Nüfus Mübadelesi projemizden haberlerimiz var!

Daha önce de birkaç kez hakkında yazı kaleme aldığım, TÜBİTAK destekli Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi projemizin neredeyse birinci senesini geride bırakmak üzereyiz. Uluslararası İlişkiler disiplini (Uİ) ile nüfus mübadelesi arasında bir köprü kurmaya çalıştığımız, Uİ´de nüfus mübadelesini ele almanın yeni yollarını keşfetme yolculuğuna çıktığımız projemiz, bizim için hem oldukça öğretici bir deneyim hem de iyi yürekli insanlarla tanışma fırsatı olmaya devam ediyor.

Burcu SUNAR CANKURTARAN Perspektif
11 Şubat 2026 Çarşamba

Bugün, hazır 30 Ocak tarihinin üzerinden sadece birkaç gün geçmişken, şimdiye kadar neler yaptık, neler bulduk, kısaca anlatmak istedim. 30 Ocak’ın önemli olmasının sebebi, Lozan Antlaşması’nın bir parçası kabul edilen ancak Lozan Antlaşması’nın imzalandığı temmuz ayından aylar önce hazırlanan ‘Mübadele Sözleşmesi’nin imzalandığı tarih olması. Kısacası, 30 Ocak 2026, ‘Mübadele Sözleşmesi’nin imzalanışının tam 103. yılıydı.

Mübadil derneklerinin epey aktif olduğu anma yılı etkinliklerine, bu sene bir de üzücü haber karıştı. Lozan Mübadilleri Vakfı’nın (LMV) kurucularından Sefer Güvenç, 31 Ocak’ta hayatını kaybetti. Güvenç, mübadele konusuyla ya da mübadil dernekleriyle haşır neşir olmuş, herkesin yolunun bir şekilde kesiştiği, öncü bir isimdi. Önce Türkiye’de ardından Yunanistan’da yaşanan 1999 depremlerinin, daha birkaç yıl önce Kardak krizi sebebiyle savaşın eşiğine gelmiş iki ülke arasındaki ilişkileri yumuşattığı bir ortamda, Güvenç ve onun gibi düşünen birkaç arkadaşı, mübadilleri bir araya getirmenin olanakları ve fırsatları üzerine düşünmeye başlamışlar. Deprem sonrasındaki günleri hatırlayanlarınız mutlaka vardır. Yunanca gazeteler “Geçmiş olsun komşu” benzeri Türkçe başlıklar atmışlar, enkaz çalışmaları için ilk gelenler Yunanlı ekipler olmuştu. Komşuluğun ve kardeşliğin hatırlandığı bu yıllarda iki ülkenin dışişleri bakanları, İsmail Cem ve Yorgo Papandreu adeta Türk-Yunan ilişkilerinde tarihi bir dönüm noktasına imza atmışlardı. Öyle ki, Cem 2007’de vefat ettiğinde, Papandreu sadece cenazeye katılmakla kalmayıp Cem’in mezarına toprak atmıştı. Bu yakınlaşma döneminin ürünlerinden olan ve sonradan başta LMV olmak üzere, ulusal ve yerel başka mübadil derneklerinin açılışını da tetikleyecek olan ilk mübadil toplantısı, Güvenç ve arkadaşlarının öncülüğünde, 30 Ocak 2000’de The Marmara Otel’de yapılır. Aradan geçen 25 senede hem Sefer Bey’in hem mübadillerin hem de mübadil dostlarının katkılarıyla sayısız etkinlik yapılır, üye kabul edilir, geziler düzenlenir, seminerler verilir, korolar kurulur, oyunlar sahnelenir, anı kitapları yazılır, saha araştırmaları yürütülür. Mübadillerin bir sivil toplum çatısı altında toplanıp kendi içlerinde ciddi bir birlik oluşturmalarını sağlayanların başında gelen Sefer Güvenç’i rahmetle anıyoruz, huzur içinde uyusun.

Proje ekibi neler yapıyor?

Gelelim bizim proje ekibimizin neler yaptığına... Türk ve Rum mübadillerle görüşmelerimize devam ediyor, mübadeleyle ilgili etkinliklere elimizden geldiğince katılmaya çalışıyoruz. Önünde daha iki senesi olan projenin sonuç bulgularına ilişkin bir şey söylemek için elbette henüz çok erken. Fakat şimdiye kadar genelleyebildiğimiz bazı bulgulardan bahsetmek de bizim için heyecan verici.

