Yavru Vatan Kıbrıs

Yıllar önce iş için Kıbrıs´a gitmiş, sabahtan akşama kadar otel ve restoranları gezmiş turizm ile ilgili acenteler ile görüşmeler yapmaya çalışmıştım. Ülkeyi görmek, insanları ile tanışmak benim için tam bir hayal kırıklığı idi. Konunun bu tarafını bir 
başka yazıya bırakalım. Sevgili eşimle bugüne kadar tüm seyahatlere birlikte çıkmıştık. Sadece Prag ve Kıbrıs´a onsuz gitmiştim. Gezdiğimiz ülkeleri eşitlemek için Kıbrıs´a promosyon kültür turu bulunca hiç tereddüt etmeden yer ayırdım.

Cako TARAGANO Seyahat
28 Ocak 2026 Çarşamba

Üç gece, dört günlük Kıbrıs gezimiz Lefkoşa, Girne, Güzelyurt, Kapalı Maraş bölgesi ve Gazi Mağusa’yı içeriyordu. İstanbul Havaalanından saat 7.30 gibi Kıbrıs’a doğru THY ile havalandık. Yaklaşık 1 saat 25 dakika sonra Kıbrıs’ın Ercan havalimanına indik. Kıbrıslı yerel rehberimiz bizleri çıkışta karşılayıp otobüse getirdi. Şehir merkezine gelene kadar genel anlamda Kıbrıs tarihi, coğrafyası, kültürü ile ilgili kısa bilgiler geçti. Uğradığımız her noktada bunlar hakkında daha detaylı bilgiler vereceğini söyledi. Yerel saat ile 8.30 gibi indiğimizden önce bizi kahvaltı yapmamız için bir pastaneye getirdi. Burada kahvaltı tabağı, omlet ve menemen gibi yumurta çeşitleri, ayrıca pastane olduğundan aklınıza gelebilecek poğaça, börek, çörek gibi hamur işleri ve tabi ki pasta ve tatlı çeşitleri mevcuttu. Sevgili eşimle birlikte ortaya ufak bir çeşit yapıp karnımızı doyurduk. Kahvaltı sonrası turumuza başladık. İlk durak Lefkoşa şehir merkezi idi. Ledra Palace sınırını panoramik olarak görerek, Girne kapısından giriş yaptık.  Lefkoşa surlarından geçerek Venedik Sütunu’nun önüne geldik. Rehberimiz, meydanı ve sütunun tarihçesini detaylı bir şekilde anlattı.

Sonra sırasıyla, Saman Bahçe Evleri, Saray Meydanı, Büyük Han, Arasta Çarşısı, Lokmacı Barikatı ve sınır kapısı girişi, ada Osmanlının yönetimine geçtikten sonra Selimiye Camii’ne dönüştürülen St. Sophia Katedrali, Bandabulya’yı (belediye pazarı) gezdik. Tüm katedral, cami, han, meydan ve çarşıların önünde detaylı bilgiler aldık. Gezi esnasında verilen molalarda çarşı içindeki mekânlardan sokak lezzetleri tatmaya çalıştık. Kahveleri değişikti. Sertlik derecelerine göre isimlendirmişler. Mırra gibi, espresso gibi çok sert olan da vardı. Bizim Türk kahvesi tadında olana Con diyorlardı. Sipariş verirken örneğin sade kahve istiyorum değil de bir tane sade Con diyorsunuz. Lefkoşa turumuz bitince Girne’ye doğru yol aldık. Yol üstünde Bella Pais manastırına uğradık. Bahçesi, manzarası, kilisesi ile hayran kaldığımız bir mekânla karşılaştık. Tecrübeli ve bilgili rehberimiz nerdeyse tek tek freskleri, ikonaları, kiliseyi tanıttı bizlere. Kasım ayı olmasına rağmen harika bir sonbahar havası vardı. Tepeden Girne manzarası harika görünüyordu. Buradan otobüsümüze binip Girne merkezine geldik. Kale ve antik limanın bulunduğu sahilin önüne yürüyerek geldik. Tüm Girne, kartpostallardaki görüntü ile canlı olarak karşımızda duruyordu. Kale ve içindeki şapel ile müzeler hakkında rehberimiz ön bilgiler verdikten sonra kaleyi gezmeye başladık. Yorgun olmamıza rağmen kalenin burçlarına kadar tırmandık. Kale turundan sonra sahile inip antik limanı gezdik. Sahil boyunca restoran, kafe ve barlar sıra sıra dizilmişlerdi. Bir akşam gelip bu barlarda bir şeyler içelim deyip otelin yolunu tuttuk. Girne merkeze 20 dakika yürüme mesafesindeki otelimiz Pia Bella’ya giriş yaptık. Odalarımıza çantalarımızı bıraktıktan sonra etrafı tanımak ve marketten bir şeyler alıp odaya getirmek için otelin çevresini dolaştık. Karşımıza Yunan Adalarında bulunan Lidl market çıkınca çok sevindik. İstanbul’a dönüşe geçmeden birkaç şey alırız dedik. Otele dönüp akşam yemeğine kadar dinlendik. Akşam yemeğimizi buz gibi fıçı bira eşliğinde taçlandırdık. Yemek sonrası biraz merkeze doğru yürüsek de yorgun olduğumuzdan bu geziyi yarın akşama bırakalım deyip otele döndük. Odaya çıkmadan otelimize ait olan Casino’ya bir göz atalım dedik. Ne ben ne eşim Casino’da oynamayı ve o ortamı çok sevmediğimizden, bir kapısından girip diğerinden çıkıp odamıza döndük.

Rotamız ünlü Mavi Köşk

Sabah dinlemiş vaziyette kahvaltıya indik, kahvaltı sonrası ikinci günün turuna başladık. Rotamız Girne’ye bağlı Çamlıbel Köyü’nde bulunan çok meşhur bir ev, Mavi Köşk’e idi. İtalyan asıllı Yunanlı silah kaçakçısı ve Mafya babası Pablo Pavlides’in kendine yaptırdığı çok özel bir villa idi. İç dekorasyonu ile havuzu, müzik odası, yemek odası, yatak odaları ve yemek salonu ile çok değişik ve çok özel yapılmış bir köşk diyebiliriz. Sırf bu evin ve sahibinin hikâyesini yazmaya kalksam başlı başına bir yazı konusu olabilir. Merak eden olursa Hazreti Google’dan inceleyebilir. Ev askeri bölgede olduğu için askerler eşliğinde ve onların anlatımında gezdik. Tur sonrası köşkün kafesinde kahvelerimizi yudumlarken bu kez rehberimiz gerek köşkün gerekse evin sahibinin daha özel sırlarını ve karanlık yönlerini anlattı. Buradan Güzelyurt’a doğru yol aldık. Önce St. Mamas Manastırına geldik. Manastırı ve bahçesini gezerken rehberimizden bilgiler aldık. Sonra manastırın bahçesinde bulunan Arkeoloji Müzesini gezdik. Daha sonra Lefke sokaklarında gezinip eski Osmanlı mimarisi ile yapılmış konakları gördük. Oradan Şehit Albay Karaoğlanoğlu’na verilen daha sonra eşinin KKTC’ne müze olma şartı ile verdiği müze evi, Şehitliği ve açık hava savaş müzesini ziyarete gittik. Şehitlikte saygı duruşunda şehitleri selamladık. Silahların, tank ve askeri araçların sergilendiği alanı ve gezdikten sonra Erenköy direnişi sırasında şehit düşen pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in anıtını ziyarete gittik. Savaşın soğuk yüzünü anılarda bir kez daha yaşadık. Meydanda Cengiz Topel’in hayatından kesitler camekân içinde fotoğraflarla sergilenmişti. Meydanın ortasında duran savaş uçağı ile fotoğraf çektik. Bu yerleri gezerken yeterince hüzünlenmiştik. Rehberimiz neşemizi yerine getirecek bir haber ile bizleri toplayıp, deniz kenarında bir restorana balık yemeğe götürdü. Akşamüstü otele dönüş yaptık. Saat uygun olduğundan otelin bahçesinde oturup sonbaharın tadını çıkardık. Böylelikle biraz dinlenmiş olduk. Öğlen geç yiyip üstüne üstlük bir de rakı içince akşam yemeği için pek iştahımız yoktu. Salata gibi hafif bir şeyler atıştırıp Girne merkeze yürüyerek gittik. Sahilde dolaştık, oteller bölgesinde gezindik, Limanın ve kalenin gece ışıklar altındaki harika görüntüsünde Cyprus By Night turu yaptık baş başa. Dükkânlara girdik, fiyat araştırması yaptık. Çünkü ertesi gün serbest gündü. Rakı, cin, votka, whisky gibi Duty Free Shop’tan bile daha ucuz olan alkol, hellim peyniri, hediyelik magnet vs gibi alışverişler yapacaktık. Gece yarısına doğru otele dönüp yattık.

Alışveriş zamanı

Ertesi gün serbest gündü. O yüzden hiç acele etmeden, keyfimize göre hareket ederek kahvaltıya indik. Kahvaltı sonrası gezmeyi planladığımız birkaç noktayı haritadan işaretleyip yola koyulduk. İlk önce Girne Limanına yöneldik, yol üstündeki adeta Free Shop tarzındaki Girne’nin en meşhur dükkânı Ercan’a girdik. Sanırsınız ki satıştaki ürünler bedava dağıtılıyor. Nasıl kalabalık, nasıl alışveriş yapıyor insanlar. Onları seyretmek için bile girilir bu dükkâna. Şişeler rahat taşınıp kırılmasın diye ödeme sonrası iki uzunca tezgâh üzerinde personel, kartonlara sarıp paket yapıyorlardı. Boşalan raflara çalışanlar yeni şişeleri yerleştirirken diğer taraftan müşterilerin sorularına cevap yetiştiriyorlar. İnanılmaz bir görüntü. Tabi ki bizde bu kervana katılıp birkaç şişe içki, sipariş verilen sigara vs aldık.

Sonra sahilde bir kafede oturup bu alışveriş curcunasının sarhoşluğunu atmaya çalıştık. Biraz dinlendikten sonra tekrar etrafı keşfe çıktık. Belediye binasına doğru yöneldik, çünkü turlardan dönüşte otobüs ile geçerken bu taraflarda şık ve güzel mağazalar gözümüze çarpmıştı. Ancak Kıbrıs’a özgü hiçbir şey bulamadık. Yurt dışı seyahatindeydik ama, lisan tanıdık, melodili bir Türkçe konuşuluyor. Markalar ve dükkânlar aynı İstanbul’dakiler gibi. Yurt dışındaydık ama sanki, Antalya, İzmir, Trabzon, Adana gibi bir şehirdeydik. Öğlen saatini geçirmiştik, Belediye Meydanına gelmeden karşımıza Semih Sancar Caddesi üzerinde Hungry House Pizza diye bir mekân çıktı. Görüntüsü hoşumuza gitmişti. İçeri girip mantarlı pizza siparişi verdik. Tabanı incecik, üstündeki malzemeler bol ve lezzetli; çok keyif aldık yerken. Yemek sonrası otele doğru giderken yolumuzun üstünde MYRA Çikolata Evim diye bir pastane gibi kafe çıktı. Bu lezzetli yemek sonrası çikolata ve kahve ile damaklarımızı çatlatalım dedik. Çeşitli çikolatalardan karışık aldık. Otele geldik. Baya yorulmuştuk, tüm gün sokak ve caddeleri arşınlamıştık. Odaya gelir gelmez duşumuzu alıp odada bulunan kahve makinesinden kendimizi birer kahve yapıp yaramaz çocuklar gibi çikolataları yedik. Boş gün olmasına rağmen dolu dolu geçen bir gün olmuştu. Akşamına şarap ve balık ile keyifli bir akşam yemeği yedik. Yemek sonrası otelin bahçesinde oturup Casino’dan bahçeye çıkan insanları gözledik. Bizim gibi oyunu sevmeyen birkaç kişi ile bahçenin ve otelin keyfini çıkarıp yatmaya gittik.

Namık Kemal Büstü

Hayalet şehir

Gezimizin dördüncü günü de baya dolu idi. Gazi Mağusa, Kapalı Maraş gidilecek şehirlerdi. Bakmayın bizim şehir dediğimize. Kıbrıslılar, Girne Güzelyurt, G. Mağusa, Maraş, Dip Karpaz gibi yerlere ilçe diyorlardı. Önce Gazi Mağusa’da St. Barnas Manastırını ziyarete gittik.

Oradan uzun süre kapalı kalan çok kısa bir zaman öncesi ziyarete açılan Maraş bölgesini ziyarete gittik. Çok şanslı idik. Birçok arkadaşım kapalı olduğundan gezememişlerdi burayı. Savaş öncesi doğunun Paris’i diye anılırmış burası. Oteller, bankalar tiyatrolar, marka dükkânlar, okullar ile çok renkli bir şehirmiş. Şimdi ise biz sokaklarını gezerken adeta kovboy filmlerinin düello yapılan meydanı gibi sessiz ve ıssızdı. 40 yıl girilmesi yasak olan bir yer düşünün, evlerin camları kırılmış, binalar boyasız ve eski, demir kapıların birçoğu paslı sanki hayalet şehir görünümündeydi. Gezerek sahil ve plajına kadar yürüdük. Bu güzelim şehri bu halde görmek hem içimizi acıttı hem çok üzüldük. Diyeceksiniz ki neden şehir tekrar elden geçirilmiyor, neden binalar vs restore edilmiyor. Anlattıkları kadarı ile toprak tapusu Türklere, üzerine inşa edilen binaların tapusu Rumlara aitmiş. Bu yüzden her biri burası benim diyerek birbirlerine bir çivi dahi çakılmasına izin vermiyorlar.

Buradan tekrar Gazi Mağusa kalesine geldik. Lala Mustafa Paşa Cami, St. Nicholas Katedrali, Venedik Sarayı ile şair ve vatansever yazar Namık Kemal in Vatan yahut Silistre piyesinden sonra sürgüne yollandığı ve bir gece kaldığı zindanı gezdik. Öğlen yemek molasını surların karşısındaki Kaleiçi Ocak Kebap’ta verdik. Biz 3-4 tane humus, kuru cacık, baba gannuş, tahinli köz patlıcan gibi mezelik şeyler sipariş verip güzel bir Hellimli salata ve buz gibi bira ile öğlen yemeğimizi yedik.

Yemek sonrası serbest saatler vermişlerdi. Gazi Mağusa’nın bence belki de Kıbrıs’ın en güzel, oldukça şık ve çeşidi olan pastanesi Petek Pastanesinde yemek sonrası tatlılarımızı yemeğe gittik. Kıbrıs tatlısı dedikleri altı revani üstü muhallebi olan bir tatlı ile Kıbrıs’ın Şeftali Kebabı ya da hellimi gibi meşhur olan kaymaklı ekmek kadayıf siparişi verdik. Havaalanına giderken rehberimiz içkileri ucuza alabileceğimiz Çilem içki dükkânına soktu. Girne’deki Ercan kadar olmasa da buranın fena çeşidi yoktu. Tur yolcuları giderayak birkaç alışveriş yaptıktan sonra dönüş için tekrar Ercan havalimanına geldik. Hepimizin ortak kanaati şöyleydi. Harika bir tarih ile coğrafyaya, aynı zamanda kültüre sahip güzelim adayı Casino turizmine mahkûm etmişler. Ne iyi yaptık da Kıbrıs Kültür turunu aldık. Şimdiye kadar yalnızca otel, güneş ve deniz için Kıbrıs seyahati yapan dostlarıma kültür turu almalarını ısrarla tavsiye ediyorum.

Bir Tutkudur Seyahat…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün