Bir diva, bir ressam, Semiha Berksoy'un çok sesli dünyası

İstanbul Modern´de, opera sahnesinden tuvale uzanan ´Tüm Renklerin Aryası´ sergisi, izleyiciyi yalnızca Semiha Berksoy´un resimlerine bakmayı değil, onun çok katmanlı ruhunun içine girmeye davet ediyor. Seçki, resimde, müzikte, yaşamda hatta acıda bile hep sahnede kalan bir figür olarak sanatçının iç dünyasını, sahne tutkusunu ve kırılganlığını aynı anda görünür kılıyor. 6 Eylül´e kadar devam edecek sergiyi, müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk hazırladı.

Tuna SAYLAĞ Sanat
4 Şubat 2026 Çarşamba

Semiha Berksoy’un opera sahnesinde sesiyle yarattığı dramatik yoğunluk, resimlerinde renk ve figür olarak karşımıza çıkıyor. Sergi, Berksoy’un yaşamını kronolojik bir biyografi olarak sunmaktan çok, onun iç dünyasını, tutkularını ve kırılganlıklarını görünür kılıyor. Resimler, eskizler, sahne kostümleri ve arşiv materyalleri bir araya geldiğinde, izleyiciye tek bir şey hissediyor: Semiha Berksoy için sanat, hayatın kendisidir.

SERGİYİ DOLAŞIRKEN…

Semiha Berksoy’un dünyasına girer girmez, disiplinler arasındaki sınırların anlamını yitirdiğini fark ediyorum. Opera sahnesinde sesiyle yarattığı dramatik etki, resimlerinde renk ve figür olarak karşıma çıkıyor. Resimleri içgüdüsel ve çoğu zaman da fazlasıyla kişisel. Resimler ‘güzel’ olmak gibi bir kaygı taşımıyor; aksine rahatsız edici ve son derece dürüst. Berksoy’un tuvalle kurduğu ilişki, bir ressamın estetik arayışından çok, bir insanın kendini anlatma ihtiyacına benziyor.

Sergide en çok otoportreler durduruyor beni. Berksoy kendine bakmaktan kaçınmıyor. Kimi zaman kendini bir diva olarak resmediyor, kimi zaman yalnız ve kırılgan bir kadın olarak. Bu eserlerde idealize edilmiş bir figür yok; yaş alan, yorulan, âşık olan, terk edilen bir beden ve ruh var. Çünkü Berksoy saklanmıyor; ne yaşlanmaktan, ne yalnızlıktan ne de ölüm fikrinden kaçınmış. Tüm bu duygular, renklerin sertliği ve figürlerin doğrudan bakışıyla resimlerin içine sinmiş. Sanatçının resimleri teknik anlamda ‘kusurlu’ sayılabilir; ama tam da bu yüzden sahici. Perspektif bozuklukları, abartılı yüzler,  bilinçli bir tercih gibi duruyor. Çünkü Berksoy için önemli olan, gördüğünü değil hissettiğini aktarmak. Semiha Berksoy’un kişiliği, döneminin çok ötesinde bir özgürlük anlayışını yansıtıyor. Toplumsal normlara mesafeli, kadın olmanın sınırlarını zorlayan ve sanatını hiçbir kalıba sığdırmayan bir figür o. Sergi, bu asi ve bağımsız ruhu romantize etmeden, olduğu gibi sunuyor. Hem güçlü hem kırılgan hem kendinden emin hem de yaralı bir sanatçı portresiyle karşılaşıyoruz.

MÜZİKSİZ OLMAZ!

Müzik, Berksoy’un hem hayatında hem de resimlerinde merkezî bir rol oynar. Müzik, serginin görünmeyen ama sürekli hissedilen ana karakterlerinden biri.  Opera geçmişi, resimlere sinmiş durumda. Oradaki dramatik yapı, resimlerinde de hissedilir. Renkler yükselir, düşer; kimi zaman bağırır, kimi zaman fısıldar. Serginin adı ‘Tüm Renklerin Aryası’ da tam olarak bu durumu karşılar: Berksoy’un dünyasında her renk bir sestir, her resim bir sahne performansıdır.

ÖZGÜR VE KENDİNE HAS BİR KİŞİLİK

Sanatçının kişiliği de serginin merkezinde duruyor. Kurallara uymayan, uyum sağlamak gibi bir derdi olmayan, kadın olmanın ve sanatçı olmanın yükünü kendi bildiği gibi taşıyan bir kişilikle karşı karşıyayız. Sergi onu efsaneleştirmiyor; aksine inişleriyle, yalnızlıklarıyla, takıntılarıyla birlikte sunuyor. Belki de bu yüzden Berksoy, bugün hâlâ bu kadar canlı ve çağdaş görünüyor.

İstanbul Modern’deki bu seçki, bana Berksoy’un yalnızca bir dönem sanatçısı olmadığını hatırlatıyor. O, bugünün sanat ortamında da rahatlıkla yer bulabilecek kadar cesur ve kişisel bir dil kurmuş. Sergiden çıkarken aklımda kalan şey şu oluyor: Gerçek sanat, kusursuz olmaktan değil, sahici olmaktan doğar. Semiha Berksoy için de sanat, temsil etmek değil, var olmak. Sahne, tuval ya da hayat fark etmiyor; o her zaman kendini ortaya koymayı seçmiş.

YAŞAM ÖYKÜSÜ

Sergide, Berksoy’un hayat hikâyesiyle karşılaşmamak mümkün değil. Çünkü biyografisi, sanatından ayrı bir yerde durmuyor; aksine doğrudan resimlerin ve sahnenin içine sızıyor.

1910 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Berksoy, erken yaşta sanatla çevrili bir ortamda büyür. Ressam annesi Fatma Saime Hanım, onun hayatındaki en güçlü figürlerden biri ve bu bağ, yıllar sonra Berksoy’un resimlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkar. Anne figürü, sadece bir aile bağı değil, aynı zamanda duygusal ve sanatsal bir merkez hâline gelir.

Müzikle ilişkisi genç yaşta başlar ve kısa sürede onu opera sahnesine taşır. Türkiye’nin ilk opera sanatçılarından biri olarak kabul edilen Berksoy, yalnızca sesiyle değil, sahnedeki varlığıyla da dikkat çeker. 1930’lu yıllarda Almanya’da eğitim alması ve sahne deneyimi kazanması, onun sanat anlayışını derinden etkiler. Avrupa’da opera sahnesinde yer alan ilk Türk kadın sanatçılardan biri olması, Berksoy’un hayatındaki kırılma noktalarından biridir. Ancak bu başarı hikâyesi, düz bir ilerleme değil; cesaret, yalnızlık ve dirençle örülmüş bir yolculuktur.

Berksoy’un biyografisinde önemli bir yer tutan bir diğer başlık da disiplinler arası üretimidir. Opera kariyerinin yanı sıra resim yapmayı hiçbir zaman ikincil bir uğraş olarak görmez. Aksine resim, onun için sahnede dile gelmeyen duyguların alanıdır. Yaşadıklarını, sevdiklerini, kaybettiklerini ve kırgınlıklarını tuvale taşıması, onu Türkiye sanat tarihinde ayrıksı bir yere yerleştirir. Akademik bir resim eğitimi almamış olması, bu alandaki özgünlüğünü daha da belirgin kılar. Döneminin erkek egemen sanat ortamında, kendi sesini ve bedenini sahneye koymaktan geri durmayan bir figürdür o. Toplumsal beklentilere uyum sağlamak yerine, kendi yolunu çizmiş; bu tercihin bedelini zaman zaman yalnızlıkla ödemiştir.

SEVMEKTEN KORKMAZ!

Semiha Berksoy’un hayatında aşk, hiçbir zaman sadece özel bir alan olarak kalmaz; sahneye, tuvale ve sese taşan bir deneyim hâline gelir. Resimlerinde sık sık karşılaşılan tutkulu bakışlar, abartılı figürler ve dramatik sahneler, yaşanmış duyguların izlerini taşır. Berksoy için aşk, ilham verici olduğu kadar yaralayıcıdır da. Sevmekten korkmaz; ama sevmenin bedelini de saklamaz. Bu duygusal yoğunluğun en dikkat çekici duraklarından biri, Nâzım Hikmet’le kurduğu dostluk ve ruhsal yakınlıktır. Nâzım’la ilişkileri bir aşk hikâyesi olarak tanımlanmasa da, iki sanatçı arasında derin bir entelektüel ve duygusal bağ olduğu bilinir. Berksoy, Nâzım Hikmet’i sadece büyük bir şair olarak değil, aynı zamanda hayatında iz bırakan bir yol arkadaşı olarak anar.

AŞK–YALNIZLIK–YAŞLANMA ÜÇGENİ

Yaşamının ilerleyen dönemlerinde resim üretimi daha yoğunlaşır. Bu resimler, yaşlanma, ölüm ve hafıza gibi temalarla doğrudan yüzleşen işlerdir. Berksoy’un sanatına yakından bakıldığında, aşk, yalnızlık ve yaşlanmanın birbirinden ayrılan değil, birbirini besleyen duygular olduğu fark ediliyor. Sevmek, onun için bir bütün olma vaadi kadar, dağılmayı da göze almaktır. Yalnızlık, neredeyse bilinçli bir seçim gibi durur. Yaşlanma ise Berksoy’un inkâr etmediği, aksine sanatının merkezine aldığı bir başka alandır. Otoportrelerinde gençliğini korumaya çalışan bir yüz yoktur; yaş almış bir beden, yorgun ama hâlâ bakışlarını saklamayan bir kadın vardır. Belki de Berksoy’u bu kadar çağdaş kılan tam olarak budur: Aşkı tüketmeden, yalnızlıktan kaçmadan ve yaşlanmayı inkâr etmeden sanat üretmeyi sürdürebilmesi… Onun resimleri bize şunu hatırlatır: Zaman geçer, sesler susar, ilişkiler biter; ama cesaretle bakılan bir hayat, sanat olarak kalır.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün