•Geleneksel eğitim sistemleri "itaat etmeyi" öğretirken, Yahudi eğitim geleneği (Yeşivalar ve Talmudik tartışmalar) tam tersine "itiraz etmeyi" merkeze alır. Kutsal metinlerin bile tartışıldığı bir kültürde büyüyen çocuklar, yetişkinliklerinde bilimsel veya toplumsal paradigmaları yıkmaya daha yatkın hale gelirler. Rosalind Franklin´in DNA´nın yapısını keşfetmek için gösterdiği inadın arkasında da, Hannah Arendt´in "kötülüğün sıradanlığı" teziyle dünyayı sarsarken gösterdiği cesaretin arkasında da bu "sorgulama kültürü" yatar. Yani diyebiliriz ki; karşımızdaki tablo bir mucize değil, eğitimin ve eleştirel düşüncenin en büyük sermaye olduğunun kanıtıdır. Formül aslında yüzyıllardır aynı: Soru sormaktan korkmayan çocuklar yetiştirmek… Oğuz Büber – www.muhalif.com.tr
Bu Haftanın “Takılanlar”ı
Tarihsel sürece bakıldığında, bu isimlerin ortak paydası "köksüzlük" ve "göç"tür. Toprak sahibi olamayan, sürgünlerle yaşayan bir toplum için fiziksel zenginlik riskliydi; çünkü geride bırakılmak zorundaydı.
Üstelik tarih sahnesinde sadece sürgünlerle değil, büyük bir soykırımla da sınanmış, yok olmanın eşiğinden dönmüş bir milletten söz ediyoruz. Bu büyük yıkımların ardından bile hayata yeniden tutunurken sarıldıkları en sağlam dal, yine zihinlerindeki o birikim oldu.
Bu noktada devreye "İnsan Sermayesi" girdi. Sınır kapılarında bırakılmak zorunda kalınmayan, kimsenin el koyamayacağı tek zenginlik, zihnin içindeki bilgiydi.
Kuantum fiziğinin babalarından Niels Bohr veya atomun enerjisini açığa çıkaran Robert Oppenheimer gibi isimler, bu "taşınabilir hazine" geleneğinin modern bilimdeki temsilcileri oldular.
Geleneksel eğitim sistemleri "itaat etmeyi" öğretirken, Yahudi eğitim geleneği (Yeşivalar ve Talmudik tartışmalar) tam tersine "itiraz etmeyi" merkeze alır. Kutsal metinlerin bile tartışıldığı bir kültürde büyüyen çocuklar, yetişkinliklerinde bilimsel veya toplumsal paradigmaları yıkmaya daha yatkın hale gelirler.
Rosalind Franklin’in DNA’nın yapısını keşfetmek için gösterdiği inadın arkasında da, Hannah Arendt’in "kötülüğün sıradanlığı" teziyle dünyayı sarsarken gösterdiği cesaretin arkasında da bu "sorgulama kültürü" yatar.
Yani diyebiliriz ki; karşımızdaki tablo bir mucize değil, eğitimin ve eleştirel düşüncenin en büyük sermaye olduğunun kanıtıdır. Formül aslında yüzyıllardır aynı: Soru sormaktan korkmayan çocuklar yetiştirmek…
Öyle ya da böyle şu açıktır ki Cumhuriyetçi Parti içerisinde ABD’nin kendi çıkarlarını öncelemesi fikri, başta İsrail olmak üzere dış ülkelere yapılan yardımlara karşı tepki doğurmaktadır. ABD’deki muhafazakâr kesim üzerinde ciddi siyasi etkisi olan bir gazeteci ve eski Fox TV sunucusu Tucker Carlson’ın 2025 yılı sonundaki çıkışları da bu bağlamda dikkate değerdir. Zira Carson Cumhuriyetçi Parti’nin İsrail’i desteklemeye devam edip etmemesi gerektiğini şu sözlerle ciddi bir biçimde sorgulamıştır: “Vergi mükelleflerinin parasını o ülkeye göndermek için yabancı bir lobiden para almak ‘Önce Amerika’ mıdır? Sorunun kendisi bile aslında cevabını veriyor; elbette değildir. Bu İsrail’e yönelik bir saldırı değildir; bunu öyle göstermeye çalışanların çabalarına rağmen kesinlikle antisemitizm de değildir. Bu sadece apaçık bir tespittir.” Tucker Turning Point USA’nın 18 Aralık 2025’te düzenlenen etkinliğinde yaptığı bu konuşmasıyla Cumhuriyetçi Partinin önde gelen mensupları ile ciddi bir görüş ayrılığına düşmüştür.[4] “America First” yani “Önce Amerika” ya da “Amerika Öncelikli” yaklaşımının savunucusu bir isim olarak Carlson’ın bu çıkışı Cumhuriyetçi Parti içinde İsrail konusundaki giderek derinleşen fikir ayrılığının daha da derinleşmesi açısından önemlidir. Aynı Turning Point USA’nın bahsi geçen etkinliğindeki konuşmasında Ben Shapiro İsrail’e yönelik desteği sorgulayan muhafazakâr hareketin üyelerini eleştirmiş; Steve Bannon ise Saphiro’yu “America First” yerine “Israel First” olmakla itham etmiştir.