Mübadillerin ne Türkiye ne de Yunanistan tarafında yekpare bir kimliği/kültürü var; toplumun bütününden ayrışmalarının yanı sıra, kendi içlerinde de dışlayıcı pratiklerinin olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’ye anadili Rumca olarak gelen ve neredeyse hiç Türkçe bilmeyen Türkler, burada ‘gâvur’ olarak nitelendirilirken, Yunanistan tarafında da Türkçe konuşan mübadil Rumlar sıklıkla ‘Türk tohumu’ denilerek ötekileştirilmiş. Bu, yaygın olarak biliniyor. Sürpriz olan ise, mübadillerin kendi aralarında da ayrılmaları. Türkiye’ye Rumca bilerek gelenlerle Rumca bilmeden gelenler arasında ciddi bir kültür farkı var. Merkeze yakın, görece gelişmiş bölgelerden gelenlerle, tamamen kırsal alanlardan gelenler arasında da yine farklılaşma görülüyor. Keza, doğrudan Lozan’a bağlı olarak zorunlu göçle gelen mübadillerle, kendi istekleri doğrultusunda örneğin daha önceki tarihlerde gelmiş olan ‘muhacir’ler arasında da ötekileştirme pratikleri var. Hepsi mübadil oldukları halde, uzun süre birbirlerine gidip gelmeyen, birbirlerinden kız alıp vermeyen köyler var. Bu da bize, ‘mübadil kimliği’ kavramının tek bir blok olarak algılanamayacağını, oldukça parçalı bir yapı arz ettiğini, bu parçaların ayrı ayrı çalışılması gerektiğini gösteriyor.

Bir başka konu, mübadil derneklerinin Türkiye’deki sivil toplumun oldukça aktif unsurları olmaları. Bu dernekler, iki tarafın mübadil halkları açısından birleştirici/yakınlaştırıcı bir güç olarak görülüyor. Özellikle de son yıllarda iki tarafta da başlayan mübadil köyleri gezme turları büyük ilgiyle karşılanarak, iki mübadil halkın birbirleriyle kucaklaşmalarına imkân veriyor. İki tarafın mübadilleri karşı karşıya geldiklerinde, Türkiye ve Yunanistan vatandaşı olduklarını bir kenara koyarak ‘mübadillik’ kavramı altında birleşiyor, birbirlerine gözyaşlarıyla sarılıyor, birbirlerini geride bıraktıkları ‘memleket’lerinden bir parça gibi bağırlarına basıyorlar. Birbirleriyle akraba kadar yakın olanlar, her sene birkaç kez mutlaka ziyarete gidip birbirlerinin evinde kalanlar, birbirlerinin çocuklarının düğününe davetli olanlar ve buraya sığmayacak kadar çok hikâye.              

Hiçbiri ‘göç’ kelimesini sevmiyor. ‘Göç nedir?’ sorusuna ‘ağacın yerinden sökülmesidir’, ‘insan kıyımıdır’ gibi tanımlarla cevap veriyorlar. Kendileri yaşamamış olsa dahi, üst kuşakların yaşadıklarının farkındalığıyla gözlerinden bir acı geçiyor. Bu farkındalık da birbirine son derece ters iki kaynaktan besleniyor: Göç sürecinde yaşananlar ailelerde ya hiç konuşulmayarak sonraki kuşaklardan adeta sır gibi saklanmış ya da memleket hasreti, bir gün geri dönme umudu, travmatik göç anıları sıklıkla söz konusu edilmiş. Her hâlükârda yaygın kanı, tüm çilesine rağmen, zorunlu göçün o dönemde gerekli olduğu ve devletin bu kararı almasının haklı olduğu yönünde. Genellikle resmi tarih anlayışını destekliyor, Selanik’ten hemşeri olmakla gurur duydukları Mustafa Kemal’in kararını meşru buluyorlar. Bu yaklaşım, ‘devlet’ kavramını olumlayan, devleti bir baba gibi gören, mutlaka bir düzen sağlayıcı olarak başta olması gerektiği yönündeki bakış açılarıyla da uyumlu.

Daha anlatacak çok şey var ama kelime sınırını çoktan aştım bile. Bir devam yazısı gelecek gibi görünüyor. Projemizi Instagram’da ve X’te @mubadeleprojesi hesaplarından takip edebilirsiniz.

Etiketler:

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün