•Özetle antisemit yaklaşımın en büyük zararlarından biri gerçek ve insanlık için gerekli mücadeleyi komplo teorileriyle saptırmak ve engellemektir. Bunun tipik bir örneğini Epstein olayında görüyoruz. Geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi Epstein gençliğinden beri yolu ABD istihbarat örgütleriyle kesişmiş biridir. Epstein ilişkilerinden gidilecek her ipucu insanı ABD derin devletine götürür, burası çok açık ama birçoklarının tam da kaçındıkları ve söylemek istemedikleri gerçek budur. İşte bu nedenle antisemit komplo teorileri icat ederek net kanıtları halının altına süpürüyorlar. Ve bunun için insanların sorgulayıcı olmamalarından ve bilgisizliğinden yararlanıyorlar. Kayahan Uygur – www.odatv.com
Bu yılın sonlarında seçimlerle karşı karşıya olan Netanyahu, uzun zamandır dünya liderleriyle, özellikle de Trump ile olan yakın ilişkilerini öne sürüyor ve Trump’ı İsrail’in Beyaz Saray’daki en iyi dostu olarak övüyor. Bu haftaki görüşme, Netanyahu’nun İsraillilere İran görüşmelerinde bir oyuncu olduğunu göstermesine olanak tanıyor.
Netanyahu’nun 19 Şubat’ta Trump’ın Barış Kurulu’nun açılışı için Washington’ı ziyaret etmesi planlanmıştı. Bu girişim, başlangıçta İsrail-Hamas savaşından sonra Gazze’yi yeniden inşa etme mekanizması olarak tasarlanmıştı, ancak daha sonra küresel krizleri çözme gibi daha geniş bir görev üstlendi.
https://medyascope.tv/2026/02/12/trump-netanyahu-isbirliginin-sinirlari/
Mevcut statüko artık sürdürülemez görünüyor. Çünkü Gazze’nin işgali, bütün dünyada olduğu gibi Amerikan toplumunda da İsrail’e karşı bakışta önemli değişimlere sebep oldu. Ancak bu bir kopuştan ziyade, bir normalleşme süreci olarak okunabilir. ABD'nin İsrail'e yaklaşımı, Güney Kore veya Almanya modeline benzeyecek: her karar kendi ulusal çıkarından bağımsız değerlendirilecek, otomatik destek ortadan kalkacak. Hibe yardımının yerini ortak ArGe projeleri alacak; bu da İsrail'e hem daha fazla hareket özgürlüğü hem de kendi savunma sanayiini geliştirme imkânı sunacak.
Sonuç olarak ABD-İsrail ilişkisini tanımlamak için artık daha kesin bir dil kullanmak mümkün: "Koşulsuz destek" dönemi kapanıyor; yerini karşılıklılık beklentisi ve "yük paylaşımı" mantığına bırakıyor. Epstein dosyalarından çıkan karanlık iddialar bu dönüşümü ne başlattı ne de tek başına belirliyor. Fakat siyasi alandaki güven erozyonunu hızlandıran, İsrail lobisinin Kongre üzerindeki etkisini sorgulatan ve "özel ilişki" söylemini daha da yıpratan bir atmosfer yarattığı kuşku götürmüyor. Washington'ın Tel Aviv'e bakışı değişiyor; bu değişimin hızı ve derinliği ise önümüzdeki yıllarda şekillenecek.
Tekrar yazalım; İran, MAGA’yı iyi anlayan bir ülke ve müzakere dinamiklerinde bu kartın avantajlarını kullanıyor. MAGA tabanının, İsrail’e yaklaşımı, bakışı çok farklı. Trump yönetimi üzerinde kurduğu baskı ezici. Türkiye’nin de bu bilgiye sahip olmadığı düşünülemez…
Böylece ortaya bir tür zımnî koalisyon çıkıyor…
Trump, Türkiye, MAGA, S. Arabistan, artı bir seri Arap-Müslüman ülke. Zamanla bu gölge işbirliği ‘resmi ortaklıklara’ da dönüşebilir. Mesela, S. Arabistan-Pakistan anlaşması bunun türeviydi. Kimi Müslüman ülkelerin Filistin komisyonlarında görev üstlenmesi de fonksiyonlarındandır…
Geniş katılımlı, bölge ülkeleri kadar yakın coğrafyalardan katılımlarla oluşacak, Türkiye’nin açıktan teşvik ettiği, içinde güvenlik ve istihbarat mekanizmaları bulunan, bölgeye ağırlık koyan bir organizasyonun somutlaşması, “İbrahim Anlaşmaları”nın kimi pürüzlerinin düzeltilmesini, pazarlıklarını da kolaylaştıracaktır!
Tamamı : https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/turkiye-israili-kusatirken-4797303
Anket sonuçları, ABD’de Gazze savaşı ve siyonizm tartışmaları bağlamında Yahudi seçmenin siyasal ağırlığına ilişkin süregelen tartışmaların ortasında geldi. Uzun yıllar boyunca İsrail yanlısı lobicilik kuruluşu AIPAC’in (American Israel Public Affairs Committee) onayını almak, özellikle yüksek profilli seçimlerde önemli bir gösterge olarak görülüyordu. ABD’de İsrail’in çıkarlarını savunmak ile Amerikalı Yahudi nüfusun refahı arasında doğrudan bir bağ olduğu varsayımı da siyasal analizlerde sıkça dile getiriliyordu.
New York seçimleri sürecinde Zohran Mamdani’ye İsrail’in var olma hakkı ve İsrail’i ziyaret edip etmeyeceği yönünde yöneltilen sorular, bu ilişkinin ABD siyasetindeki güncelliğini ortaya koydu. Ancak Yahudi nüfusun yüksek olduğu bir seçim çevresinde Mamdani’nin kazanması, Amerikalı Yahudilerin siyasal önceliklerinin İsrail politikalarıyla ne ölçüde örtüştüğü sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Mamdani’nin strateji ekibinde yer alan ve seçmen davranışları üzerine çalışan veri analisti Michael Lange, Haaretz’e yaptığı değerlendirmede “Yahudi oyu”na dair manşetlerin çoğu zaman indirgemeci olduğunu belirtti. Lange’e göre Mamdani, genel popülaritesine rağmen Yahudi seçmenlerin yalnızca yaklaşık üçte birinin oyunu alabildi; ancak mahalle bazlı analizler, Yahudi oyunun homojen bir blok olmadığını gösteriyor.
Lange, özellikle 2016’dan bu yana istikrarlı biçimde Cumhuriyetçilere oy veren ultra-Ortodoks Hasidik ve Ortodoks seçmenlerin, toplam Yahudi oyları içinde belirleyici bir ağırlığa sahip olduğunu; bu grubun siyasi ve kültürel yöneliminin Yahudi seçmen kitlesinin geri kalanından belirgin biçimde ayrıştığını ifade etti.
AIPAC’in mevcut konumuna ilişkin olarak ise Lange, Gazze’ye yönelik kamuoyu tutumunun ciddi biçimde değiştiğini ve bu meselenin Demokrat Parti içinde giderek bir “turnusol testi” hâline geldiğini söyledi. Lange’ye göre 2028 başkanlık yarışında AIPAC’ten bağış alarak Demokrat Parti ön seçimlerini kazanmak her zamankinden daha zor olabilir.
Tamamı : https://perspektif.eu/2026/02/16/anket-amerikali-yahudiler-israil-ve-siyonizm-hakkinda-ne-dusunuyor/
İsrail'de News 12 kanalının, muhalefetin önde gittiği anket sonuçlarını Netanyahu'nun başını çektiği iktidar lehine değiştirerek sunması ülkede tartışmaya yol açtı.
https://www.odatv.com/dunya/israil-bunu-konusuyor-operasyon-netanyahu-120135866
Devletin kuruluşu sırasında tarihsel koşullar nedeniyle bir anayasanın bulunmaması anlaşılabilir olsa da İsrail’in sözde “Bağımsızlık Bildirgesi” seçilmiş Kurucu Meclis’in anayasayı “en geç Ekim 1948’e kadar” hazırlamasını öngörüyordu. Ancak aradan yaklaşık 80 yıl geçmesine rağmen, toplumuna nüfuz eden kabilecilik nedeniyle İsrail bir anayasa oluşturmayı başaramadı.
Bir anayasa, halkın çoğunluğu ve temsilcilerinin bireysel ya da grup çıkarları yerine kamu yararını öncelemesini gerektirir ki, bu durum İsrail’de neredeyse imkansız görünüyor. İsrailliler de bu imkansızlığın farkında. Kamuoyu yoklamaları bu konuda çarpıcı bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bu bağlamda, İsraillilerin yüzde 75’i bir anayasanın gerekli olduğu konusunda hemfikirken, yalnızca yüzde 49’u bunun gerçekten yapılabileceğine inanıyor. Yüzde 45 ise mevcut koşulların uygun olmadığını ve anayasadan daha acil krizlerin bulunduğunu düşünüyor.
Karmaşık tablo nedeniyle bazı uzmanlar, yalnızca devlet organlarının işleyişini ve yetkilerini düzenleyen “kısmi bir anayasa” hazırlanmasını, devletin kimliği ve bireysel–kamusal haklarla ilgili meselelerin ise ertelenmesini öneriyor. Gerçekte anayasanın yokluğu yalnızca hukuki bir boşluk değil, aynı zamanda doğal demokrasinin yerini “kriz demokrasisine” bırakmasının başlıca nedenlerinden biri ve iç bölünmeyi derinleştiriyor. Bu durum, parlamenter çoğunluğa siyasi oyunun kurallarını kendi kısa vadeli çıkarlarına göre yeniden şekillendirme imkanı tanıyor. Böylece, en iyi ihtimalle Knesset’in yüzde 60’ını temsil eden sınırlı bir çoğunluğun fiili tahakkümü ortaya çıkıyor.
Gelecekte muhafazakar dini akımın lehine işleyen demografik dönüşümler, iç ihtilaf alanlarını daha da genişletecektir. Bu kapsamda Haredilerin askerlik krizi, devlet için büyük bir sınav haline geliyor. Zira bu mesele, İsrail’in herkes için geçerli ortak kurallar koyma kapasitesinin sınırlarını açığa çıkarıyor ve ülkenin “Yahudi ve demokratik devlet” tanımı içindeki yapısal çelişkiyi görünür kılıyor. Dini akım geleneksel dini meşruiyete dayanırken, laik akım modern devlet anlayışını ve eşit yurttaşlık ilkesini savunuyor. Bu çelişki, kapsayıcı bir anayasal çerçeve olmadan çözülemez gibi görünüyor.
Tamamı : https://www.fokusplus.com/odak/israilin-kronik-ic-krizleri
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra doğan özgürlük ortamında, İsrailli karar alıcılar, Yahudi Ajansı vasıtasıyla İsrail’e göçü -“aliya”- organize ettiler. Ülkeye getirilen Yahudilerin, Yahudiliğe ne kadar bağlı olduğu hiç önemli değildi. “Geleneksel olarak” Yahudi toplumunun üyesi sayılan yaklaşık 900 bin Rus Yahudi’si, böylece İsrail’de iskân edildiler.
İsrail toplumu içindeki kronik ayrımcılıktan, Rusya’dan gelen Yahudiler de paylarını aldılar. Ülkenin daha önceki sakinleri, Rusya’dan gelen Yahudileri benimsemekte zorlandılar. Kültürleri, dilleri ve gelenekleriyle İsrail’in genel yapısına hiç uymayan Rus Yahudileri, İsrail devleti tarafından da etiketlendi: Nüfus cüzdanlarına “Yahudi” ibaresi yerine “Rus” yazıldı.
Rusya’dan gelen Yahudilerin çoğu teknisyen, mühendis vb. idi ve eğitim düzeyleri oldukça yüksekti. Ancak gelenlerin bir handikapı vardı: İbranice bilmiyorlardı. Çoğu İsrail’e orta ve ileri yaşta geldiği için, İbraniceyi öğrenip aktif şekilde kullanmaya imkân bulamadılar.