Sonuç olarak her ne kadar ABD’de, özellikle bazı Cumhuriyetçi Parti mensupları arasında da “geleneksel pro-İsrail çizgisi”nde esnemeler ve daha eleştirel yaklaşımlar olduğu göze çarpsa da, Cumhuriyetçi saflardaki “karşıtlığın” Demokrat Parti’deki gibi organize, ideolojik ve kalabalık bir hareket olmadığı açıktır. Bir kere Cumhuriyetçi saflardaki İsrail karşıtı seslerin nicelik bağlamında etki yaratacak düzeyde olmadığı görülmektedir. Sayılarının bir avuç Temsilciler Meclisi üyesini geçmediği ve Senato’da belirgin bir ağırlıklarının olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun da ötesinde bu isimlerin karşı çıkışları ile Demokrat figürlerin karşıtlıkları arasında nitelik açısından da farklılıklar söz konusudur. Demokrat Partililer daha ziyade insan hakları, Filistin davası ve insani kriz konularına odaklanırken, Cumhuriyetçilerdeki karşıtlığın mali disiplin, ABD’nin borcu ve izolasyonist dış politika prensiplerine dayandığı gözlemlenmektedir. Bu iki karşıtlığın, nadiren aynı amaç için birleştiği söylenebilir. Bununla birlikte Cumhuriyetçiler arasında meseleyi sadece bir malî yardım meselesi olarak görme eğiliminin azaldığı düşünüldüğünde, insanî boyutun giderek daha fazla öne çıkabileceği öngörülebilir.
Azerbaycan’ın halihazırda Türkiye ve İsrail arasında arabuluculuk yapması diplomatik açıdan olumlu bir adım. Ancak, anlayamadığım Türkiye ve İsrail’in, meselelerini kendi aralarında halletmeleri gerekirken Azerbaycan’ın arabuluculuğuna neden ihtiyaç duydukları. Bildiğim kadarıyla ancak aralarında kanlı savaşlar yaşanan ülkeler sorunlarını çözmek zorunda kalma aşamasına geldiklerinde direkt temasları ya da aralarında diplomatik ilişkileri olmaması nedeniyle bir arabulucu ya da hakeme baş vururlar. Oysa Türkiye’yle İsrail arasında yetmiş yedi yıldır diplomatik ilişkiler sürüyor. İsrail devleti 1948’de kuruldu. Mart 1949’da Türkiye İsrail’i tanıyan ilk devletlerden birisi oldu. İkili ilişkiler zaman zaman düşük, örneğin maslahatgüzarlık düzeyine indirilse bile hep varlar. Yoksa Ankara ve Tel Aviv arasında gizli bir savaş yaşandı da bizler mi bilmiyorduk?
Türkiye açısından mesele, İsrail’le yaşanan siyasi kopuşun mutlak olup olmadığıdır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemde yaptığı “kopuş yapısal değil, koşulludur” vurgusu bu nedenle önemlidir. Bu ifade, bir normalleşme çağrısından çok daha fazlasını anlatıyor. Ankara, Gazze’deki insani tabloya bağlı olarak İsrail’le ilişkilerinin seyrini yeniden tanımlayabileceğini ima ederken, aynı zamanda Washington’a da net bir mesaj veriyor: Türkiye, bölgesel kriz yönetiminde dışlanan değil, hesaba katılması gereken bir aktör olmak istiyor.
Bu yaklaşım, kamuoyu önünde bir yakınlaşmayı değil, sessiz ve dosya bazlı bir temas alanını işaret ediyor. Zaten bugün etkili arabuluculuk, büyük fotoğraflı zirvelerden çok, kapalı kapılar ardında yürütülen risk yönetimiyle ilerliyor.
Burada kritik bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Türkiye’nin olası arabuluculuk rolü, İsrail’i İran konusunda “ikna etmek” değildir. Asıl işlev, İsrail’in askeri reflekslerinin doğuracağı siyasi ve stratejik maliyetleri Washington’a aktarabilmek ve bu maliyetlerin ABD’nin daha geniş çıkarlarıyla nasıl çelişebileceğini gösterebilmektir. Ankara’nın geçmişte Suriye ve Karadeniz bağlamlarında yaptığı da tam olarak buydu: askeri hamleleri siyasi sonuçlara tercüme etmek ve tırmanmayı geciktirecek zaman kazandırmak.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugün arabuluculuk açısından en kırılgan halka olduğu açıktır. Ankara, İsrail nezdinde “güvenilen” bir aktörden çok, şu aşamada “tamamen göz ardı edilemeyen” bir temas kanalı konumundadır. Ancak bölgesel gerilimlerin hızla tırmandığı bir denklemde bu bile önemlidir. İsrail açısından Türkiye, tercih edilen bir muhatap olmasa da, tamamen devre dışı bırakılabilecek bir aktör değildir.
Tamamı : https://yetkinreport.com/2026/02/02/abd-iran-arabuluculugunda-turkiyenin-asil-sinavi-israil-faktoru/
Netanyahu’nun Likud partisi, hükümet koalisyonlarını kurabilmek için bu Ortodoks fraksiyonlara bağımlı hale geldi. Bu grupların talep ettiği bedel ağır: kalıcı askerlik muafiyetleri ve temel seküler dersleri öğretmeyi reddeden okul sistemlerine yönelik büyük çaplı vergi mükellefi sübvansiyonları. Bu durum, birçok erkeğin iş bulamaz hale gelmesine ve devlet yardımlarına bağımlı olmasına yol açıyor.
Ultra-Ortodoksların desteğini sürdürebilmek için Netanyahu, tartışmayı yeniden çerçevelendirmeye çalıştı; her türlü yasal düzenlemenin tüm İsrailli askerlikten kaçanları kapsaması gerektiğinde ısrar ederek bu yönde bir yasanın geçmesini bilinçli olarak zorlaştırdı. İsrail Savunma Kuvvetleri’nde görev yapmayan ya da ulusal hizmette bulunmayanlar arasında, ultra-Ortodoksların yüzde 90’ından fazlası, İsrailli Arapların yüzde 95’inden fazlası ve seküler Yahudi İsraillilerin yaklaşık yüzde 13’ü yer alıyor. Nüfus açısından bakıldığında, Haredi topluluğu İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 13’ünü, İsrailli Araplar ise yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor.
İsrail’in “gizli sosu” (başarının temel bileşeni) her zaman ulusal birlik ve toplumsal uyum olmuştur. Her ikisi de şu anda ciddi biçimde baskı altında.
Bir sonraki seçimin sonucunu muhtemelen yedek askerler, onların aileleri, geniş çevreleri ve ultra-Ortodoks olmayan İsraillilerin oluşturduğu yüzde 85’lik kesim belirleyecek. Eğer Netanyahu, Haredi partileri olmadan hükümet kuramazsa ya da başbakan olmadığı bir ulusal birlik hükümetini kabul etmeyi reddederse, İsrail’in toplumsal dokusu onarılamayacak şekilde yırtılabilir.
Tamamı : https://kritikbakis.com/israilde-secimler-ulkeyi-sonsuza-dek-degistirebilir/
İsrail’in bugün karşı karşıya olduğu temel sorun, güvenliği merkeze alması değil; güvenliği tek siyasal akıl haline getirmesi. Güvenlik söylemi, başka hiçbir dili yaşatmayan bir baskın anlatıya dönüştüğünde devletin hareket alanı daralıyor. Sürekli teyakkuz hâli, stratejik düşünmeyi değil refleksif kararları besliyor. Bu durum, kısa vadeli kontrol hissi yaratırken uzun vadeli istikrar ihtimalini zayıflatıyor.
Bu süreklilik aynı zamanda İsrail’de yürütme erkinin siyasal alanını genişleten bir işlev görüyor. Olağanüstü hâlin kalıcılaşması, güvenlik gerekçesiyle alınan kararların normal siyasal denetim mekanizmalarının dışına taşmasını kolaylaştırıyor; hükümetin performansı toplumsal refah, demokratik standartlar ya da kurumsal denge üzerinden değil, tehdit algısını yönetme kapasitesi üzerinden ölçülür hâle geliyor. Bu çerçevede iç siyasal gerilimler, koalisyon krizleri veya hukuki tartışmalar, varoluşsal güvenlik söylemi içinde ikincil başlıklara dönüşüyor. Ortaya çıkan tablo, olağanüstü hâlin yalnızca dış tehditlerin zorunlu bir sonucu değil, aynı zamanda iktidarın manevra alanını genişleten ve hesap verebilirliği erteleyen bir yönetsel zemine dönüştüğünü gösteriyor.
Sonuçta İsrail’de yaşanan durum ani bir çöküşe işaret etmiyor. Devlet ayakta, kurumlar çalışıyor, askeri kapasite güçlü. Buna rağmen siyasal yapı, kendini sürekli olağanüstü hâl üzerinden yeniden ürettiği için normalleşme ihtimalini giderek yitiriyor. Tarihsel olarak bakıldığında, en kırılgan rejimler ani çöküşler yaşayanlar değil; istisnayı kalıcı hale getirenler oluyor.
Tamamı :https://medyagunlugu.com/israilde-normallesmeyen-devlet/
ABD Başkanı Donald Trump şu anda İran'a karşı bir dizi eylem düşünüyor. Bunların hem sınırlı sembolik saldırıları hem de tam kapsamlı rejim değişikliğini içerdiği bildiriliyor. Kamuoyu önünde, askeri tehditleri yeni müzakere teklifiyle dönüşümlü olarak dile getiriyor.
ABD'nin pek çok müttefiki İran'ın liderliğini devirmeye çalışmanın bölge için büyük riskler taşıdığı konusunda uyarıda bulunurken, İsrail'de pek çok kişi güvenlikleri için potansiyel faydalar görüyor.
İsrail, Tahran'daki rejimi değiştirerek İran'ın balistik füzelerinden kaynaklanan tehdidi ve bir gün nükleer silah elde etme olasılığını ortadan kaldırmayı umuyor.
Böyle bir değişiklik ayrıca İsrail'in Alma araştırma enstitüsüne göre Lübnan sınırının ötesinde hala 25.000 kadar füze ve rokete sahip olan Hizbullah da dahil olmak üzere İran'ın bölgedeki vekil milislerini daha da zayıflatır.
Bazı İsrailli milletvekilleri ise sınırlı bir saldırının, hatta İran'la yapılacak yeni bir anlaşmanın, rejimi yerinde bırakarak İsrail'in güvenliği açısından daha büyük riskler taşıyabileceğini düşünüyor.
Tamamı : https://www.bbc.com/turkce/articles/c9vx4301l0do
Gazze işi nasıl yürüyecek. Gazze Barış Planı nasıl icra edilecek?
İşte mekanizma:
1. Stratejik Karar Mercii: Barış Kurulu (Board of Peace). Kurula katılan liderlerden oluşmakla birlikte, Trump başkan ve tek yetkili. Tüm geçiş dönemi yasama, yürütme, acil durum ve adalet yetkileri burada toplandı.
2. İcra Direktörü: Yüksek Temsilci-High Representative for Gaza (Nickolay Mladenov). Trump'ın eli kolu. Stratejik kararlar ile icranın arasındaki köprü lider.
3. Stratejik kararların stratejik planlama birimi: Genel Özel Kurul (Founding/General Executive Board). Trump'a doğrudan bağlı, macro/stratejik işlerden sorumlu. Trump'ın çevresi (Rubio, Kushner, Witkoff, Blair gibi) isimlerden oluşacak.
4. Danışma Kurulu: Gazze Özel Kurulu (Gaza Executive Board). Gazze çözümüne tesir eden ülkelerin, Katar, Türkiye, BAE, Mısır vb. bölgesel aktörlerden oluşan, danışma kurulu. Stratejik planlara ve icraya girdiler yapar.
5. Yerel İcracı Hükümet: Gazze teknik hükümeti (NCAG - National Committee for the Administration of Gaza). Gazzeli 12-15 teknik uzmandan oluşan yerel hükümet. Yüksek temsilciye bağlı olarak çalışacak.
Yönetim mekanizmalarına ilave olarak Gazze'nin güvenliğini ve İsrail ordusu ile çatışmazlığı yürütecek International Stabilization Force - ISF: Henüz kurulmadı. Komutanı Amerikalı bir general. Trump'a ve Genel Özel Kurula bağlı olacak. Yüksek Temsilci tarafından taktik yönetimi yapılacak. İsrail ordusu ile koordineli çalışacak.
Gazze konusunu takip edenler için bilgi notu hazırladım.
Plan henüz Trump tarafından imzalanmadı.

https://x.com/AdelinaSfishta/status/2016939439193272333
Toplumsal etkilere dair veriler, İsrail merkezli yardım kuruluşu Latet tarafından yayımlanan raporda yer aldı. 8 Aralık 2025 tarihli rapora göre, İsrail’de her dört aileden biri gıda güvensizliği yaşıyor. Yardım alan ailelerdeki çocukların yaklaşık üçte biri düzenli ve yeterli beslenemiyor.
Yardım alanların dörtte biri, Gazze savaşının başlamasının ardından son iki yılda gıda yardımına bağımlı hale gelen ve “yeni yoksullar” olarak tanımlanan kişilerden oluşuyor.
Raporda ayrıca, yardım alan ailelerin yüzde 67’sinin çocukları için ders kitapları dahil temel okul malzemelerini sağlayamadığı, yüzde 84’ünün ise maliyetler nedeniyle çocuklarının okul etkinliklerine ve gezilerine katılımını engellemek zorunda kaldığı kaydedildi.
İsrail’in önde gelen finans gazetesi The Marker, 5 Ekim 2025 tarihli haberinde, savaşın hane başına ortalama maliyetinin 111 bin şekeli aştığını yazdı. Haberde, İsrail Merkez Bankası’nın değerlendirmelerine yer verilerek, savaşın 2026 başlarında sona ermesi durumunda ekonominin uzun vadeli büyüme patikasına dönebileceği, ancak bu sürecin yavaş olacağı ifade edildi.
Les Juifs, rois de l’époque, modern antisemitizmin en erken ve en karakteristik örneklerinden birisidir. Ortaçağ’dan devralınan teolojik ve toplumsal önyargılar, bu kitapla ilk kez ekonomi-politik bir zemine kaydı. Ancak bu zemin sağduyu üzerine inşa bir zemin değildi, daha çok korku üzerine inşa bir zemindi. Yahudi artık sadece “yanlış bir dine inanan” ya da “kapalı cemaat” değildi; çağın görünmez krallarıydı. Yahudi artık sadece nefret ve önyargı objesi değildi, daha derin bir korkunun kaynağıydı. Modern antisemitizm salt Yahudi nefreti veya önyargısı değildir. O, Yahudi’de, devletleri esir, halkları boyunduruğu altın alan, hem iç, hem dış siyaseti, iktisadı, hatta kültürü istediği gibi yönlendirebilecek güç tasavvurudur.
Toussenel bu tasavvurun adını koymadı. “Antisemitizm” adını Alman milliyetçisi Wilhelm Marr koydu. Marr, Yahudi karşıtlığını dini bir anlaşmazlığın neticesi olarak değil, ırksal bir çatışmanın, “Semitik ırk” ile “Cermen ırkı” arasında bitmeyen çatışmanın neticesi olarak sundu. Marr için sorun “Yahudi inancı” değil, “Yahudi kanı”ydı; dolayısıyla çözüm, ne teolojik uzlaşma ne de hukuksal özgürleşmeydi. Çözüm, Yahudilerin siyasî–toplumsal gövdeden uzaklaştırılmasıydı.
Tamamı : https://daktilo1984.com/daktilo2/anti-semitizmin-modern-hali-4-yahudi-bankerler/
Tasarıya yönelik bir diğer eleştiri de sağ cenahtan geldi. Bazılarına göre yasa geriye dönük uygulanamayacağı için 7 Ekim saldırısının faillerine karşı kullanılamayacaktı. Bu nedenle hem muhalefetten hem iktidardan milletvekillerinin desteklediği ve Adalet Bakanı tarafından onaylanan özel bir tasarıyla, 7 Ekim yargılamalarının İsrail’in Soykırım Yasası kapsamında yapılması planlandı. Mevcut durumda iki tasarı, yani 7 Ekim failleri için ve gelecekteki saldırılar için tasarılar eş zamanlı ilerliyor.
Yasanın yürürlüğe girebilmesi için Knesset’te ikinci ve üçüncü okumadan geçmesi gerek. Bununla birlikte yasanın ayrımcı yapısına karşı anayasal itirazların yapılması da beklentiler arasında. İsrail Sivil Haklar Derneği, yasa kabul edilirse Yüksek Mahkeme’ye başvuracağını açıkladı ve yasayı “acımasız, adaletsiz ve ırkçı” olarak nitelendirdi. Yüksek Mahkeme geçmişte Yahudiler ile Araplar arasında ayrım yapan yasaları iptal etmiş olsa da, bu kez idam cezası yasasının ayrımcı olduğuna ya da “insan onuru” hakkını ihlal ettiğine hükmedip hükmetmeyeceği belirsiz. Her hâlükârda, İsrail deneyimi, idam cezasını yeniden getirmeyi düşünen diğer popülist rejimler için bir test alanı olarak görülebilir.
Tamamı : https://perspektif.eu/2026/02/01/israilde-idam-cezasinin-geri-donusu-ve-cezalandirici-populizm/
Tabii işin içinde bir Yahudi esprisi olunca çok temkinli gidiyorum.
Çünkü geçmişte Yahudilerle ilgili çok masum bir şaka yapmıştım. Öyle ırkçı falan hiç değil. Bir Türk olarak kendimle ilgili yaptığım bir şakadan daha bile masumdu.
Ama her zaman taktir ettiğim Türk Yahudi cemaatinden tepki aldım.
O zaman onlara, “Yahu ben kendimizle dalga geçmeyi Yahudi mizahçılardan öğrendim. Woodie Allen, Mel Brooks, Jerry Seinfeld, Larry David’den… Mizah anlayışımda bu Yahudi mizahçıların çok büyük etkisi vardı” deyince, bana şu cevabı verdiler:
“Öyle ama biz geçmişimizde çok büyük travması olan bir toplumuz. O nedenle ancak kendi içimizden birinin yaptığı espriyi kabul edebiliyoruz.”
Apple; İsrailli firma "http://Q.AI"ı 1,5 milyar dolara satın aldı..
İsrail'li firma; yüz ve çenenin mikro hareketlerini okuyarak ses olmadan konuşmayı çözen bir teknoloji geliştirdi..
Şirketin verdiği ipucu:
"İnsan iletişiminin her şey olduğu bir çağda, bunu bir üst seviyeye taşımanın bir yolunu bulduk; son derece yüksek bant genişliği, benzeri görülmemiş gizlilik, erişilebilirlik, çok dillilik ve daha fazlasını mümkün kıldık. Biyoloji bizi ancak bu kadar ileri götürebilir."
İnsan konuşmasını ses kullanmadan, yüz derisinin, yanakların ve çenenin mikro hareketlerini algılayabilen ve bu hareketler insan gözüyle görünmez olsa bile, içsel konuşma veya fısıldama sırasında bunları kelimelere veya komutlara çevirebilen bilgisayar görüş sensörleri aracılığıyla çözmeye odaklandığını gösteriyor.

https://x.com/AdelinaSfishta/status/2017328630150422783
“Stolperstein” (tökezleme taşları) olarak bilinen ve kaldırım taşlarının arasına yerleştirilen küçük pirinç levhalar, Frieda ve Moritz Levi ile oğulları Siegbert ve Chaim’in Greifstraße 16’daki eski evlerinin önüne konuldu. Ailenin en küçük oğlu Chaim 1934’te Almanya’dan kaçarken, diğer aile üyeleri bir yıl sonra onu takip etti.
Anma törenine İsrail’den katılan Siegbert Levi’nin torunu Dana Yeshouroune, sürecin iki yılı aşkın süredir devam ettiğini söyledi. Yeshouroune, aile geçmişine dair yeni bilgilere ulaştıklarını belirterek, dedesinin Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda görev yaptığını ancak bunu daha önce bilmediklerini ifade etti.
Levi ailesi Almanya’dan ayrıldıktan sonra şimdiki Tel Aviv yakınlarında küçük bir kümes hayvanları çiftliği kurarak yeni bir yaşam inşa etti. Yeshouroune, dedesinin Almanya’ya dair duygularının karmaşık olduğunu belirtti. Dedesi Almanya’daki köklerine ve çocukluğuna bağlılık hissederken, aynı zamanda bu ülkeden zorla koparılmanın öfke ve hayal kırıklığını da taşıyordu.


Leon Weintraub jinekolog ve doğum uzmanı olmaya karar verdi:
"Özellikle hastalık ve ölümle bu kadar iç içe olduğum için. Yeni hayatlara yardımcı olmak istedim."
İngiliz askerî yönetimi ona 1946'da Göttingen'de bir üniversite kontenjanı sağladı. Bir hekim olarak şunu gayet iyi biliyor:
"Nasyonal sosyalist ırk ideolojisinin, hiçbir bilimsel temeli yok. Doku herkeste aynıdır; ten rengi farklı olsa bile."
1950'de memleketine döndü. Polonya'da antisemitizmin giderek artması üzerine 1969'da İsveç'e göç etti ve Nazi vahşetinin unutulmaması için mücadele etmeye başladı. Bunun öldürülen aile üyelerine ve milyonlarca masum kurbana karşı bir yükümlülük olduğunu söylüyor.
Bu nedenle kendisini bir hologram olarak ölümsüzleştirdi:
"Neredeyse bir ömürlük süre bile geçmedi ve birçok genç, artık Holokost'un ne olduğunu bilmiyor. Bugün yeniden pogrom (Yahudilere yönelik organize şiddet) çağrısı yapanların olması ve Yahudilerin kipayla sokağa çıkmaktan çekinmesi korkunç."

New York Borsası'nda tarihi bir olay: Holokost kurtulanları, Uluslararası Holokost Anma Günü'nü kutlamak için yüksek teknoloji liderlerinin eşliğinde kapanış zilini çaldı. Fotoğraf: NYSE @KerenB_News

https://x.com/streetwize/status/2016274211279392778
Edirne Musevi maşatlığı. Edirne 1934’e kadar İstanbul’dan sonra en kalabalık Musevi cemaatine ev sahipliği yapan şehir konumundaydı. Maşatlıkta binlerle ifade edilmesi gereken mezar taşından geriye birkaç yüzü kalmış. Farklı dinlere ait pek çok mezar sahası tarihsel süreçte ortadan kaldırılmış. Bunların bir envanterinin yapılmamış olması ise ayrıca bir handikap

https://x.com/onderkayaistan1/status/2016852482484216246
Bu imza günlerinde bizim tatlı didişmelerimiz sırasında beni sık sık üzen bir cehalet trajedisi yaşanırdı. Mario’nun hiçbir kitabını okumamış bazı kişiler onun masasının önüne gelince kısa bir sohbet eder ve masadaki yazarın adının yazıldığı kartı Mario Levi’yi işaret ederek, “Türkçeniz ne kadar güzel, bravo ne güzel öğrenmişsiniz!” derlerdi. Onlara kendisinin de Türk olduğunu, sadece dininin farklılığını açıklamaz, kibarca teşekkür ederdi Mario. Fakat ben bu haksızlığa üzülür ve o kişilere Sefaratların 500 yıllık İstanbullu olduğunu anlatmaya çalışırdım. Benim açıklamamdan pek bir şey anlamadıkları besbelli olan bu insanlar, uzaklaşırken Mario, kendimi üzmemem gerektiğini son derece sakin bir şekilde anlatırdı. Onlar gidince üzgün bir sesle: “benim de Türk olduğumu anlamıyorlar, artık anlatmaktan vazgeçtim” diyordu.

Yıllar sonra Mario’nun edebiyattaki 30. yıl kutlaması için çalıştığı Yeditepe Üniversitesi’nde düzenlenen konferansta konuşma yaparken, Türkiye’de sadece Müslüman Türklerin yazar olmadığını, dini farklı Türkler de olduğunu, bu ayrımcılık konusunu açıkça konuşmak zorunluluğumuzu gündeme getirmem, salonda bazı yazarlar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı. Oysa bu önemli bir konudur ve konuşulmalıdır. Tahmin edeceğiniz gibi, ertesi gün, o konferansta konuşulmaması gereken bir konuya (!) değindiğim için beni protesto eden yazarlar adına telefon edip, gönlümü alan yine Mario olmuştu. Şimdi benim gönlümü artık kim alacak Mario?
Tamamı : https://www.birgun.net/makale/dolmakalemlerin-kardesligi-mario-leviye-son-mektup-688622