“Dünyada bulunmanın saçmalığını geçiştiriyor muyuz, onunla boğuşuyor muyuz, yoksa hiç farkında mı değiliz? Bu üç kategorinin hangisinin içindeyseniz, dünyaya bakışınız da ona göre belirleniyor. Ben mesaj vermiyorum, herhangi bir misyonum da yok. İlgimi çeken bir şey gördüğümde “Bakın burada ne var” diyorum. Yaptığım sadece bu.” Onur Ünlü
Türk sinemasının en özgün yaratıcı ‘auteur’lerinden, 1973 Kocaeli doğumlu yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcı, şair müzisyen Onur Ünlü, Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesinin ardından Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde yüksek lisans yapmış.
2006’da yapımcılığını, yönetmenliğini senaristliğini üstlendiği ilk filmi ‘Polis’ ile başladığı sinema kariyerinde sıra dışı filmleriyle çok sayıda ödül kazanmış, faklı bir medya ortamı olan dizi sektöründe de benzer başarıyı yakalamış.
Sinemada özellikle fenomen ‘Bin Bir Gece’ dizisiyle de televizyonda, fantastikle absürdü ve gerçeküstünü keskin bir mizah duygusuyla ustalıkla harmanlayan, kendine has sinema diliyle benzersiz bir tarz yaratmış olan Onur Ünlü bu kez tiyatroya yöneliyor.
Bir süredir oyun yönetmeyi düşünen Ünlü’ye bir arkadaşı 2008 tarihli kültleşmiş kendi filmi ‘Güneşin Oğlu’nu sahneye uyarlama fikri verdiğinde, bildiği yerden başlamak ilginç gelmiş. Yapımcısı Zorlu PSM onu ortak yürütücü yapımcı Yağmur Dolkun ile tanıştırmış; oyuncu, dramaturg, tiyatro ve yoga eğitmeni, yönetmen Nagihan Gürkan da, Dolkun’un önerisiyle ortak yönetmen olarak çekirdek ekibe katılmış.
Konuyu kısaca özetlersek Ünlü’nün ‘fantastik bir mavra’ olarak tanımladığı ‘Güneşin Oğlu’ hayattan tek isteği bir mucize yaşamak olan altmışlarında öğretmen emeklisi Fikri Şemsigil’in ‘asrın güneş tutulması’ sonrasında yaşadıklarının çılgın öyküsü. Tutulmada, kırk yıllık evli olmasına rağmen karşı apartmandaki dünya güzeli komşu kıza takmış Fikri Bey’in dileği gerçekleşir ve ‘Güneşin Oğlu’ olduğunu öğrenir. Ancak, benliği alt kat komşusu şairden mahalledeki garsona, çok sayıda kişinin bedenine girip çıkmaya ve girdiği her bedende hiç beklemediği sürprizlerle karşılaşmaya başlayınca yaşadığı mucize düşündüğünün aksine hayatını alt üst eder. Bu değişimler bir bedenin terk edilmiş, yani esas sahibinin ölmüş olması gerektiğinden, Fikri Bey’den boşalan bedene kimin gireceği de karışık ve karmaşık bir durum oluşturur. Olaylar çığırından çıkar ve Fikri Bey kurtulabilmek için gerçeklerin peşine düşmek, işin uzmanına danışmak zorunda kalır.
Fikri Bey’in ruhunun sürekli beden değiştirmesi, bir başka bedende yaşamanın felsefi ve varoluşsal sorgulamasına dönüşse de Ünlü, bir söyleşisinde filmde/oyunda eleştirilemeyecek kadar zavallı bir hale gelmiş, bütün ciddiyetini yitirmiş sisteme yönelik bir eleştiri olmadığını, dünyada bulunmanın kendisiyle ilgili sıkıntıları üzerine yoğunlaşmaya çalıştığını belirtmiş.
Fantastik bir olay örgüsünü gündelik absürtlüklerle iç içe geçiren özgün senaryoda, mantıksız ve saçma görünenler öylesine zekice anlaşılır kılınmış, karakter ilişkileri öylesine sağlam yazılmış ki, metin nerdeyse bire bir korunarak sahneye uyarlanmış.
Sahne tasarımı Barış Dinçel, kostüm tasarımı Gül Sağer, ışık tasarımı Cem Yılmazer, ses tasarımı Arın Kamiloğlu, saç ve makyaj tasarımı Sezen Yeniçeri Can’a ait. İbrahim Selim, Deniz Celiloğlu, İlayda Alişan, Beyti Engin, Ali Yoğurtcuoğlu ve Zeynep Kankonde başrollerde. Ana kadroya Efekan Can, Sergen Özdemir, Ilgaz Kaya ve Selin Beliz Şahan eşlik ediyor. Ekip oyunculuğu dört dörtlük.
Uyarlamada en büyük sorun, çok sayıda mekânda geçen bir filmin teatral karşılığını sahnede yaratabilmek. Onur Ünlü & Nagihan Gürkan son derece parlak bir buluşla bunu ustalıkla çözüyorlar: Dekorun tek sabiti, güneşin en tepede olduğu stilize bir fon. Anekdotlar hâlinde gelişen oyunun her sahnesinin, tekerlekler üzerinde hareket edebilen epey gerçekçi küçük bir dekoru var. Her skeç o sahnede oynayan oyuncuların soldan sağa iterek ortaya getirdiği bu mekânlarda oynanıyor; biten bölümün dekoru oyuncular tarafından sahnenin sağından çıkarılırken, sahneye soldan, bir sonraki mekân o kısmın oyuncularıyla giriyor. Böylece, hem dekor değişimi için ‘es’ verilmiyor, oyun sarkmadan temposu hiç düşmeden öykü 75 dakikada anlatılıyor; hem de yaratılan ‘kaydırmalı çekim’ duygusu sahnedeki yoruma etkileyici bir sinemasal boyut kazandırıyor. Sinemadan tiyatroya geçişin bir diğer etkileyici avantajı da, Kurban Murat’ın Hamiyet Hanım’a dönüşmesinin filme nazaran sahnede daha doğal ve inandırıcı bir gerçeklik kazanması oluyor.
Sonuç olarak, fantastiği, absürdü ve gerçeküstünü çılgın bir güldürü olarak ustalıkla harmanlayan ‘Güneşin Oğlu’, sinemadaki başarısını tiyatroya da yansıtabilen, ‘Onur Ünlü evrenini’ sahneye de taşıyabilen özgün ve ilginç bir deneyim olmuş. 06, 19, 20 Şubat ve sezon boyunca Zorlu PSM’de. Absürdün doruğunda gelişen, fantastik ötesi bir hikâyeyi ‘saçma sapan’ görenlerden değilseniz kaçırmayın derim.
Not: Dijital yayın platformlarımızda bir ek seçenek olarak orijinal filmi izleme olanağı var. Oyunun ardından kesinlikle filmini de seyredin derim. Absürt sinemamızın bu başyapıtını bir kez daha keyifle keşfederken, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar, Hümeyra ve Serkan Keskin’in 18 yılda nerdeyse hiç yaşlanmadıklarına şaşırır, günümüzün olgun yakışıklıları Tansu Biçer ve Ahmet Kural’ın delikanlı hallerini anımsar ve de en önemlisi, sahnede filmin teatral karşılığına başarıyla ulaşılmış olduğunu iyice algılarsınız.
Bu vesileyle, aramızdan çok erken ayrılmış olan Köksal Engür’ü de sevgi ve saygıyla anma fırsatınız olur.

484 Urban Garden & Espas Tiyatro ortak yapımı “Seni Uzaktan Sevmek”
“Bence ben dünyanın en işe yarar insanıyım. Ahlaklıyım, erdemliyim. Sonra çalışkanım… Annemi, ülkemi, arkadaşlarımı çok seviyorum. Babamı da sevmeye uğraşıyorum. Sırf öldü diye daha kolay olmuyor.”
Özden Selim Karadana’nın yazdığı, bir süredir yurt dışında yaşayan çok yetenekli yönetmen Serkan Salihoğlu’nun dramaturgisini ve süpervizyonunu Erdem Avşar ile birlikte yaparak sahneye koyduğu ‘Seni Uzaktan Sevmek’ 2000’ler Türkiye’sinde geçen bir içsel yüzleşme hikâyesi.
Babalar, sevgiler ve kayıplar üzerine kurulu bu metinde yok yok. Okul; yurt dışı hayalleri; iş, güç, para, olmayan tutkular, reality showlar, boşlukta yuvarlanmalar… Amaç babaların gölgesine hayır demeyi ve yas tutmayı öğrenmek. ‘Seni Uzaktan Sevmek’i, bildik bir konuyu ustalıkla, doğru vurgularla, doğal ve inandırıcı bir mantıkla anlatan çok sayıda tek kişilik oyundan ayıran, zeki ve sıra dışı interaktif anlatım tarzı. Adını bile bilmediğimiz bu genç adam, sorunlarını izleyiciye ya da kendi kendine anlatmaya başladığında yalnız olmadığını fark ediyor. Seyirciler arasından bir kadın, elinde her şeyi çözeceğini iddia ettiği kalın kaplı bir kılavuz, ayağa kalkıyor, kimi zaman yardım ediyor, kimi zaman tersliyor, kimi zaman kendi de işin içinden çıkamıyor. Bunu yaparken de, seyircileri olabildiğince oyuna aktif olarak katıyor. Serkan Salihoğlu’nun usta işi sahnelemesinin iki kutbu da çok başarılı. Uzunca bir süredir oyuncu olarak izlemediğimiz Yeşim Özsoy, oyunu sunan, yöneten, seyirciyle iletişimi sağlayan müthiş etkileyici bir ‘master of ceremony’. Oyunun asıl sürprizi ise, bizim üstelik ilk kez profesyonel olarak seyirci karşısına çıktığı prömiyerde izlediğimiz Eyüp Çelik. Bu 25 yaşındaki genç oyuncunun yorumu değme deneyimli oyuncuyu kıskandıracak derecede doğal ve inandırıcı.
Sonuç olarak aidiyet, yalnızlık ve yas konularını, iki ses arasında salınan, özgün ve duyarlı bir anlatı olarak sorgulayan ‘Seni Uzaktan Sevmek’, sıra dışı anlatımı ve başarılı sahnelemesiyle
izlenmeyi hak eden bir çalışma. Işığın dramaturgisini yapan Ayşe Sedef Ayter’in, metnin hem zamanlarını hem duygularını ustalıkla yansıtan ışık tasarımını unutmayalım.
22 Şubat DasDas Ataşehir ve sezon boyunca İstanbul sahnelerinde.