Yedeğimizde taşıdığımız ne çok ‘ama’larımız var?
“Aşka inanıyorum ‘ama’, demokrasi var biliyorum ‘ama’, eski dostları çok özlüyorum ‘ama’, o yine dönse affederdim ‘ama’... Sahi, hiç düşündünüz mü? Bir mülteci çocuğun sırt çantası kaç kilogramdır? Ortalama bir insan ömrü boyunca kaç kez gaz çıkartır?”
Gerçek ile temsilin, samimiyet ile gösterinin birbirine karıştığı bir sahne kurarak, seyirciyi sadece izlemeye değil, kendi eşiğinde durmaya, kendi hikâyesiyle yüzleşmeye davet eden ‘Eşik’, toplumun dayattığı ezberlerin karşısında bireyin iç dünyasına ışık tutan bir oyun.
Sertaç Sayın'ın yazdığı ‘Eşik’in konsept ve yönetmenliğini Ozan Ömer Akgül, hareket tasarımını Salih Usta, dekor tasarımını Serkan Kavurt, kostüm ve maske tasarımını Hilal Polat, ışık tasarımını Ayşe Sedef Ayter, ses ve müzik tasarımını Güneş Bozkır, proje koordinatörlüğünü Ece Şahin üstlenmiş.
Yaratıcı ekibin başındaki ilk üç ismi görür görmez, benim gibi tutkulu bir tiyatro meraklısının aklına geçen yıl Sadri Alışık Tiyatro Ödüllerinde Tiyatro Seçici Kurul Özel Ödülü ve Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) Ödüllerinde TEB Özel Ödülü almış sıra dışı ‘Khôra’ geliyor. Salih Usta’nın tasarladığı ve yönettiği ‘Khôra’nın dramaturgisini Ozan Ömer Akgül, performans metnini ve düzenlemelerini Sertaç Sayın yapmış.

Formatlar ve metinler tamamen farklı da olsa, aynı üçlünün elinden çıkmış her iki oyun da, yaşadığımız dünyanın ve özellikle bu coğrafyanın insanları olarak, durmaksızın değişerek insanı içine çeken güncel meselelerin ve reel politiğin karşısında bireyin iç dünyasını sorgulamalarıyla, tematik olarak yakın akrabalar. Skeçler hâlinde gelişen yapıda öykücüklerin giderek kişiselden çıkıp evrensele açılmaları, izleyiciyi edilgen seyirciden kendi iç dünyasını sorgulayan katılımcıya dönüştürme çabası, bu akrabalığı daha da belirginleştiriyor.
Oyun siyah takım elbise giymiş iki genç adamın seyirciye doğrudan “Biz, iki oyuncu, sizi bize maruz bırakacağız... Modern Sisifos’larız sizler de kayalarımız” diye hitap etmesiyle başlıyor.
Biri (Mehmet Küçükgünaydın) ufak tefek, sakallı, pek de yabancısı olmadığımız bir tip. Diğeri (Lütfi Can Bulut) uzun boyu, erken kırlaşmış saçlarıyla dikkat çekici. Kavuklu ile Pişekâr ya da Hacivat ile Karagöz gibi gelenekselden izlenimler taşıyan bir ikili gibi dursalar da görsel farklılıkları dışında, karakterlerin köken ve tarzlarının o kadar da zıt olmayışı hatta birbirini tamamlaması ile ‘Eşik’, iki kişilik bir ‘talk show’a daha yakın.
Sürenin tastamam 75 dakika olacağını belirterek, sahnedeki kronometreyi başlatıp oyuna giriyorlar.
Sürekli yenilenen ve kendini tekrarlayan bir yaşamın ve zamanın içine sıkışmış, unutmakla hatırlamak, yaşama maruz bırakılmak, oyunla gerçek yaşam, başarmakla, başarısızlık arasında kalmış iki kişi: ‘Ben ve o’ ya da ‘o ve ben’.
Daldan dala atlayan, konudan konuya geçen anlatı bir kara komedi olarak gelişiyor. Replikler birinden diğerine tenis topu gibi uçuyor; kimi zaman birinin başladığı tümceyi diğeri devam ettiriyor. Başlarda seyirciyi biraz da tedirgin ederek eğlendirmek amaçlı görünen geyik muhabbeti, dış dünyanın gerçeklerini yavaş yavaş sahneye çekerek sertleşmeye başlıyor. Ne zaman ve hangi noktada kendi hikâyemiz, başkalarının önerdiği ya da dayattığı hikâyelerdir? Bulunduğumuz eşikte kendi gerçeğimizle yüzleşmeye ne kadar hazırız, ya da değiliz? Önemli olan kim olduğumuz mu, nasıl biri olduğumuz mu? gibi sorgulamalarla ‘Eşik’ katman katman dönüşüp derinleşiyor. Öyle ki sonlara doğru, biri ne bulduysa üst üste giyerken diğeri çırılçıplak soyunduğunda, bir yandan durmaksızın kusarcasına tıkınılan doymak bilmez tüketim çılgınlığını, diğer yandan da, hak etmedikleri hâlde insanların açlık sınırının altında yaşamak zorunda bırakılmasını izlediğini fark eden seyircinin gülümsemesi dudaklarında donup kalıyor…
Ozan Ömer Akgül, konsepti de kendisine ait oyunu ustalıkla, inandırıcı bir ‘stand up’ doğaçlaması duygusu katarak yönetiyor. Yerlerde çok sayıda ıvır zıvır, masklar, balonlar, giysiler var. Oyuncu dolanırken, o an aklına gelmiş gibi birini alıp kuşanıyor. Belli ki, böylesine doğallığa ve inandırıcılığa ulaşmak için müthiş bir çaba gösterilmiş.