İbranice bilmemenin doğal bir etkisi olarak, Rusya’dan gelen Yahudilerin neredeyse hiçbiri -eğitim düzeyleri çok yüksek olmasına rağmen- İsrail’in kaliteli eğitim-öğretim kurumlarında ya da güçlü şirketlerinde kendilerine yer bulamadı. Bu, Rusya’dan gelen Yahudilerin, kendi içlerinde gettolara kapanmasına, Rusça okuyup-yazmalarına, Rusça eğitim yapan okullar açmalarına, Rusça gazete-dergi vb. çıkararak kendi aralarında iletişim kurmalarına yol açtı. Rusça bugün, İsrail ordusunda İbraniceden sonra hâlâ en yaygın dil. Genç askerlerin birçoğu -İbranice bilseler de- kendi aralarında Rusça konuşmayı tercih ederler.
Tamamı : https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/barut-ficisi-4797313
Şüphesiz, Erdoğan Rejimi’nin İsrail’e karşı sürdürdüğü sert söylemin, muhafazakâr tabanın konsolidasyonunu sağlayan bir siyasi zırh işlevi var. Ancak aynı zamanda rıza üretimini hedefleyen profesyonel bir meşruiyet yönetimi (legitimacy management) stratejisi olma işlevi de gözden uzak tutulmamalı.
İsrail savunma sistemleri Avrupa güvenliğine üç temel düzeyde katkı sunmakta: Birincisi, İsrail teknolojisi acil kapasite boşluklarını kapatıyor. İsrail sistemleri Avrupa devletlerinin uzun vadeli sanayi hedeflerinden vazgeçmeden tehlikeli boşlukları kapatmalarına olanak tanıyor. Füze ve hava savunması bunların başında geliyor. Arrow-3, balistik füzeleri atmosfer dışında imha ederek nükleer ya da konvansiyonel başlık kalıntılarının yerleşim alanlarına düşme riskini azaltıyor. David’s Sling, Barak MX ve Iron Dome (Demir Kubbe) gibi sistemler ise kısa ve orta menzilli tehditlere karşı katmanlı savunma ihtiyacını karşılıyor.
İkincisi, İsrail teknolojileri hibrit tehditlere doğrudan yanıt veriyor. Avrupa’da artan İHA ihlalleri, kritik altyapıya yönelik sabotajlar ve siber saldırılar, İsrail’in onlarca yıldır karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarıyla örtüşüyor. Üçüncüsü, İsrail sistemleri NATO için bir kuvvet çarpanı işlevi görüyor. Romanya’nın Rafael’den 2 milyar doların üzerinde hava savunma sistemi satın alması bu yönelimin tekil değil, kıta çapında olduğunu gösteriyor.
İsrail’in katma değer ürettiği alanlar, Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu tehdit spektrumu ile İsrail’in onlarca yıllık operasyonel tecrübesi arasındaki doğrudan örtüşmeden kaynaklanmakta. İsrail savunma sanayisinin Avrupa açısından en kritik katkısı, katmanlı hava ve füze savunması alanında. Arrow-3, David’s Sling, Barak MX ve Iron Dome sistemleri; balistik füzelerden seyir füzelerine, hipersonik tehditlerden insansız hava araçlarına kadar geniş bir tehdit yelpazesine karşı bütünleşik bir savunma mimarisi sunuyorlar.
Tami Kner ve benim yeni makalemiz: "Türkiye'nin hukuki hamlelerinin, iki ülke arasındaki ilişkileri zedelemekten öte sonuçları var; zira bilinçli olarak İsrail'in statüsünün kötüleşmesine ve siyasi izolasyonuna katkıda bulunuyorlar. Bu hukuki kampanya, iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesini çok zorlaştıracak, çünkü aşılması zor hukuki engeller ve zihinsel tortular yaratıyor."
https://x.com/GLindenstrauss/status/2023419267518013566
Biliyoruz ki İsrail’in uluslararası ilişkilerde bir “günah keçisi” gibi kullanılması ne bugünkü yönetime ne de Türkiye’ye özgü. ABD ile ilişkilerini düzeltmek ya da geliştirmek isteyen birçok ülke bu ilişkide kendi kamuoylarının bir günah gibi gördüğü konulardaki sorumlulukları İsrail’in sırtına yükleyip Ortadoğu çölüne salıveriyorlar. Ona yönelttikleri çok sert eleştirilere konu olan politika ve eylemlerde sanki ABD’nin hiçbir payı yokmuş gibi davranılması seçmenlerini hiç rahatsız etmiyor, onlar solcusuyla sağcıyla günah keçisine “vur abalıya” yapılmasından mutlu oluyorlar. Orada bu keçiyi hangi cihatçı “Azazel” terör örgütünün kesip yiyeceği ise onları hiç ilgilendirmiyor.
