Festival'den Kumbaracı50'ye iki ilginç çalışma

29. İstanbul Festivali´nde ´İstanbul Mon Amour´, Kumbaracı50 koordinasyonunda ve Yiğit Sertdemir´in sanat yönetmenliğinde ´Pera´nın Karanlık Odası´ adıyla, Beyoğlu´nun hafızasında yer etmiş üç mekânda gerçekleşmişti.

Erdoğan MİTRANİ Sanat
11 Şubat 2026 Çarşamba

29. İstanbul Festivali’nde ‘İstanbul Mon Amour’, Kumbaracı50 koordinasyonunda ve Yiğit Sertdemir’in sanat yönetmenliğinde ‘Pera’nın Karanlık Odası’ adıyla, Beyoğlu’nun hafızasında yer etmiş üç mekânda gerçekleşmişti. İçerdiği mekânsal ve tematik birliktelikle öncekilerden farklı çok etkileyici çalışmanın ilham kaynağı, ilk Meclis-i Mebûsan'da Sivas Vilayeti temsilcisi Agop Şahinyan Paşa’nın torunu, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’dı.

Sivas’ın köklü ve varlıklı ailelerinden Şahinyanlar, 1915 Tehcirinde tüm sahip olduklarını geride bırakarak İstanbul’a kaçmışlar. Maddi sorunlar yüzünden Sainte-Pulchérie’deki orta eğitimini, yarıda bırakan Maryam 1935’te fotoğrafçı babasının yanında çalışmaya başlamış, 1937’den itibaren ailenin ekonomik yükünü omuzlayarak Foto Galatasaray’ı işletmiş.

1985’e kadar aktif olan Şahinyan 1986’da stüdyoyu tüm arşiviyle devretmiş; kapatmaya karar veren yeni sahipleri arşivi imha etmeye niyetlenmiş. Arşivin kurtarılmasını Aras Yayıncılık'ın kurucularından Yetvart Tomasyan sağlamış; 200 bine yakın negatif, araştırmacı Tayfun Serttaş’ın oluşturduğu ekip tarafından iki yılda korumaya alınmış; Serttaş’ın Aras Yayıncılık tarafından basılan (maalesef mevcudu tükenmiş) İngilizce & Türkçe ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ aracılığıyla günümüze ulaşmış...

Festival sırasında kısaca söz etmiş olduğum çok etkileyici serinin iki oyunu, Kumbaracı50’de sahnelendiği için sizleri ayrıntılı bilgilendirmek isterim.

‘Bozmayın Çekiyorum’

“Ne geçmişte, ne de şimdide bir ‘an’. Nefesin tutulduğu, bedenin hareketsizleştiği, bakışların tek bir noktaya toplandığı o ‘an’…”                                   

‘Bozmayın Çekiyorum’ maske ve kuklaları da yapmış Candan Seda Balaban’ın tasarlayıp yönettiği sözsüz bir oyun. Müziği ve efektleri Burçak Çöllü, ışık tasarımını Yiğit Sertdemir yapmış.  

Balaban ve Sertdemir, festivalde Beyoğluspor Kulübü’nün tarihi binasının spor salonunda sahnelenmiş oyunu Kumbaracı50 mekânına uyarladıklarında mekânlarında kurdukları küçük bir İtalyan sahneye oturtmuşlar. Az mobilyalı bir mekân olarak düzenlenmiş oyun alanının dekoru değişmeden küçültülmesi gösteriye daha yoğun, daha kompakt bir tonlama getirmiş; görüntüyü çerçeveleyerek ‘fotoğraf karesi’ izlenimini pekiştirmiş. Sertdemir’in başarılı ışık tasarımı bu ortamda çok daha etkileyici olmuş.

