Son yıllarda hayatımızda en sık kullandığımız kelimelerden biri ´farkındalık´. Ne yediğimizin farkındayız, bize iyi gelmeyen alışkanlıkların farkındayız, hatta çoğu zaman neden yorulduğumuzu da biliyoruz. Ama buna rağmen birçok şeyi aynı şekilde yapmaya devam ediyoruz.
Burada durup sormamız gereken soru şu; bu gerçekten farkındalık mı? Çünkü psikolojide, düşünmeden yapılan, durulmayan, sorgulanmayan davranışlara farkındalık denmez. Aksine, bu durum farkındalığın devrede olmadığı bir hâli anlatır, otomatik pilotu. “Bunu yapmamam gerektiğini biliyorum ama yine de yapıyorum” dediğimiz yer, farkındalık değil; alışkanlığın yönetimi ele aldığı yerdir. Gerçek farkındalık, yalnızca ne yaptığını bilmek değil, neden yaptığını anlayabilmektir. Psikolojide bu ayrımı yapan kavramın adı metabiliştir. Metabiliş, kişinin sadece düşüncelerinin farkında olması değil, kendi düşünme biçimini izleyebilmesi anlamına gelir. Bu bir zekâ meselesi değildir. Hatta çoğu zaman IQ’dan daha belirleyici bir beceridir. Çünkü metabiliş, insanın kendi otomatik tepkilerine bir adım geriden bakabilmesini sağlar. Bugün ‘farkındayım’ dediğimiz birçok durumda aslında şunu kastediyoruz; “Bu davranışı yaptığımı biliyorum.” Oysa bilmek yetmez. Davranışı değiştiren şey, nedenini görebilmektir. Bir davranışı yıllardır aynı şekilde yapıyorsak, bunun nedeni çoğu zaman irade eksikliği değildir. Alışkanlıklar, beynin enerji tasarrufu sistemidir. Beyin tekrar eden davranışları otomatikleştirir, çünkü düşünmek enerji ister. Tanıdık olan, güvenlidir; sorgulanmaz. Tam bu noktada sıkça duyduğumuz bir başka cümle devreye girer,“21 günde alışkanlık olur.” Bu cümle kulağa iyi gelir. Çünkü kısa bir süre, net bir hedef ve hızlı bir umut sunar. Ancak bilimsel olarak bu sayı kesin bir kural değildir. ‘21 gün’ fikri, alışkanlık bilimi üzerine yapılmış bir deneyden değil; insanların değişime alışma süresine dair eski bir gözlemden yayılmıştır. Güncel araştırmalar, bir davranışın gerçekten otomatikleşmesinin kişiden kişiye büyük ölçüde değiştiğini gösterir. Alışkanlıkların ortalama olarak iki ayı aşan bir sürede yerleştiği biliniyor. Bazı kişilerde bu süreç daha kısa, bazılarında ise aylar sürebilir. Yani 12 gün yapmak boşa gitmez.40 gün yapmak da ‘tamam oldu’ anlamına gelmez. 21 gün, en fazla beynin bu davranışı ciddiye almaya başladığı ilk eşiktir. Asıl mesele gün sayısı değil, süreklilik ve anlamdır. Burada motivasyon ve disiplin kavramları devreye girer. Motivasyon gelir ve gider. Heyecanla başlarız, sonra düşer. Bu çok insani bir durumdur. Disiplin ise çoğu zaman sert algılanır; kural, baskı, zorunluluk çağrışımı yapar. Tıpkı ‘diyet’ kelimesi gibi tetikleyicidir. Oysa disiplin kelimesinin kökeni düşündüğümüzden çok daha yumuşaktır. Latince disciplina, yani öğrenme ve devam etme pratiği. Yani disiplin, kendini zorlamak değil; kendinle kurduğun bir devam ilişkisidir. Belki de bu yüzden disiplin yerine süreklilik demek daha açıklayıcıdır. Beyin sürekliliği sever. Çünkü süreklilik belirsizliği azaltır. Belirsizlik sinir sistemini yorar. Tekrar eden davranışlar ise beyne şu mesajı verir. “Güvendeyim.” İyi ya da kötü, alışkanlıklar bu yüzden rahatlatıcıdır.

Beslenme Bu Resmin Neresinde?
Beslenme, farkındalığın en zor sınandığı alanlardan biridir. Çünkü yemek yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değildir. Aynı zamanda rahatlatır, ödüllendirir, bastırır. İnsan belli bir yaştan sonra neyin doğru neyin yanlış olduğunu çoğu zaman bilir. Neyin iyi gelmediğini de bilir. Ama yine de devam eder. Burada mesele bilgi değil, haz ve alışkanlık döngüsüdür. Beyin, özellikle tatlı, karbonhidrat ve yağlı yiyecekleri ödül sistemiyle ilişkilendirir. Bu yiyecekler dopamin salgılatır. Dopamin ‘mutluluk’ değil, tekrar etme hormonudur. Çoğu zaman yemek, açlığı değil; hayattan alamadığımız hazzı telafi eder. Duygular bastırıldığında, yorgunluk konuşulmadığında, yalnızlık paylaşılmadığında, beden en hızlı rahatlama yolunu seçer; yemek. Bu yüzden duygusal beslenme bir irade sorunu değil; sinir sistemi alışkanlığıdır.
Yaş Aldıkça Beslenme Neden Daha Duygusal Olur?
Yaş aldıkça insanın beslenme ilişkisi çoğu zaman geçmişe doğru kıvrılır. Çocuklukta yenen tatlar, evde pişen yemekler, annenin yaptığı bir çorba daha sık hatırlanır. Çünkü yemek, çocuklukta yalnızca beslenmek değil; güvende olmak, sakinleşmek, görülmek anlamına gelir. Zihin, zorlandığında en eski güven kayıtlarına gider. Bu bir gerileme değil; bir güven arayışıdır. Ancak bu güven hâlâ sadece yemekte aranıyorsa, beslenme artık ihtiyacın değil, duygunun dili olur. Alışkanlıklar boşluk sevmez. Bir alışkanlığı yalnızca ‘bırakmak’ çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü alışkanlık bir ihtiyacı karşılar. Rahatlatıyorsa, ödüllendiriyorsa, yalnızlığı bastırıyorsa, o ihtiyacı görmeden alışkanlığı kesmek boşluk yaratır ve beyin o boşluğu hızla doldurur. Bu yüzden kalıcı değişim, ‘bunu yemeyeceğim’ demekle değil, ‘bu ihtiyacımı başka nasıl karşılayabilirim?’ sorusuyla olur. Yeni alışkanlıklar radikal değil, yakın olmalıdır. Aynı saatlerde, aynı duyguda, ama biraz daha şefkatli bir davranışla. Bu bir savaş değil; alışkanlık dönüşümüdür ve yaş aldıkça bu dönüşüm zorlaşmaz. Aksine, kişi artık neyin işe yaramadığını daha iyi bilir. Bilgi arttıkça sorumluluk da artar. Ama bu bir yük değil; bir güç alanıdır. Belki de gerçek farkındalık, tam orada başlar. Yediğimiz şeyin değil, neden yediğimizin sorumluluğunu aldığımız yerde. Ve değişim, tam da o anda mümkün olur.