yakup gibi Arapça–Türkçe formların tercih edilmesi ya da Fatma, Ayşe, Ahmet, Hasan gibi yalnızca İslâm geleneğinde kutsiyet atfedilen isimlerin kullanılması, mutlak surette bir “takiyye” pratiği olarak okunamaz. Bu tercihler, büyük ölçüde yaşanılan dönemde ve coğrafyada yaygın olan isim modalarının ve toplumsal temasın bir sonucudur. Nitekim her toplumda olduğu gibi Yahudiler de içinde yaşadıkları sosyal çevreyle birlikte şekillenmiş, ondan ayrı ve izole bir kimlik inşa etmemiştir.

Benzer bir durum Yahudi mezar taşlarında rastlanan İslâmî ibareler için de geçerlidir. Mezar taşlarının başında yer alan “Hüvel Bâkî” ya da sonunda görülen “Ruhuna Fatiha” gibi ifadeler, yalnızca teolojik bir benimsemenin değil; dönemin zanaat anlayışının, estetik tercihlerin ve pratik imkânların da bir yansımasıdır. Mezar taşı yaptırmak, her şeyden önce ekonomik ve teknik bir meseledir. Osmanlı döneminde yaygın olarak kullanılan şablon mezar taşları, farklı inanç grupları tarafından da imkânlar dâhilinde tercih edilmiştir. “Hüvel Bâkî” ifadesinin mistik ve ezoterik çağrışımları, bazı Yahudiler tarafından anlamlı bulunmuş; bazı durumlarda ise bu ibare, mezarcıların sunduğu standart bir unsur olarak kullanılmıştır. Bu noktada, “Yahudi zengindir” algısının tarihsel gerçeklikten ziyade antisemit bir klişe olduğu da özellikle vurgulanmalıdır.

Öte yandan, Fatiha Suresi’nin içerdiği evrensel ahlaki ve insani mesajların beğenilmesi de ihtimal dâhilindedir. Bu durum, Osmanlı toplumunun çok kültürlü yapısını yansıttığı gibi, kültürel etkileşimin çift yönlü olduğunu da göstermektedir. Nitekim yalnızca Yahudiler İslam kültüründen etkilenmemiş; Yahudi inanç ve pratiklerinin bazı unsurları da Müslümanlar arasında benimsenmiştir. Nevşehir’in kimi köylerinde Şabat akşamı mum yakma geleneğinin yerel bir âdet hâline gelmesi bu etkileşimin dikkat çekici örneklerinden biridir.

Ayrıca sözlü kültürde aktarılan anlatılarda, bir Yahudi patronun dürüstlüğü ve iyiliği sebebiyle bir Türk işçinin çocuğuna patronunun adını vermesi gibi örnekler de yer almaktadır. Tüm bu örnekler, Yahudi–Müslüman ilişkilerinin yalnızca dini sınırlar üzerinden değil, insani bağlar ve gündelik hayat pratikleri üzerinden şekillendiğini gösterir.

Sonuç olarak, isimler, mezar taşları ve gündelik âdetler üzerinden gözlemlenen bu unsurlar; bir kimlik kaybının değil, tarihsel olarak iç içe geçmiş toplumların karşılıklı etkileşiminin izleridir. Bu izler, bugün büyük ölçüde unutulmuş olsa da, Anadolu’nun ve Osmanlı mirasının çok katmanlı kültürel yapısını anlamak açısından son derece kıymetlidir.

 

 

 

Yalnız Yahudilerde değil diğer gayrimüslim gruplarda da görülen “Hacı” ismi dikkat çekmekte. (Adana)

 

 

 

 

 

Yahudiler sadece İslâmî ad ve ifadeleri kullanmakla kalmamış içlerinde yaşadıkları toplumun alfabesini de benimsemişlerdir. Bizim topraklarımızda Yahudi mezar taşlarının İbranice ve Judeo-Espanyol dilleriyle -günümüzde ise modern Türkçe- sınırlı olduğu düşünülse de Osmanlı Türkçesi de mezar taşlarında kullanılmıştır.

 

Otuz sene hidmet-i 'Askeriyye

… devlet ve millete

Hüsn-i îfâ-yı hidmet iden

Eshâb-ı hayrâtdan

Fukarâ-perver İshak Efendi’nin kabr-i şerîfleridir

 

Tüm bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, İslâm dünyasında yaşayan Yahudilerin isim tercihleri ve mezar taşı pratikleri, ne kimlikten vazgeçmenin ne de inancını gizlemenin bir göstergesi olarak okunmalıdır. Aksine bu unsurlar, yüzyıllar boyunca aynı şehirleri, aynı çarşıları ve aynı gündelik hayatı paylaşan toplulukların birbirinden etkilenmesinin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bugün bize “alışılmadık” ya da “çelişkili” görünen bu izler, kendi dönemlerinde birlikte yaşamanın olağan parçalarıydı. Mezar taşları, adlar ve sözlü kültürde aktarılan hatıralar; Anadolu ve Osmanlı coğrafyasındaki Yahudi varlığının ne kadar yerli ne kadar içkin ve ne kadar çok katmanlı olduğunu sessiz ama güçlü bir biçimde hatırlatmaktadır.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün