Bir zamanlar İstanbul’un bir sabahı vardı.
Bir de sabahın öte tarafı…
Surların içi uyanırken, çeşmeler akarken, minarelerin gölgesi suya düşerken…
Haliç’in karşı yakasında yalnızca rüzgar vardı.
Toprak sertti.
Yokuş keskin.
Ve su yoktu…
İşte tam orasıydı ‘Pera’.
O zamanlar kimse buraya şehir demiyordu.
Burası ‘karşı’ydı.
Merkezin karşısı…Güvenli olanın, bilinenin, kutsal olanın karşısı.
Zaten kelime de bunu söylüyordu:
“Pera = Karşı taraf”…
***
Şehir her zaman aynı refleksle çalıştı. Merkez kendini korudu.
Farklı olanı, yabancıyı, ticareti, dili, parayı yüksek sesle değil, sessiz ama kararlı bir hareketle karşıya itti.
Rumlar…
Ermeniler…
Yahudiler…
Levantenler…
Tüccarlar, bankerler, tercümanlar…
Kimseye “gidin” denmedi. Ama kimsenin başka yere gitmesine de izin verilmedi.
Yollar hep aynı yerde bitti:
Pera’da.
Çünkü Pera merkeze yeterince yakındı; ama merkezin düzenini bozmayacak kadar uzaktı.
Hem kontrol edilebilirdi, hem kendi haline bırakılabilirdi.
Pera’nın kaderi daha en başından yoklukla yazıldı.
Ve bu yoklukların en büyüğü suydu. Çeşmesi yoktu. Kaynağı yoktu.
Bir şehrin yaşaması için gereken en temel şey eksikti.
Ama aşağıda Galata vardı.
Liman vardı… Para vardı.
Hiç durmayan bir hareket…
Ve insan, hareketin olduğu yerde tutunmayı öğrenecekti...
Evler yapıldı. Dükkanlar açıldı.
Kiliseler yükseldi, sinagoglar hayat buldu.
Hanlar doldu, sokaklar daraldı.
Suyun olmadığı yerde hayat çoğaldı.
***
19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Pera–Galata hattında yüz bine yakın insan yaşıyordu.
Dar sokaklar artık nefes alamıyordu. Ahşap yapılar yangın tehdidi altındaydı.
Her boşluk dolmuştu.
Ama insanlar başka yere gidemiyordu. Merkez hala kapalıydı.
Yeni alanlara yerleşmek serbest değildi.
Hayat burada sıkışmıştı. Gitmek yasaktı. Kalmak zorunluydu.
İşte tam o noktada Pera’nın en güçlü refleksi devreye girdi:
“Çözüm üretmek”.
Yatay büyüyemiyorsan, yukarı çıkarsın.
Bu bir mimari tercih değildi. Bu bir hayatta kalma kararıydı.
Pera’da yaşayanlar Avrupa’yı biliyordu.
Paris’i, Viyana’yı, Milano’yu görmüşlerdi.
Bir binada hem yaşanabileceğini, hem çalışılabileceğini, hem de kalabalığın yönetilebileceğini biliyorlardı.
Yeni bir şehir dili gerekiyordu onlara.
Ve o dilin adı kondu:
“Apartman…”
1901 yılında, İstiklal Caddesi üzerinde bir bina yükseldi. İstanbul’un daha önce görmediği bir cesaretle.
Bu bina: Botter Apartmanı’ydı.
Yaptıranı Sultan II. Abdülhamid’in saray terzisi Jean Botter, mimarı ise dönemin en yenilikçi ismi Raimondo D’Aronco’ydu.

Botter Apartmanı
Botter, İstanbul’un ilk modern apartmanıydı.
Ama onu asıl önemli kılan, bir ‘ilk’ olması değil; bir eşik olmasıydı.
Alt katlar ticaretti. Üst katlar konuttu.
Demir, cam ve taş birlikte kullanılmıştı. Geniş pencereler, yüksek tavanlar vardı.
Cephede Art Nouveau’nun modern dili konuşuyordu.
Daha güvenliydi…Daha ekonomikti…Daha moderndi.
Ama en önemlisi şuydu:
“Botter bir bina değildi. Bir manifestoydu.”
Ve şunu söylüyordu: “Şehir artık yukarı doğru büyüyecek.”
Botter yükseldiğinde Pera sadece ona bakmadı.
Kendine de baktı.
Çünkü bu bina yalnızca bir yapı türünü değil, bir yaşam biçimini ilan ediyordu.
Artık insanlar aynı binada çalışıyor, yaşıyor, alışveriş yapıyor, sosyalleşiyordu.
Sokak tek sahne olmaktan çıkmıştı.
Merdivenler, kat holleri, balkonlar yeni kamusal alanlardı.
Komşuluk değişti. Avlulardan katlara taşındı.
Kapılar yan yana geldi. Pencereler birbirine baktı.
Aynı binada bir banker, bir terzi, bir müzisyen, bir çevirmen aynı merdiveni paylaşıyordu.
Pera’da hayat dikeyleşirken, toplum iç içe geçti.
Kadınlar sadece sokakta değil, pencerelerde görünüyordu.
Müzik sokaktan salonlara taşındı. Akşamlar kahvehanelerden dairelere kaydı.
Ve insanlar artık geçici değil, kalıcıymış gibi yaşamaya başladı.
Çünkü apartman, “buradayım” demenin mimarisiydi…
Ama Pera burada da durmadı.
Çünkü hayatta kalmak bir aşamaydı.
Bir süre sonra başka bir ihtiyaç doğdu: Görünür olmak.
Ve bu görünürlüğün adı: Mısır Apartmanı oldu.
Yaptıranı Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’ydı.
Osmanlı’ya bağlı ama yarı bağımsız bir gücün temsilcisiydi.
İstanbul’daki varlığını arka sokaklarda bir konakla değil, herkesin yürüdüğü bir caddeye dikilen anıtsal bir yapıyla ilan etti.
Mimarı Hovsep Aznavur’du.
Fakat burada küçük ama çok önemli bir fark vardı.
Abbas Hilmi Paşa, Pera’ya itilmiş biri değildi.
O, karşı tarafta yaşamak zorunda bırakılanlardan değildi. Ne Rum’du, ne Ermeni, ne Yahudi, ne Levanten.
Ne de merkezin kapılarının kapanıp yolu buraya düşenlerden…
O, Mısır’ın Hidiviydi.
Kahire’de sarayları, Avrupa’da bağlantıları, İstanbul’da itibarı vardı.
İstese surların içinde bir yalı da yaptırabilirdi. Boğaz’da bir köşk de.
Ama o, Pera’yı seçti.
Çünkü 1900’lerin İstanbul’unda asıl merkez artık orasıydı.
***
Diplomatlar Pera’daydı. Bankerler Pera’daydı. Elçilikler, büyük mağazalar, tiyatrolar, kafeler, gazeteler Pera’daydı.
Batı ile temasın, modern hayatın, görünürlüğün sahnesi orasıydı.
Ve Abbas Hilmi Paşa, gücünü tam da orada görünür kılmak istedi.
Bir Osmanlı paşası olarak değil sadece,
bir Akdeniz gücü,
bir modern hükümdar,
bir çağdaş aktör olarak.
Bu yüzden arka sokaklarda bir konak değil, herkesin yürüdüğü caddeye bakan,
yüksek, ağır, iddialı bir yapı seçti.
Mısır Apartmanı bu yüzden Botter gibi ‘çözüm’ değildi.
O bir beyandı.

Mısır Apartmanı
Ve böylece Pera’da çok şey değişti.
Botter’le insanlar yukarı çıkmıştı. Mısır Apartmanı’yla güç yukarı taşındı.
Apartman artık yalnızca barınmak değil, kim olduğunu ilan etmenin adı oldu…
Ve Pera, hayatta kalmaktan sahneye çıkmaya geçti.
Bu fikir Galata’ya, Şişli’ye, Nişantaşı’na yayıldı.
Ve Pera; karşı iken merkeze dönüştü….
Bugün Botter’in önünden geçerken başını kaldır.
O cephe fısıldar: “Beni yokluk doğurdu. Kalabalık zorladı. Ama cesaret yarattı…”
Pera’da yürürken ışıkları görürsün. “Kalabalığı, vitrinleri, sesleri”…
Ama eğer biraz yavaşlarsan ve o taş cephelere gerçekten bakarsan…
Başka bir şey görürsün.
Gitmesine izin verilmeyen insanların izini.
Suyun olmadığı yerde tutunmaya çalışan hayatları.
Dar sokaklarda sıkışmış ama vazgeçmemiş nefesleri.
Bu şehir rahatlıkla kurulmadı.
İzinle büyümedi.
Mecburiyetle doğdu.
Gidemiyorsan yer açarsın.
Yol yoksa yukarı çıkarsın.
Kapılar kapalıysa taşı şekillendirirsin.
“Ve yaptılar.”
Yokluktan düzen kurdular.
Kalabalıktan çözüm çıkardılar.
Bugün Pera sadece bir semt değildir.
Bir direnç hikayesidir.
Her apartman “Buradaydık” der. Her pencere “Vazgeçmedik” diye bakar.
Ve Pera fısıldar:
Şehirler bazen suyla değil, insan iradesiyle kurulur.
Merkez, gücün olduğu yerde değil; gitmenin mümkün olmadığı yerde doğar.
Pera karşıda başladı.
Ama taşı yukarı taşıya taşıya, yokuşu adım adım ezerek,
İstanbul’u kendine doğru çekti.
Ve bugün…
Bir yokuşta nefesin kesildiğinde, göğsünde o ani boşluğu hissettiğinde,
bil ki bu sadece bir yokuş değildir.
Bu,gitmesine izin verilmeyenlerin, kalmak zorunda olanların,
yukarı çıkmaktan başka çaresi bulunmayanların
bıraktığı izdir.
Bu, bir şehrin hayatta kalmak için verdiği mücadeledir.