Yan taraftan siyah elbiseli, siyah çoraplı, siyah topuklu ayakkabılı, renkli mantolu bir kadın giriyor. Yüzüyle peruğu kafadan geçirilen üç boyutlu bir mask. Kargaburnu ve hafif terlemiş bıyığıyla karikatürlerdeki Ermeni madamları anımsatıyor. Müziğe uygun stilize bir devinimle ışığı yakıyor, çantasını bırakıyor, mantosunu asıyor, pikabı çalıştırıyor, oturup bir şeyler okuyor, kırmızı Amasya elmasından bir ısırık alıyor. Boyu ve mantosu biraz farklı, elbisesi, çorapları ayakkabıları aynı bir madam daha geliyor; ışığı yakıyor, çantasını bırakıyor, mantosunu asıyor… Ve bu ritüel sahne sekiz madamla dolana kadar devam ediyor. Kadınlar arkadaki siyah saten örtünün altında birleşerek antik bir körüklü fotoğraf makinesine dönüşüyor. Birer, ikişer veya daha kalabalık gruplar örtünün altından çıkıp poz veriyor, enstantaneleri, canlı makinenin bakan ve gören objektifi çekiyor. Müthiş yaratıcı performans yeni masklarla, ışık ve gölge oyunlarıyla evriliyor. Ta ki madamlar sırayla pikabı kapatıp, paltolarını çantalarını alıp, ışığı söndürüp salondan çıkana dek…

Masklarını çıkarıp selâma geldiklerinde Berre Koçak, Defne Güçsav, Enes Sarı, İsmet Efe Arslan, Mısra Athena Özkan, Selin Erdoğan, Ömercan Kağızmandere ve Pelin Çakıroğlu’dan oluşan olağanüstü uyumlu ekibin kadınlı erkekli bir takım olduğunu fark eden izleyicilerden daha coşkulu bir alkış alıyorlar.

Heyecan verici bir performans. Kaçırmayın. 28 Şubat 17.00 ile 20.30 ve sezon boyunca Kumbaracı50’de.

 

‘Gaybubet Şehri’

Günümüzde nerdeyse hiç kullanılmayan Arapça kökenli ‘gaybubet’, ortada bulunmamak, yok olmak anlamına geliyor. ‘Gaybubet Şehri’, Türkiye tarihinin üç ayrı travmatik döneminden, Beyoğlu ve çevresinde esnaflık yapan farklı yaşlarda üç farklı kişinin yaşamın dışına çıkarılmalarını anlatıyor. Deli fişek manav çırağı Manoli’nin, ölüme takmış kimyager Leman’ın, terzi eşini kaybettiğinde dükkânı işletmek zorumda kalan Mediha’nın hikâyeleri, kendileri gibi esnaf olarak her üç dönemde de fiilen çalışan Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’la kurdukları ilişkiler üzerinden birleşiyor.

‘Gaybubet Şehri’ni, müziğini de yapan Burçak Çöllü üç ayrı monolog hâlinde yazmış, dramaturg Sanem Öge monologları ustalıkla iç içe geçirerek incelikli metinleri dantel gibi örmüş. Kostüm tasarımı Başak Özdoğan’a, ışık tasarımı Yiğit Sertdemir’e ait. Yaratılan dinamik evrene, anlatıyı tamamlayan, yapay zekâyla üretilmiş bir fotoğraf evreni eşlik ediyor. Yapay zekâ imaj tasarımını Sertdemir, yapay zekâ fotoğraf enstalasyonunu Sanem Öge, Yiğit Sertdemir ve Göksu Karamahmutoğlu üstlenmiş.     

Trakya Olaylarından birkaç yıl sonra 1937’deyiz. Bazı mesleklerin yasal olarak sadece Müslüman Türk vatandaşlarınca yapılmasına izin verilmekte; Rum, Ermeni, Yahudi örneğin manav ya da fotoğrafçılar fiilen sahibi oldukları işletmeleri, kâğıt üzerinde ‘Türk’e aitmiş gibi göstermekte. Ustası gönlünü kırmızı Amasya elma tutkunu genç fotoğrafçı Matmazel Maryam’a kaptırdığından, manav Panayot’un yeniyetme çırağı Manoli (Ceyda Akel) haziran ortasında Yemiş İskelesinde kırmızı elma avına çıkıyor. Başarmasına başarıyor ama, dükkânın resmi sahibi Remzi, Panayot’un vergi ödemesi için verdiği parayı rakıya yatırmış olduğundan yeni ve ciddi sorunlar doğuyor.  Bıyığı terlememiş delikanlıya son derece inandırıcı ve sevimli bir yorum getiren Ceyda Akel, İstanbul Rumlarının kaybolmaya yüz tutmuş şivesini tüm müzikalitesiyle, çok doğru olarak yansıtıyor.

