•Aradan tam seksen bir sene geçmiş, inanabiliyor musunuz? Henüz geçmedi, sene-i devriyesi 27 Ocak´ta geliyor… Kızıl Ordu´nun Auschwitz´i kurtarışının yıldönümü…Bugün pek üzerinde durulmuyor çünkü konu ıcığıyla cıcığıyla işlendi, bu yüzden de tatsadı… Oysa “güncelliği” hâlen var… Orada zulmedilen, aç bırakılan, ezilen, horlanan, öldürülen insanları gargaraya getiren ve “canım yapanlar da bütünüyle haksız değillerdi ya” diyenler hâlen varlar da ondan.Zulmedilen insanlar “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olarak” orada bulunuyorlardı. İçlerinde Alman olup “siyasi” nedenlerden yatan da vardı, sırf Yahudi olduğu için “konaklayan” da, “düzen bozduğu”, Nazilerin kafasındaki “şablon”a uymadığı için çingeneler de vardı, eşcinseller de.Bugün Auschwitz, yalnızca bir insanlık müzesi değildir. Ayrıca, “dünya o insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” cümlesindeki öznelerin bir zamanlar nasıl katledildiklerini gösteren bir ibret anıtıdır. BURAK KARATAŞ – www.medyascope.tv
Bu Haftanın “Takılanlar”ı
İsrail'in müdahalesinin İslam Cumhuriyeti için işleri kolaylaştırdığını, protestoları baş düşmanı tarafından düzenlenen yabancı bir komplo olarak gösterme gerekçesi sunduğunu savunanlar olabilir. Ancak İsrail liderleri bu itirazı önemsiz görüyor, çünkü Tahran, İsrail'in tutumu ne olursa olsun aynı suçlamayı yöneltecektir. Bu aşamada, her iç karışıklık için Mossad'ı suçlamak artık yeni bir keşif değil, otomatik bir tepki haline geldi. Halkın öfkesinin yapay olduğunu iddia eden herkes ya saf ya da kendi dünya görüşüyle örtüşen bir anlatıyı kasıtlı olarak desteklemektedir.
Soru şu: İsrail başka ne yapabilir? 12 günlük savaş sırasında İsrail, İran hava savunmasını devre dışı bırakmak ve İsrail'e balistik füze yağmuru başlatma kapasitesini sınırlamak için Mossad ajanlarını kullanarak İran içinde faaliyet gösterme gücünü gösterdi. Haziran savaşıyla birlikte, İran'ın hava savunma sistemleri büyük ölçüde imha edildi ve bu da İsrail'e gerektiğinde İran hava sahasında neredeyse her gün özgürce hareket etme kabiliyeti tanıyor. Bu gerçeklik, İsrail'e bir savaşı ateşleyebilecek doğrudan açık müdahale ile gelecekteki herhangi bir çatışmada rejimi zayıflatabilecek veya protestoları bastırma gücünü engelleyebilecek hesaplı, nokta saldırılar düzenleme arasında bir manevra alanı sağlıyor.
İsrail'in yeniden kazandığı hareket özgürlüğü, İran rejiminin kaderini kontrol edebileceği anlamına gelmiyor. İç durum büyük ölçüde, şu anda sokaklarda hayatlarını riske atan İranlıların kendileri tarafından belirlenecek. Tam ölçekli bir savaş, protestoları tırmandırmak yerine durdurabileceği için İsrail açısından zararlı olabilir. Herhangi bir devrimci atılımda önemli rol oynayabilecek birçok İranlı -özellikle kaybedecek çok şeyi olan muhafazakar orta sınıf- İsrail savaş uçakları tepelerinde uçmaya başlarsa ve ülke yeniden bombardımana maruz kalırsa harekete geçmekte tereddüt edebilir.
Başkan Trump’ın İran’ı vurma seçeneğinin masada olduğunun bilinmesi elbette İsrail’in işine geliyor.
Ancak Trump’ın açıklamalarından anlıyoruz ki;
Başkan, Ortadoğu ve Körfez barışı için Türkiye ve İsrail arasındaki gerilimin bitmesi gerektiğini düşünüyor.
Bu konu Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a son basın toplantısında soruluyor.
Bakan’ın şu sözü sert gibi gözükse de aslında kapıların açık olduğu anlamına da gelebilir.
Fidan diyor ki;
“Bunlar olduğu sürece, (Gazze ve Filistin’i kastediyor) birçok ülkenin İsrail’le ilişkilerinin normalleşmesi mümkün değil.”