Çok sağlam, güldürürken düşündüren bir metin olsa da ‘Eşik’ öncelikli olarak bir sahne performansı. Bu bağlamda Akgül’ün oyuncu yönetimi dört dörtlük. ‘Gabo İllias’tan beri izleyiciyle kurduğu sımsıcak ilişkiye hayran olduğum Lütfi Can Bulut’un usta işi yorumu çok başarılı; Mehmet Küçükgünaydın çok sevimli, doğal, inandırıcı; müthiş uyuşan kimyaları ve dur durak bilmez enerjileriyle çok başarılı bir ikili oluşturuyorlar.
Tiyatroya olduğu kadar bir kabare sahnesi başta, pek çok değişik mekâna da yakışacak ilginç ve farklı bir gösteri, izlenmeyi kesin hak eden başarılı bir kara komedi
10 Şubat Alan Kadıköy, 22 Şubat Boa Sahne, 24 Şubat Pax Sahne, 25 Şubat İBB Habitat Sahne, 5 Mart HOP, 23 Mart Akatlar Kültür Merkezi, 24 Mart DasDas Sahne’de. Kaçırmayın derim.
***

Bir modern klasiğin yeni yorumu
‘Öfke’
İngiliz oyun yazarı, senarist, politik aktivist James Osborne’u (1929-1994) üne kavuşturan üçüncü oyunu ‘Look Back in Anger / Öfkeyle Geriye Bakış’ (1956) ilk gösteriminin ardından ateşli tartışmalara neden olmuş, mutsuz, umutsuz, sıkıntılı, endişeli bir genç neslin düzene, düzenin temsil ettiklerine, burjuva sistemine ve ahlakına karşı çıkışıyla ‘öfkeli genç adamlar’ akımına öncülük etmişti.
İngiltere’nin iç kısımlarında, tek odalı bir çatı katı katında, üst sınıf aileden karısı Alison ve kiracısı Cliff’le yaşayan Jimmy Porter, işçi sınıfından, üniversite mezunu olduğu halde Cliff ile semt pazarında şeker satan, zeki, öfkeli, ağzı son derece kalabalık bir gençtir. Alison’u kazanmak için asker kökenli ailesine karşı büyük savaş veren, hırsını karısıyla durmaksızın aşağıladığı ailesinden çıkaran Jimmy, öfkeyle geçmişe bakarken ne etrafındaki dünyada, ne de kendi içinde olumlu ve yapıcı hiçbir şey görememektedir. Alison, bir süreliğine yanlarında gelen kişilikli arkadaşı Helen’e, biraz da yetiştirilme tarzına duyduğu isyan sebebiyle evlendiğini söyler.
Dört kişi üzerinden gelişen hikâye bireysel öfkenin toplumsal düzenle, hayal kırıklığınınsa yakın ilişkilerle nasıl kesiştiğini sahneye taşır; toplumsal adaletsizlikle bireysel tatminsizliğin yakın bağları nasıl dönüştürdüğünü yansıtır…
Tatavla Sahne, Türkiye’de ilk kez ‘Öfke’ adıyla Yıldız Kenter’in yöneterek Müşfik Kenter, Şükran Güngör ve Tomris Oğuzalp ile oynadığı, sonrasında birkaç kez aynı isimle sahnelenen oyunu bu sezon farklı bir yorumla ele alıyor. Erarslan Sağlam yönetiyor, dekor tasarımı Efe Arslan’a, dramaturgi Gökhan Aktemur’a, müzik, ses-efekt tasarımı Selahattin Çolak’a ait.
Sağlam, oyunu güncelleştirirken, Jimmy’nin öfkesini 70 yıl öncesinin savaş sonrası İngiltere’sinden tamamen koparıyor, giderek çılgınlaşan, absürt tonlamalar kazanan günümüz yaşam tarzının yansımasını patolojik bir öfke olarak ele alıyor. Günümüzün ekonomik, siyasi ve toplumsal aksaklıklarını, sokaklarda cirit atan reşit olmayan çocukların kurduğu çetelere, ‘yan baktı’ diyerek gencecik yeniyetmelerin katledilmesine duyduğumuz çaresizlik ve öfkenin yansıması olarak da çok doğru bir yorum.
Oyunculuklara gelince, Tuba Zehra Sağlam ve Dilek Sağır, Alison ile Helen’e metinde bile olmayan bir derinlik katıyorlar. Murat Avni Yürekli sevecen ve sevilesi bir Galli Cliff yorumluyor. Mert Özmen’in Jimmy’si, kimi diksiyon sorunlarına karşın epey başarılı ama keşke ürkünç öfke patlamalarını bağıra çağıra değil, alçak sesle yansıtabilse.
Kişisel ilişkilerin daima politik olduğunu, içimizdeki huzursuzluğun daima dışarıdaki dünyanın gölgesi olduğunu hatırlatan ‘Öfke’ görülmesi gereken bir oyun. 16, 17, 18 Şubat ve sezon boyunca Tatavla Sahne’de.