…
Özetle antisemit yaklaşımın en büyük zararlarından biri gerçek ve insanlık için gerekli mücadeleyi komplo teorileriyle saptırmak ve engellemektir. Bunun tipik bir örneğini Epstein olayında görüyoruz. Geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi Epstein gençliğinden beri yolu ABD istihbarat örgütleriyle kesişmiş biridir. Epstein ilişkilerinden gidilecek her ipucu insanı ABD derin devletine götürür, burası çok açık ama birçoklarının tam da kaçındıkları ve söylemek istemedikleri gerçek budur. İşte bu nedenle antisemit komplo teorileri icat ederek net kanıtları halının altına süpürüyorlar. Ve bunun için insanların sorgulayıcı olmamalarından ve bilgisizliğinden yararlanıyorlar.
Hess, Mısır doğumludur… Zengin bir ailenin çocuğu. Birinci Dünya Savaşı esnasında gösterdikleri “yararlıklar” ile parlamış. Verdun muharebesinde de savaştığını tarihçilerden öğreniyoruz. Birçok defa yaralanmış. Münih’te bulunduğu da olmuş. Tüm bunların onu “milliyetçi, sosyalist ve Yahudi karşıtı” yaptığını söylüyormuş.
Azılı bir komünist ve Yahudi düşmanıydı. Yaşamı boyunca en çok vatanına zarar verdiği de net.
Hitler’in “sırtımızdan vurulduk, yoksa kesinkes biz kazanırdık” palavrasına ilk inananlardan biridir… Zaten, Birahane Darbesi sonrası mapus damına düşen dostunun notlarını toparlamasına yardımcı olacak kişi de odur. Meşhur “Mein Kampf”.
Tamamı : https://medyascope.tv/2026/02/13/hess-sahiden-yasadi-mi-patron-burak-karatas-yazdi/
8 Mayıs 1920’de The Times gazetesinde yayımlanan “The Jewish Peril – A Disturbing Pamphlet” başlıklı yazı, Protokoller’i ciddiye alınması gereken bir metin olarak tartıştığında, hem Almanca hem İngilizce versiyonlar bir anda “Yahudi dünya komplosunun belgeleri” olarak geniş bir popülerlik kazandı. Henry Ford’un sahibi olduğu Dearborn Independent gazetesi de kısa süre sonra, 22 Mayıs 1920 tarihinden başlayarak, ön sayfadan “The International Jew: The World’s Problem” başlıklı bir dizi yazı tefrika etmeye başladı; 1920–1922 arasında süren bu seri daha sonra The International Jew adıyla dört cilt halinde kitaplaştırıldı. Bu kitaplar Almanca dâhil birçok dile çevrildi ve Protokoller’de cisimleşen komplo şemasını Atlantik’in öte yakasında da yaygınlaştıran başlıca kanallardan biri hâline geldi.
Protokollerin Fransızca baskısı 1920 yılında yayımlandı. Metin antisemitik bir önsözle birlikte dolaşıma sokuldu. Böylece metin, Rus monarşi yanlısı çevrelerden çıkıp Londra–Berlin–Paris üçgeninde Avrupa sağının, Katolik ve milliyetçi çevrelerin serbestçe alıntı yaptığı bir temel referans hâline geldi. 1921’de The Times’ın Philip Graves imzalı dizisi Protokoller’in Joly’den yapılmış intihallerle dolu bir sahte belge olduğunu ayrıntılı biçimde gösterdi; ancak bu teşhir, metnin dolaşımını durdurmaktan ziyade onu “her şeye rağmen içsel bir hakikat taşıyan” bir metin gibi okuyan komplo kültürünü daha da güçlendirdi.
Kısacası 1917 sonrası dönemde Protokoller, dünya çapında dolaşıma girdi, farklı ulusal bağlamlarda yeniden yorumlandı ve modern antisemitizmin en merkezi metinlerinden birine dönüştü. Protokollerin dolaşıma gireceği ve yeniden yorumlanacağı yerlerden birisi de Türkiye olacaktı.
Tamamı : https://daktilo1984.com/yazilar/anti-semitizmin-modern-hali-5-siyon-liderlerinin-protokolleri/
https://www.dailymotion.com/video/x9zms0a
UNESCO araştırmasına göre antisemitizm AB ülkelerinde okullarda da mevcut.
23 üye devlette ankete katılan öğretmenlerin dörtte üçünden fazlası sınıflarında antisemitik olaylarla karşılaştığını bildirdi.
Öğretmenlerin yüzde 61’i öğrencileri arasında Holokost inkârı ya da çarpıtmasıyla karşılaştığını, yüzde 42’si ise diğer öğretmenlerin antisemitik tutumlarına tanık olduğunu söyledi.
Öğretmenlerin neredeyse yarısı, öğrencilerin Nazi selamı verdiğini ya da Nazi sembolleri çizdiğini veya taşıdığını gördüğünü belirtti.
Buna rağmen öğretmenlerin yüzde 70’i, çağdaş antisemitizmi tanıma ve buna karşı koyma konusunda hiçbir mesleki eğitim almadığını ifade etti.
El-Enany, "Çoğu öğretmen bu gerçekle yüzleşmek için yapay zekâ gelişiminin sonuçları da dahil hiçbir zaman özel bir eğitim almadı," dedi.
Öğretmenlerin üçte birinden azı, okulları dışındaki uzman kuruluşların sunduğu antisemitizm eğitimlerine katılmıştı.
İzmir'in meşhur Kemeraltı bölgesinde, Anafartalar Caddesi’nde yer alan tarihi Manisa Akhisar Oteli'nin avlusundayız. Otelin genç kuşak işletmecisi Ahmet Acar'ı dinlerken, birkaç yıl önce avluda yaşanmış hikayeleri canlandırıyoruz zihnimizde.
İzmir'in kadim topluluklarından Yahudi cemaatinin Kortejo (Avlu) olarak adlandırdığı, Osmanlı döneminde adına Yahudhane denilen, yoksul Yahudi ailelere ev sahipliği yapması için kurulmuş kendine özgü bir yapı burası. Odaları ortak bir avluya açılan, iki katlı, yan yana odaların sıralandığı, şimdilerde ise garibanların yuvası olan tarihi bir otel.
Ne kadar çok müdavim varsa o kadar çok hikaye var burada. Mersedes Ali, Sarı İbo, Yeşilçam'ın kavgacı figüranı Artist Ali ve niceleri…
Belgeselci Canan Altınbudak yaklaşık 11 yıl önce bu mekanı ve o dönem yaşayanları kayıt altına almış. Meraklısı, otelin hikayesini konu alan Bir Avlu Bir Kent belgeselini Youtube'da izleyebilir.
Manisa Akhisar Oteli'ni uzun yıllardır işleten baba Salih Acar, şimdilerde oğlu Ahmet Acar ile birlikte çalışıyor.
…
1492'de İspanya'dan engizisyon kararı ile Osmanlı topraklarına göç eden Sefarad Yahudileri'nin kendilerine özgü yaşam ve mimarisini yansıtan yahudhanelere Yahudi nüfusun o yıllarda fazla olduğu İstanbul ve İzmir’de rastlanırdı. Bugün ise bu yapılar yoksulların, kimsesizlerin yuvası. Bir yönüyle tarihsel misyonunu geçmişte olduğu gibi şimdi de sürdürüyor. Sadece isimler ve hikayeler değişiyor. Yoksul Mişonlar, Rakeller gidiyor, Sarı İbolar, Artist Aliler, Gazzeli Fatmalar gelip yerleşiyor ufacık odalara.

Tamamı : https://www.fayn.press/manisa-akhisar-oteli-tarihin-sessiz-tanigi-bir-avlu-bin-hikaye/