17. yüzyıl sonları ve 18. yüzyıl Aydınlanma Dönemi ve sonrası Osmanlı’da devletin gayrimüslimlere yönelik algısının ve buna bağlı tutumunun kademe kademe değiştiği ve çok farklı yerlere geldiği bir zaman aralığıdır. Söz konusu dönemde yeni doğan veya yeniden tanımlanan kavramları, bireylerin zihinlerinde oluşan yeni düşünce filizlerini iyi bilmeden bu farklılaşmayı doğru okumanın mümkün olmadığına inanıyorum. Bu fikir ve kavramlar, ilk aşamada Avrupa’da ve sonrasında tüm dünyada köklü dönüşümlere yol açmıştır.
Eşitlik, din ve vicdan özgürlüğü, halk egemenliği gibi kavramlar Aydınlanma Döneminde gelişmiş, yayılmış ve 1789 Fransız İhtilali ile taçlanmış kavramlardır. Bunun yanında o zamana kadar adlandırılmayan bir kavram daha ortaya çıktı; milliyetçilik. Bugünün insanı için doğal, rasyonel ve çok değerli ve anlamlı bu kavramların fazla değil, birkaç yüzyıl öncesinde ortaya çıktığını düşünmek şaşırtıcı olsa gerek. Bu kavramlar ve onları besleyen Rönesans’ın insan merkezciliği, Reform’un dini otorite ve dogma eleştirisi, halk egemenliği ve doğal haklar gibi fikirler farklı coğrafyalarda etkisini göstermiş ve birçok fitilin ateşlenmesine sebep olmuştur.
Bu fikir ve kavramlar özellikle çok uluslu imparatorlukları daha derinden etkilemiş, parçalanmalara ve yeni oluşumların kaynak olmuştur. Bu noktada Osmanlı’da yaşanan gelişmelerin tek Osmanlı’ya özel olmadığı, farklı halklar barındıran çok uluslu imparatorluklar ile birçok benzerlik içerdiğini tespit etmemiz gerekir. Örnek olarak, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (Macar, Çek, Hırvat, Polonyalı, Almanları… kapsayan), Habsburg İmparatorluğu (Alman, İtalyan, Çek, Macarları… kapsayan) ve Rusya İmparatorluğu’nu (Farklı Slav, Fin, Kafkas ve Orta Asya halklarını… kapsayan) düşünebiliriz. Onlarda da ulus-devlet talepleri güçlenmiş, yayılmış ve yeni doğumlara kadar giden süreçler yaşanmıştır. Hatta ‘güneşin batmadığı’ Britanya İmparatorluğu’nda sömürgecilikten bağımsızlığa giden yolculuklar da, aynı tarihlerde olmasa da, bu fikirlerden beslenmiştir.
Osmanlı’da ise Aydınlanma fikirlerinden etkilenme süreci bir miktar daha farklı gelişti. Bu fikirler, Avrupa ile yaşanan güç rekabeti, modernleşme ihtiyacı ve bir miktar da dış baskılar çerçevesinde benimsendi. Çünkü bilindiği üzere, yönetim, Avrupa devletleriyle ekonomik, askeri ve teknolojik bakımdan artık rekabet edilemeyeceğinin farkındaydı. Bunlarla birlikte dönemin güçlü kavramı milliyetçilik de Osmanlı toplumuna girdi ve özellikle Hristiyan topluluklar arasında ortak dil, kültür bilinci ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı gibi fikirleri güçlendirdi. Böylelikle, devletin bütünlüğünü koruma çabalarına rağmen ayrılıkçı talepler yayıldı. Bu taleplerde bulunanlar açısından kendi kaderini tayin etme hakkı, kimlik ve kültürünü koruma isteği ve eşitlik fikirleri ayrılıkçı hareketlerinin etik temelini oluşturduğu söylenebilir.
Balkanlar bu açıdan en erken ve en güçlü milliyetçilik akımlarının yaşandığı yer olmuştur. 19. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıkçı talepler en çok Balkanlar’da (Sırp ve Yunan ayaklanmaları) ortaya çıktı; devlet başlangıçta askeri güçle bastırma ve reformlarla yanıt verdi, ancak Avrupa güçlerinin müdahalesi sonucunda bazı bölgelerde özerklik ve bağımsızlıklar doğdu. Balkanlarda başlayan bu ateş imparatorluğun farklı taraflarına da zamanla yayıldı ve başka şekillerle de olsa Arap yarımadası ve Anadolu’da da kendini gösterdi. Bu isyanlarda büyük dış güçlerin aktif olarak yer aldığını ve belirli toplulukların hamiliğini (Rusların Ortodoks Hristiyan Balkan halkları, İngiliz ve Fransızların Hristiyan Yunanlıları gibi) üstlenme çerçevesinde imparatorluğa müdahalelerini de not alalım.
Tüm bu süreç, belki de bugünlere de yansıyan devletin ve toplumun gayrimüslimlere bakışını genel anlamda değişmesine sebep oldu ama bu konuya gelmeden Osmanlı Devleti’nin attığı adımlara kısaca bakalım.
Devlet, belki de bir miktar gecikmeyle, kendi bütünlüğüne karşı gelişen bu tehditleri ‘eşit vatandaşlık’ çerçevesinde kaldırmak, farklı milletleri tek çatı altında tutabilmek istedi, bu amaçla adımlar attı. (Tanzimat, Islahat Fermanları…). Devamında önceki sistemin terkedilerek tüm tebaanın eşitliğini içeren yeni ‘Osmanlıcılık’ ideolojisi 1876 I. Meşrutiyet anayasası ile resmi bir devlet belgesi (veya ‘ütopyası!’) haline getirildi.
Süreç, hedeflenenin gerçekleşmediğini ve isyan ve ayrılık taleplerinin hız kesmeden devam ettiğini gösterir. Osmanlıcılığın istenilen sonucu verememesi üzerine önce Ümmetçilik ve sonrasında Batıcılık ve Türkçülük ideolojilerine geçilmiştir. Bahsedilen yeni kavramlar, Osmanlı’nın önlenemeyen çöküşü, çatışmalar ve ideolojilerdeki bu değişimler devletin gayrimüslimleri, gayrimüslimlerin de devleti ne şekilde algıladıklarını çok farklı boyutlara taşımıştır.
Bazılarınca tartışmaya açık şöyle sorular sorulur. Toplum eşit yurttaşlığa inandı mı, doğru buldu mu? Aydınlanma fikirleri toplumda ne oranda sindirildi? Milliyetçiliğe evrilen dünyada yüzyıllarca birlikte yaşamış toplulukları bir arada tutacak başka adımlar da mevcut muydu veya bu konuda geç mi kalındı?
Bu soruları bir kenarda tutup, Konu başlığımıza dönersek, devlet ve toplum farklı zamanlarda ve imparatorluğun farklı bölgelerindeki gayrimüslimleri farklı değerlendirdiğini bilmemiz gerekir. Bu nedenle toptancı bir yaklaşımla gayrimüslimler ve toplumun geri kalanının birbirlerine yaklaşımı ve tutumu hakkında, bu uzun zaman dilimi ve geniş coğrafyayı düşünerek, genellemeler yapmanın sağlıklı olmayacağı kanısındayım. Yazı dizisinin bir sonraki bölümünde farklı bölgelerde, ayrı geçmişleri olan farklı gayrimüslim toplulukların devlet ve toplumun geri kalanları nezdinde nasıl görüldüğünü ve değerlendirildiğini anlatmaya çalışacağım.