8 Eylül 1955; Maryamların kendilerini Meryem, Agavnilerin Alev olarak tanıttıkları ‘vatandaş Türkçe konuş!’ dönemi. Kırklı yaşlarının başında kimyager Leman (Gülhan Kadim), her ayın ikinci perşembesi kimyasallarını satın almaya gelen kıdemli müşterisi fotoğrafçı Meryem Hanım’ı bekliyor. Ha gayrimüslim ha Müslüman olmuşsun; kadın olunca fark etmiyor: ‘Erkek işi’ mesleğini yürütemediği, kadın kimyager olarak iş bulamadığı için anne ve babası, ona ve kimyagerliğin ‘k’sinden anlamayan abisine -tabii ki abinin adına- dükkân açmışlardır. Salı günü “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacak!” diye bağıran, taşlarla sopalarla her tarafı kıran kudurmuş insan seli Şişli’den Beyoğlu’na doğru akmaya başlamış, abisi dükkânın kapısına Türk bayrağı asıp “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak!” diye bağırmış da paçayı kurtarmışlar. Dışarıda kıyamet koparken Agavni/Alev, kocasıyla çocuğunu alıp onlarda sığınmış. Meryem Hanım’dan haberi olup olmadığı sorulduğunda Alev “iyidir o” demiş, “dükkânını kimse bilmez, merak etme…” Gülhan Kadim, 70 yıl öncesinin Türkiye’sinde eğitimli, meslek sahibi ve kadın olmanın sorunsalını incelikle ve inandırıcılıkla aktarırken, dönem aydınlarının aymazlığını da ustalıkla yansıtıyor.

Milletin sokaklarda birbirini vurduğu, anarşistlerin duvarlara ‘tek yol devrim’ diye yazdığı 1970’lerin sonuyla 1980’lerin başı. Ruşen Bey rahmetli olmuş, kırkı çıkınca 50-55 yaşlarında eli işe yatkın ev kadını eşi Mediha (Özlem Türkad) terzihaneyi çekip çevirmek zorunda kalmış. Beyoğlu’ndan nefret eden Mediha defterdeki siparişleri tamam ettiğinde burayı kiraya verip Üsküdar’da terzi dükkânı açmaya kararlı. Çoğu Foto Galatasaray’a gidecek siparişler bir gariptir: payetli, pullu tunikler, büstiyerler, pul işlenmiş bluzlar, püsküllü transparan gömlekler, siyah saten pantolonlar. Foto Galatasaray’ın bir tiyatro kumpanyası olduğunu sanan Mediha oranın bir kadın fotoğrafçının stüdyosu olduğunu, kostümlerin de kendi resimlerini çektirmek isteyenler için diktirildiğini öğrenince şaşırır…

Ne yıllarını birlikte geçirdiği çocuklarının babasını, ne etrafındaki dünyayı hiç tanıyıp anlamadan yaşamış Mediha’yı Özlem Türkad büyük başarıyla canlandırıyor.

Oyunu yöneten Sanem Öge, ‘öteki’ kavramına çok boyutlu bir bakış getirerek azınlık olmanın, erkekler dünyasında var olmaya çalışmanın ya da sadece fark edilmek ve sevilmek ihtiyacının mücadelesini veren üç karakter üzerinden, Türkiye’de farklı dönemlerde kadın olma hallerini, mizahi bir dille inceliyor. Metnin ipuçlarını zekice öne çıkarılarak zamansal farkları ustaca ayrıştırıyor, sağlam oyuncu yönetimiyle kişilerin öykülerini başarıyla aktarıyor. Mutlaka izlenmeli. Sezon boyunca Kumbaracı50’de.

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün