•Trump bu planla, klasik bir barış ya da uzlaşma sağlamayı değil; dünyayı kendince ve kendi arzularına uygun şekilde yönetilebilir hale getirmeyi hedefliyor. Bunu yaparken de muhatap olduğu tüm siyasi aktörlerin psikolojisini, zayıf noktalarını ve birbirlerine karşı olan hırslarını kullanmaktan geri kalmıyor. •Trump´ın Gazze yaklaşımını belirleyen esas etken ise söylendiği gibi “Netanyahu´yla sarsılmaz yakınlığı” değil, İsrail´in güvenliğini ve çıkarlarını merkeze alan pragmatik bir hesap. Bu pragmatik çizgi, Hamas´la mesafeli Filistinli siviller için de en azından daha az ölümün mümkün olabileceği bir geleceğe kapı aralıyor. oTülin Daloğlu – www.tepav.org.tr
İsrail Başbakanlık Ofisi, kurulun yapısının İsrail politikasına aykırı olduğunu ve kendileriyle koordinasyon kurulmadan açıklandığını duyururken Netanyahu da Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’dan konuyu ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya taşımasını istedi.
İsrail iç siyasetinde ise tepkiler sertleşti.
Muhalefet lideri ve eski Başbakan Yair Lapid, Türkiye ve Katar’ın kurula dahil edilmesini Netanyahu hükümetinin “tam bir diplomatik başarısızlığı” olarak niteledi ve “Eğer Mısır çözümünü ABD ve dünyayla ilerletmezseniz sonunda Gazze de Türkiye ve Katar olur” ifadeleriyle tepkisini ortaya koydu.
Eski Başbakan Naftali Bennett daha ileri giderek “Erdoğan ve iğrenç Katar, Hamas’ın en hevesli yardımcıları, Gazze’yi yönetmeleri için adeta ön kapıdan içeri alınıyor” sözleriyle Netanyahu’yu hedef aldı.
Ancak Netanyahu’nun Trump’ın davetine olumlu cevabı ile muhalefetin de söyleyeceklerine bir sınır çizilmiş olduğu görünüyor.
Tüm bunlar olup biterken Trump, İsrail karşıtlığından beslenen ideolojik damarları budamaya çalışıyor. Bu, hem İsrail’i güvenlik açısından garanti altına almaya hem de Netanyahu’nun özgüvenine ayar vermeye çalışmak anlamına geliyor.
Trump bu planla, klasik bir barış ya da uzlaşma sağlamayı değil; dünyayı kendince ve kendi arzularına uygun şekilde yönetilebilir hale getirmeyi hedefliyor. Bunu yaparken de muhatap olduğu tüm siyasi aktörlerin psikolojisini, zayıf noktalarını ve birbirlerine karşı olan hırslarını kullanmaktan geri kalmıyor.
Trump’ın Gazze yaklaşımını belirleyen esas etken ise söylendiği gibi “Netanyahu’yla sarsılmaz yakınlığı” değil, İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını merkeze alan pragmatik bir hesap. Bu pragmatik çizgi, Hamas’la mesafeli Filistinli siviller için de en azından daha az ölümün mümkün olabileceği bir geleceğe kapı aralıyor. Bu gelecekte bir Filistin Devleti’nin nasıl var olabileceğini ise zaman gösterecek.
Tamamı : https://tepav.org.tr/tr/blog/s/7734
İsrail cephesinde sorun iki katmanlı: Bir yandan planda yer alan isimlere yönelik resmi itirazlar var, diğer yandan iç siyasetin yarattığı bölünmüş tablo. Netanyahu hükümeti, Gazze Yürütme Kurulu’nun bileşiminin İsrail ile koordine edilmediğini ve Türkiye ile Katar gibi ülkelerin karar verici konumda bulunmasının İsrail politikalarıyla çeliştiğini vurgulamaktadır. Bu resmi çizginin ötesinde, koalisyon içindeki aşırı sağ kanat planı “revize edilebilir” değil “iptal edilmesi gereken” bir çerçeve olarak görmektedir. Bezalel Smotrich’in ateşkesi denetleyen Kiryat Gat’taki ABD varlığının kapatılması, Gazze’de uluslararası bir yönetim yerine İsrail askeri idaresinin kurulması ve Yahudi yerleşimlerinin yeniden inşası yönündeki talepleri, planın çok uluslu çözüm mantığıyla doğrudan çelişmektedir. Bu durum, İsrail’in sahadaki angajmanının hem dış aktörlerle koordinasyon hem de koalisyon içi veto dinamikleri nedeniyle güvenilir bir taahhüde dönüşmesini zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak Trump’ın Gazze Planı, kâğıt üzerinde yeniden inşa, idari toparlanma ve güvenlik arasında bir işbölümü kursa da uygulamada ciddi bir tıkanma riski taşıyor. Bunun üç temel nedeni var: Yapının Trump etrafında aşırı merkezileşmesi ve ‘paralı üyelik’ gibi unsurların meşruiyet tartışması yaratması; İsrail’in önceliklerinin çok uluslu yönetim modeliyle uyuşmaması; Hamas’ın silahsızlandırmayı reddetmesi nedeniyle güvenlik ayağının sahada karşılık bulmaması. Bu koşullar bir araya geldiğinde plan, barış iddiasını korusa bile, sahada istikrarlı bir uygulamaya dönüşmesi için gerekli siyasi uzlaşıyı ve güveni üretmekte zorlanıyor ve ABD öncülüğünde, şirket mantığıyla kurgulanmış bir yönetişim denemesi gibi görünüyor.
Barış Kurulu ve Gazze’yi yönetmesi planlanan teknokratik hükümet etrafında toplanan aktör profilleri, bu girişimin temel mantığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Diplomatlar ve uluslararası hukukçular yerine, iş insanları, finans çevreleri ve geçmişte müdahaleci politikalarla özdeşleşmiş siyasi figürler (Tony Blair gibi) ön plana çıkmaktadır. Bu tablo, barışın normatif bir hedef olarak değil, yönetilmesi ve hatta ticarileştirilmesi mümkün bir süreç olarak ele alındığını göstermektedir. Gazze bu çerçevede, insani bir sorumluluk alanından ziyade, yeniden imar, altyapı, güvenlik ve finans sektörleri için devasa bir ekonomik fırsat alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla İsrail’in üretimi olan Gazze soykırımı ve yıkımı, bu yaklaşımda bir trajedi değil, siyaset ve ekonomi için bir “başlangıç noktası” olarak tasarlanmaktadır. Kimlerin kazandığı sorusu sorulduğunda, Filistinlilerin bu listenin başında yer almadığı açıktır. Bu yapıya katılan ya da katılması beklenen ülkelerin motivasyonları büyük ölçüde pragmatiktir. ABD ile güçlü güvenlik ve ekonomik bağlara sahip olan devletler için Barış Kurulu, siyasi himaye ve ekonomik kazanç vadeden yeni bir platform sunmaktadır. Buna karşılık, çok taraflı düzene yatırım yapan ve uluslararası hukukun aşınmasından endişe duyan aktörler açısından bu yapı, küresel siyasetin daha da keyfileşmesi anlamına gelmektedir.
Tamamı : https://kritikbakis.com/gazzeyi-yonetmek-teknokratik-vesayet-ve-filistinsiz-siyaset/
İsrail merkezli i24NEWS English’e konuşan Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’ya yakın bir kaynak, ABD arabuluculuğuyla yapılan güvenlik anlaşmasının İsrail ve Suriye tarafından "yakında" sonuçlandırılacağını ve "gelişmelerin gözle görülür şekilde hızlandığını" söyledi. Kaynak, "Suriye'nin İbrahim Anlaşmaları'na katılma olasılığında kaydedilen önemli ilerleme göz önüne alındığında, Şam'da İsrail büyükelçiliği açılması ihtimaline dair çok iyimser konuşmalar var" dedi.
İsrail'in bölgede İran’ın asli ve sistemik düşmanı olduğu doğru. İran'ın nükleer tesislerini, hava savunmalarını ve füze üslerini yok etmek için füzeler ve önceden konuşlandırılmış insansız hava araçlarını içeren “Yükselen Aslan Operasyonunu” hayata geçiren bir ülke İsrail! Ancak İran’ın hipersonik füze teknolojisiyle dünyanın gözleri önünde kendi şovunu çalmasının belirginleşmesi akabinde, bu 12 günlük savaşı ABD’ye durdurtan taraf da İsrail! Düşman komuta kontrol merkezini operasyonun başında kesin şekilde yok etmedikçe uzun zamana yayılacak bir savaşta İran karşısında özellikle balistik füzelerle hayati hasarlar alabileceğini gördü çünkü İsrail. O yüzden Tel Aviv yönetimi, geçen Aralık ayında en iyi bildiği işe soyunarak, hibrit savaş tekniklerinin “uzaktan müdahale” araçlarını ve saha operatiflerini kullanarak Tahran yönetimini gafil avlayacağını düşündüğü, düşük maliyetli (!) bir rejim değişikliği operasyonuyla sonuç alma yoluna gitmek istedi. Ancak bu ülkede haklı taleplerle patlak veren kitlesel protestoları kullanan Mossad unsurları ve yerli işbirlikçileri üzerinden giriştiği kanlı provokasyonlardan da arzuladığı sonucu elde edemedi.
Dolayısıyla, hibrit operasyonları tercih eden İsrailli yetkililerin İran ile uzun zamana yayılacak bir savaştan ciddi zarar göreceğini düşünerek frene basmış olmaları akla yatkın. Zaten Washington’u Tahran’ı doğrudan vurmaktan caydırmak amacıyla 13 Ocak’ta Amerikalılar ile görüşmeler yaptıkları da ileri sürüldü. Şartlar böyleyken, şiddete dayalı yöntemlerde en sağlam sonucu suikastlarla, sabotajlarla, provokatif operasyonlarla, siyasi baskı manivelalarıyla almaya alışkın bir İsrail’in uzun sürmesi muhtemel bir doğrudan askeri müdahale içine girerek kendisini büyük bir belirsizliğin içine atması kolay olmayacaktır.
Tamamı : https://t24.com.tr/yazarlar/akdogan-ozkan/abd-ve-israil-gercekten-iran-i-vurmak-istiyor-mu,53502
Çin’i dengelemeye yönelik bir İsrail–Hindistan ortaklığı hem uygulanabilir hem de stratejik olarak belirleyicidir. Ancak Çin, şimdiden iki küresel ekonomik merkezden biri olarak sağlam bir şekilde yerleşmiş durumdadır; dolayısıyla Hindistan’ın hızlı biçimde yetişmesi gerekmektedir. Karşılıklı bağımlılığa dayanan bir ittifak, her iki devleti de güçlendirecek – Hindistan’ın yükselişini hızlandırırken İsrail’e ölçek, stratejik derinlik ve kalıcı ittifak güvenliği sağlayacaktır. Doğru şekilde inşa edildiğinde bu tür bir karşılıklı bağımlılık, taraflardan hiçbirinin özerkliğini zayıflatmayacak; aksine onu sağlamlaştıracaktır.
Tamamı : https://kritikbakis.com/tek-kutuplu-duzenin-sonunda-hindistan-israil-iliskileri/
Belçika’nın Anvers kentinde faaliyet gösteren “İsrail esintili” restoran zinciri Boker Tov, son şubesini de kapatarak iflas başvurusunda bulundu. Şirketin Anvers’teki son restoranının kapanmasıyla birlikte, daha önce Gent ve Brüksel’deki şubelerin de 2025 yılı içinde faaliyetlerine son verdiği öğrenildi.

Sayıca bu küçük azınlığın bir başka dikkat çekici özelliği de, tek bir ülkeye değil, birden çok imparatorluk merkezine yayılmış aile ağları ve ortaklıklar üzerinden çalışmalarıydı. Rothschild örneğinde olduğu gibi, aynı hanedanın Londra, Paris, Viyana, Frankfurt, Napoli gibi başlıca finans merkezlerinde eşzamanlı faaliyet göstermesi, modern finans kapitalin ihtiyaçlarından doğmuş işlevsel bir örgütlenme biçimiydi; ancak bu örgütlenme biçimi dışarıdan bakıldığında sınır tanımayan, uluslarüstü Yahudi ağı imgesine hazır bir malzeme sundu ve ileride şekillenecek antisemitik hayal gücünün “uluslararası Yahudi” tasavvurunu besledi. Rothschild ailesi bu tablonun en çarpıcı örneğiydi.
Sonuç olarak, kapitalist dünya-ekonomisi yayılıp derinleştikçe Yahudi cemaatlerinin konumu da aynı anda marjinal, kırılgan ve belirli alanlarda görünür hâle geldi: Nüfusun büyük çoğunluğu hâlâ yoksuldu ve küçük ticaret ile zanaata sıkışmıştı. Buna karşılık çok küçük bir azınlık, saray maliyesi ve daha sonra devlet borçlanmalarıyla temas eden görünür finansör rolleri üstlendi. On dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nda “Yahudi” figürünün gitgide daha fazla para, kredi, borsa, devlet borcu, dış ticaret gibi alanlarla özdeşleştirilebilmesinin arkasında bu yapısal ve son derece eşitsiz dönüşüm yatıyordu; modern dönemde antisemitik ekonomi hayal gücünün malzemesi de esasen bu tarihsel örneklemden devşirilecekti.
Tamamı : https://daktilo1984.com/daktilo2/anti-semitizmin-modern-hali-3/
Niğde’de bir Yahudi mahallesine, bir sinagoga ya da en ufak bir Yahudi yerleşimine rastlamazsınız. Buna rağmen, hiç Yahudi nüfusu olmayan bu şehirden iki Yahudi milletvekili seçilmiştir. Tarihin bu ilginç cilvesi, bir yandan dönemin siyasi dengelerini ve temsiliyet anlayışını sorgularken, diğer yandan azınlıkların siyasetteki görünürlüğüne dair önemli bir örnek sunar.
Tüm bu yöntemler bir araya geldiğinde medyada özellikle “değişmeyen ötekiler” olarak adlandırdığımız kimliklerin sürekli nefret söylemi ve ayrımcı söylemin hedefi haline geldiğini gözlemliyoruz. Kullanılan yöntemler, farklı kimlik gruplarına yönelik nefret söylemlerinde benzer bir çerçeve oluşturmakla birlikte, her kimliğe özgü üretilen biçimlerle de karşımıza çıkabiliyor. Bu bağlamda Ermenilere, Rumlara ve Yahudilere yönelik üretilen söylemleri incelediğimizde hem tekrar eden örüntüler hem de farklılıklar ortaya çıkıyor. Türkiye yazılı basınında bu üç gruba yönelik söylemler, genel bir “öteki” inşası etrafında birleşiyor. Üç grup açısından en yaygın görülen nefret söylemi biçimleri arasında abartma, yükleme, çarpıtma bulunuyor. Haberlerde karşılaştığımız “Azgın Ermenilerden Alçak Saldırı” veya “Yobaz Yahudiler Kudurdu!” gibi başlıklar, yanlış bilgiler ve olumsuz genellemelerle desteklenerek kalıpyargıların ve önyargıların pekiştirilmesine sebep oluyor. Her grubun birbirinden farklı olumsuz anlatılarla hedef alındığını görüyoruz.
Tamamı : https://bianet.org/yazi/lozan-azinliklari-medyada-temsil-sorunlari-cesitlilik-cogulculuk-315857
SON DAKİKA: Iraklı Yahudi bir aile, Paris'i Irak'taki mülklerine el koyarak onlarca yıldır kâr elde etmekle suçlayarak Fransa'ya 22 milyon dolarlık dava açtı.
Fransa, 1960'lardan beri büyükelçiliğini bu ailenin Bağdat'taki evinde yürütüyordu ancak Irak'ın Yahudilerin mülklerine el koymasının ardından kira ödemeyi durdurdu.

https://x.com/chalavyishmael/status/2014370445999444451
Barselona'daki Yahudi mezarlığının tahrip edilmesini kınıyoruz. Bu alçakça eylem, Sánchez hükümetinin İsrail karşıtı kampanyasının bir sonucudur. İspanya'daki Yahudi topluluğunun yanındayız. Antisemitizm asla normalleştirilmemeli ve tüm toplumlarda kesinlikle reddedilmelidir.

https://x.com/IsraelMFA/status/2015393412178989399
Edirne Kaleiçinde Yahudi takvimine göre 5672 miladi takvime göre ise 1911-12 yılında yapılmış bir Musevi evi. Tarih kapının hemen üzerinde

https://x.com/onderkayaistan1/status/2015099377107272060
Şubat 1963'te "Eichmann Kudüs'te – Adolf Eichmann ve kötülüğün sıradanlığı" yayımlandı.
Arendt'in yazdıkları bazı kesimlerde rahatsızlık yaratmıştı.
Birules, sıradanlık kelimesinin başlıkta ve "eleştirilerin iyice arttığı bir dönemde eklediği son sözde yer aldığını" belirtiyor.
Ancak yine de bu kitap Arendt'in çok sayıda dostunu kaybetmesine ve görüş ayrılıklarına yol açtı.
Arendt'in yaptığı Eichmann'ı düşünmekten ve yaptıklarını değerlendirebilmekten aciz, tepkisiz bir birey olarak karakterize etmekti.
Birules "Eichmann tamamen normal bir adamdı, bir psikopat değil mükemmel bir 20. yüzyıl aile babasıydı. Ailesine bakan ve işini iyi yapan ama yaptığı işi hiç sorgulamayan biri" diyor.
"Nazi rejiminde yer alan geniş kesimlerin tamamen normal insanlar oldukları fikri, bazılarına onları akladığını düşündüren bir fikirdi."
"Diğer yandan, dikkatli düşünürseniz, çok az psikopat ve çok sayıda normal insan olduğu için bunun daha korkunç olduğunu söyleyebilirsiniz. [Arendt] buna kötülüğün sıradanlığı diyordu."
Eichmann, 1962'de yazdığı bir mektupta onun gibi insanların "liderlerin elindeki enstrümanlar olarak hizmet etmeye zorlandığını" ve suçlu hissetmediğini söylemişti.
Tamamı : https://www.bbc.com/turkce/articles/cy8ydv55jxvo
Bir anlamda, Arendt yıllardır kamuoyunun manipülasyonu hakkında yazıyordu. Ancak devlet gücü ve kitle propagandasının aracıları hakkındaki teorilerini canlandıran şey, insanların bu tür manipülasyona ilk etapta nasıl yatkın hale geldiğiyle ilgili bir endişeydi. Çalışmalarında sürekli geri döndüğü bir soru, düşüncenin kendisiyle ilgiliydi: Düşünce ve yargının siyasi eylemle nasıl bağlantılı olduğu.
Eichmann bunun bir örneğiydi. Arendt onu aptallıktan değil, “tamamen düşüncesizlikten” dolayı suçladı. Bu durum, onun “klişelere, kalıplaşmış ifadelere” ve Nazi rejiminin sağladığı cani rutinlere bağlı kalma biçimine yansıdı. Düşünmeyi reddederek, Eichmann kendini gerçeklikten – “yani, tüm olayların ve olguların varoluşları gereği düşünce dikkatimizi çekme iddiasından” – izole etmişti.
Arendt’in Eichmann’ın sorumluluğunu küçümsemekle suçlanması saçmaydı. Aksine, vardığı sonuçlar daha da ürkütücüydü. Düşünmek zordur ve çoğu zaman korkutucudur; Arendt, “sadece emirleri yerine getiren” insanların, düşünmeyi caydıran bir izin yapısını memnuniyetle karşıladığını öne sürdü. Ancak hissettikleri herhangi bir rahatlama, onları suçluluktan kesinlikle kurtarmadı.
TOPLUMSAL VE BEDENSEL DURAKLAR - YÜKSEK LİSANS TEZİ - Sena Nur ARUSAL
Yahudi erkekliğinin yalnızca bireysel bir kimlik süreci değil, cemaatin kolektif
yapısını taşıyan, sınırlarını belirleyen ve sürdürülebilirliğini sağlayan bir normatif
düzenleme biçimi olduğu yönünde elde edilen bu bulgular, uluslararası literatürle de örtüşmektedir. Örneğin, Elise Martel’in “From Mensch to Macho?: The Social
Construction of a Jewish Masculinity” adlı çalışmasında diasporadaki Yahudi
erkekliği ile İsrail’deki Yahudi erkekliği arasındaki farklardan söz edilir. Martel’e
göre, diaspora Yahudiliğinde erkeklik yalnızca toplumsal cinsiyetle değil, aynı
zamanda azınlık olmanın getirdiği güvencesizlik, kaygılar, aidiyet arayışı ve cemaat sınırlarını koruma ihtiyacı gibi etkenlerle de şekillenir (Martel, 2001). Martel’in bu tespiti, Türkiye Yahudi toplumunda erkekliğin askerlik durağından ziyade, cemaat içi sorumluluklar, dini ritüeller ve ekonomik yeterlilik gibi alanlarda meşrulaştırıldığını gösteren saha verilerimi desteklemektedir.
Tel Aviv Üniversitesi’nin konferans salonunda bulunduğum o anlar, hakikat perdesinin aralandığını hissettiğim, içimde haz ve coşkuyu aynı anda uyandıran anlardı.
O anlarda bu yazının doğuşu gerçekleşti.
Geçtiğimiz günlerde Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Cymbalista Kültür Merkezi’nde böyle bir eşikten geçtim.
"Türk Coğrafyasından Tınılar ve Sözler: Sabetayistlerden Dervişlere" başlığı altında düzenlenen gecede, kadim Anadolu’nun tınılarıyla akademik derinlik buluşurken, yüreğimin sınırlarının Selanik’ten İstanbul’a doğru nasıl genişlediğine sessizce tanıklık ettim. Mekân değil, kalbim büyüyordu; tarih anlatılıyor ve yeniden nefes alıyordu.

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yilmaz/yahudi-mahallesi-icin-son-cagri-43092589