Fidan’ın bu cevabı bir açıdan “normalleşme mümkün değil” gibi yorumlanabilir.
Ancak bir başka açıdan bakılınca;
“İsrail’in Filistin’deki katliam ve baskısı ortadan kalkınca normalleşme için kapılar açılabilir” yorumu da mümkündür.
Bu yorumu, Trump’ın Gazze planıyla birleştirince şu sonuç çıkabilir:
-Türkiye’nin de onaylayacağı bir Filistin barışı ve yönetimi Türkiye-İsrail normalleşmesinin kilidini çözebilir. Zaten Başkan Trump’ın da planı böyledir.
Biraz karışık gibi görünen bütün bu gelişmeleri toparlayıp “etki coğrafyamıza” yerleştirdiğimizde,
Önümüzdeki dönemde;
-ABD-İsrail-İran meselesinde Türkiye arabulucu olarak daha etkin rol alacaktır.
-Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşme Filistin’deki normalleşmeye endekslenmiştir. Başkan Trump bunun farkındadır.
-Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşme aynı zamanda Suriye’de SDG’nin entegrasyon konusundaki direncini normalleştirecektir. Bu da “Terörsüz Türkiye” projesinin “terörsüz bölge” noktasına evrilmesini sağlayacaktır.
İsrail ve BAE'nin geliştirdiği 2 insiyatife, Mısır'ın yaptığı karşı atakların nasıl etkiler oluşturabileceğini tartışırken, bölgeye sürpriz müdahale Suudi Arabistan'dan geldi.
Belgenin "ağır abisi" 2019'dan bu yana ilk kez "askerini sahaya sürüyordu".
Suudi Arabistan'dan 2 "Stratejik Atak" yaptı.
1. Suudi Arabistan, 26 Aralık 2025'te, Yemen'de BAE'leri unsurlarına hava saldırısı gerçekleştirdi ve Yemen'deki vekil güçlerini, BAE'nin Yemen'de desteklediği Güney Yemen Güçlerine (STC) karşı bir karşı saldırı başlattı.
Bu, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki gelişmelere sessiz kalmayacağının ilk işaretiydi. Ve ardından saldırılar sürdü, BAE'yi ve onun desteklediği STC güçlerini adeta Yemen'den "sildi".
…
2. Suudi Arabistan'ın 2. atağı ise; Mısır ve Somali ile askeri ittifak yapması oldu.
Haritada, sarı renkle gösterilen ülkeler, Mısır-Suudi-Somali, "Kızıldeniz'i korumak konseptinde", bir askeri ittifak gerçekleştirmeye karar verdiler.
Amaç; Kızıldeniz'de stratejik işbirliğini güçlendirmek, deniz güvenliğini artırmak ve askeri koordinasyonu derinleştirmek.
Tamamı : https://adelinasfishta.blogspot.com/2026/01/israile-2-kars-atak.html
İsrail’in, Somaliland ile arasında bir bağ kurma ve buna bağlı olarak tanımayı meşrulaştırma çabaları kapsamında “bölgedeki Yahudi varlığı” argümanı dünya kamuoyunun önüne getirilen bir husustur. Bu çerçevede ilk olarak, tarihsel süreçte yaklaşık 150 yıl önce Yemenli Yahudi tüccarların Aden Körfezi’ni geçerek Somaliland kıyılarındaki Berbera ve Zeyla gibi liman kentlerine yerleşmiş olduğu hususu gündeme getirilmektedir. Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılmasıyla, anılan Yahudi tüccarlar bölgede mürrisafi (geleneksel tıpta kullanılan bitki türü), deri ve hayvancılık ticaretiyle uğraşan yaklaşık 300 kişilik küçük bir topluluk oluşturmuştu. Ancak 1930’larda İtalyan faşizminin bölgedeki yükselişi ve Yahudi karşıtı politikaları grubu zayıflatmış, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte bölgedeki Yahudi nüfusunun neredeyse tamamı İsraile göç etmişti.
Tamamı : https://www.marinedealnews.com/israilin-somalilandi-tanimasi-buzdaginin-gorunen-kismi-2/
Türkiye; bu 2'liye, neden eklemlenmek istiyor?
Birkaç nedeni var:
1. Arap-İslam toplumlarıyla, Suudiler üzerinden de olsa teması sürdürebilmek, ekonomisi zayıflamış bir Türkiye için pratik bir yol. Suriye projesinde bu işbirliği görülüyor. Türkiye, Suudları da "kıskanmadan" Suriye projesine dahil etti. Pürüzler olsa da yürüyor. Suriye Arap Devleti "payesini" Suudlara sundu.
2. Pakistan'la olan 2'li güçlü askeri ilişkilerini, nükleer seviyeye taşıyabilecek 3'lü bir ilişki zemini oluşturabilmek. Kimseyi rahatsız etmeyecek bir yol. Ben Türkiye'nin, Pakistan'da kendisine nükleer başlık rezerve ettiğine inananlardanım. Suudiler'in de formülasyona dahil olması, iyi bir perdeleyici olacaktır. İsrail'e karşı da Türkiye elini güçlendirir, nükleer silahla. Toplum da istiyor. Siyaseten de iyi prestij sağlar.
3. İsrail'e karşı, nükleer kapasitesi olan askeri bir blok oluşturabilmek. Türkiye için iyi bir konsolidasyon.
Türkiye'nin, "İsrail'i öncelikli tehdit olarak belirlediği" malum. Yeni Şafak yazdı. Orta vadede, İsrail'le bir savaşı hayal ediyor. Suriye üzerinde 2 ülke halen "peşrev" halindeler.
Pakistan da, Türkiye'nin bu "ideolojik İsrail karşıtlığı duygularını" paylaşabilir.
Ancak, Suudilerin, Türkiye'nin bu İsrail'le "kapışmak arzusunu" paylaştığını ve paylaşacağını zannetmem.
MBS'nın böyle bir hayali yok.
O, ideolojik savaşlar değil, Suudi Arabistan'ın kalkınmasını ve zenginliği üzerinden Arap Dünyasında en önemli figür haline gelmeyi tasavvur ediyor.
MBS, Filistin Devletine giden taşları döşeyebilmeyi ve bölgesel rekabette Suudileri prestije edecek bir "nükleer kanka üzerinden, görünmaz bir nükleer silah sahibi olabilmeyi", kendi hedefleri ile uyumlu buluyor.
Türkiye'nin "İsrail'le bir gün savaşmak hayali" paylaşabileceği bir şey değil, Suudi Arabistan'ın.
Tamamı : https://adelinasfishta.blogspot.com/2026/01/israile-kars-turkiye-pakistan-suudi.html
Gazze savaşının ardından İsrail’de lüks konut sahipleri evlerini uzun süreli kalışa uygun güvenli odalarla donatıyor. Mimarlar, güvenli odaların artık depolama alanı değil, banyosu ve mutfağı olan “aile sığınaklarına” dönüştüğünü söylüyor
…
Geçen yıl İsrail'de yürürlüğe giren163 No’lu Planlama ve İmar Yasası değişikliği, güvenli odalara duş ve tuvalet eklemeyi yasal hale getirdi. Bu değişiklik, binlerce yeni konut projesinin yeniden planlanmasını sağladı ve güvenli odaların artık evin merkezi alanı haline gelmesine yol açtı.
Necati Cumalı, 1963-64’te Tel Aviv Tanıtma Ateşesi olan eşi Berin Teksoy’la İsrail’e gider ve yaklaşık yirmi ay kalır. Yakubun Koyunları bu dönemde yazılır. 63-64’te iktidarın 27 Mayıs 1960 kanlı darbesinin siyasi uzantısı olduğu dikkate alınırsa Berin Teksoy’un seçilmesinin tesadüfi olmadığını, İsrail yönetimi ile anlaşıp görevlendirmesi ile gittiğini düşünmek yerinde olacaktır. Resmi tercih ve görevlendirmede askeri zihniyet ile İsrail ilişkilerinin bir seviyede tutulması gözetilmiş olmalıdır. Böyle bir kurumsal işleyişin bugünkü durumunu bilmiyoruz. Tercihte sadece Berin Teksoy faktörü değil Necati Cumalı isminin de belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Cumalı, izlenim ve öykülerinde belirttiği gibi İzmir Urla’daki Yahudileri yakından tanıyan biridir. Çocukluk arkadaşları, komşuları, okul arkadaşları arasında kayda değer Yahudi ağırlığı vardır. Eşinin Ataşelik vasıtasıyla Tel Aviv’i yöneticilere hangi yönleriyle nasıl tanıttığını bilmiyoruz. Cumalı’ya ayrıca bir yazma görevi verildi mi yoksa Cumalı görevi yazar olarak kendine mi verdi bilgimiz yok. Fakat bu kitabı yazarak eşinden daha çok tanıtma görevi yaptığını söylemeliyiz.
Yakubun Koyunları: “İsrail’i Düşündüm”, “Pis Yahudi”, “Venedikli Tefeci”, “Gülen Sam”, “Emekçinin Dönüşü”, “Gülmeyen Şiomo”, “Raşid ile Donna”,” Kibutzların Bekçileri”, “İsrail Evi”, “Yakubun Koyunları”, “Ufuktaki Gözler”, “Sunu Yerine, Sodom Nerede”, “Hikaye Severseniz”, “Boğan Deniz”, “Eskiyen Adam”, “Eli’nin Evinde”, “Domatesler”, “Yahudi Olmak Güçtür” başlıklarını taşıyan izlenim ve hikâye metinlerinden meydana geliyor.

Tamamı: https://www.gzt.com/kultur/yakubun-koyunlarinda-israil-devleti-siyonizm-ve-filistin-meselesi-3824724
Mahalleye yakın bir iş yerinde çalışıyorum. Üzülerek söy- lüyorum ki yıllardır buraya hiçbir hizmet gitmedi. Yolu yok mahallenin,evler restorasyon görmedi. Her yer yıkık dökük, sokaklar çöp içinde. Mahalleye Suriyeliler yerleşmiş durumda.
Geçenlerde bir belgesel izledim:
“5. Hermana: Ankara Yahudilerinin Anlatılmamış Tarihi”. Bu belgesel Yunus Emre Enstitüsü tarafından çekilmiş ve Amerika’dabile gösterime sunulmuş. Madem bu mahalle prestijli ve tanıtım değeri olan bir yer, “Ne duruyorsunuz; burayı turistik bir mahalle haline getirin” diye yazıp mektu- bumu Hürriyet gazetesi yazarı Yalçın Bayer’e göndermiştim.
Yazım köşede yayınlandı ama ne yazık ki o gün gerekli ilgiyi görmedi.
Konuyu bir de Milliyet gazetesi yazarı Melih Aşık’a yazdım. Aşık da konuya ilgi gösterdi ve gazetedeki köşesinde şöyle yazdı:

“Okul ve TRT yıllarında Ankara’da 8 yıl yaşadık ama bir Yahudi mahallesi olduğunu ne duyduk ne gördük. Meğer Sa- manpazarı altında Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi arasındaki alanda böyle bir mahalle varmış. Mahalleyi ve sorunlarını okurum Umut Özkan’ın mektubundan öğrendim. ‘Ne duruyorsunuz gereken ilgiyi gösterelim, mümkünse turistik hale getirelim.’”
Tamamı : https://www.24saatgazetesi.com/ankarada-tarihi-fisildayan-mahalle
Aradan tam seksen bir sene geçmiş, inanabiliyor musunuz? Henüz geçmedi, sene-i devriyesi 27 Ocak’ta geliyor… Kızıl Ordu’nun Auschwitz’i kurtarışının yıldönümü…
Bugün pek üzerinde durulmuyor çünkü konu ıcığıyla cıcığıyla işlendi, bu yüzden de tatsadı… Oysa “güncelliği” hâlen var… Orada zulmedilen, aç bırakılan, ezilen, horlanan, öldürülen insanları gargaraya getiren ve “canım yapanlar da bütünüyle haksız değillerdi ya” diyenler hâlen varlar da ondan.
Zulmedilen insanlar “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olarak” orada bulunuyorlardı. İçlerinde Alman olup “siyasi” nedenlerden yatan da vardı, sırf Yahudi olduğu için “konaklayan” da, “düzen bozduğu”, Nazilerin kafasındaki “şablon”a uymadığı için çingeneler de vardı, eşcinseller de.
Bugün Auschwitz, yalnızca bir insanlık müzesi değildir. Ayrıca, “dünya o insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” cümlesindeki öznelerin bir zamanlar nasıl katledildiklerini gösteren bir ibret anıtıdır.
Mutlaka ziyaret etmelisiniz. Schindler’in Listesi gibi filmlerden gözlemlediğiniz ve seyretmeye dahi dayanamadığınız o mezbelelikte insanların ne şartlarla cebelleştiğini görmek için… Bir kez daha, insanın ne soylu ve ne rezil bir canlı türü olduğunu idrak etmek için… Yozluğun nereden ve nasıl gelirse gelsin, insanı nasıl “insanlıktan çıkardığını” anlamak için…
Tamamı : https://medyascope.tv/2026/01/18/burak-karatas-yazdi-arbeit-macht-frei/
İbranice kelimeler Aramice ve Süryanice aracılığıyla Ermeniceye geçmiştir. Ermeni alfabesi 5. yüzyılda şekillenirken İncil de Ermeniceye çevrildi. Dini literatür böylece Ermeniceye geçmiş oldu. Takvim ve dini ritüel terimleri de bu bağlamda Ermeniceye geçmiştir. Özel adlar da kendisine yer bulmuştur. Buradaki bütün kelimelerin de modern İbranicede aynı şekilde kullanıldığını düşünmemek lazımdır. İbranicenin en büyük etkisi onun dini metinlere kaynaklık etmesidir. Bu sebeple Batı’yı ve dünyayı derinden etkileyebilmiştir. Yahudilerin diğer dillerinin böyle bir etkisi olmamıştır. Bu nedenle Arapça da olduğu gibi İbranicede de din dilleri olması iki dilin büyük bir nüfuz alanına ulaşmasını beraberinde getirmiştir.
Tamamı : https://www.ilimvemedeniyet.com/yabanci-dil/ermenice-ve-ibranice-ortak-kelimeler
Siz hiç Gazze'yi gördünüz mü? Ben Gazze'yi ilk olarak 2005'te gördüm. İsrail daha Gazze'den yeni çekilmişti. Zaman Ariel Şaron'un "ilişki kesme" (disengagement) politikası zamanıydı. Gazze, yirmi yıl önce de Filistin yönetimindeydi.
İnsanın gözüne gözüne giren ilk izlenim benim için şaşırtıcıydı. Köşeyi dönüverdiğinizde, elinde roket atarlar olan üniformalı milislerin yürüyüşüne çarpmamak için dikkatli olmanız gerekiyordu.
Ardından, ikinci köşede, üniformaları ve bayrakları farklı ama yine roket atarlı bir başka silahlı milis grubunun uygun adım yürüyüşü ile karşılaşma ihtimaliniz doğrusu pek yüksekti. Hamas’ın 2006’daki darbesine kadar hadise böyleydi.
Sonra etrafta bir tek Hamas bayrakları kaldı. Bu arada, İsrail-Gazze Filistin sınırı geçişinde kontrol noktası sayısı da üçe çıkıverdi. Karni kapısından girerken İsrail ve Filistin Yönetimi kontrol noktalarına bir de Hamas kontrol noktası eklendi.
En son Gazze’yi ziyaret ettiğim 2020’ye kadar Gazze’yi doğrusu hep Filistin Yönetimi’nin başkenti Ramallah’la karşılaştırırdım. Ramallah, göğe doğru yükselirken, on küsur katlı binaların sayısı artarken Gazze hep geride kaldı.
Ramallah'ın aksine, Gazze’de hep bir yoksulluk görüntüsü vardı. Arabalar eski ve bakımsızdı. Evler dökülüyordu. Gazze’de artık o bile kalmadı. Gazze’deki bu son yıkım her şeyi silip süpürdü.
Şimdi Gazze'nin yeniden inşası için gereken toplam kaynak miktarının 67,1 milyar dolar olduğu tahmin edilirken bölgedeki 50 milyon tona varan enkazın temizlenmesi ve temel altyapının onarılması süreci önemli ölçüde bir zaman ve bütçe gerektiriyor. Gazze’nin yeniden inşası için kurulan Teknokratlar Komisyonu’nun başına Amerikan Başkanı Trump tarafından atanan Dr. Ali Shaath geçen yıl İthzak Gal ve Khader Muhammed ile birlikte ortadaki lojistik darboğazla ilgili bir ön fizibilite raporu hazırladı (EcoPeace Middle East, 2025).
Amerikalıların Kiryat Gat şehrinde kurduğu karargah işte tam da bu akışı ve programın aşamalarını takip edecek. Zaten “İsrail’i şimdi kim yönetiyor? Tel Aviv mi, yoksa Kiryat Gat mı?” esprisi de buradan kaynaklı (Ergezer, 2025).
Kiryat Gat İsrail’in güneyinde, Necef Çölü’nün hemen kuzeyinde yer alan bir sanayi şehri. Ancak şimdi, Trump Planı’nın ikinci aşamasına öncülük ederek Gazze’de ateşkesin uygulanmasında kilit bir merkez haline getirildi
Kentte, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) öncülüğünde kurulan sivil-askeri koordinasyon merkezi; ABD, Birleşik Krallık, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) askerlerin görev yaptığı çok uluslu bir yapıya ev sahipliği yapmaya başladı.
Tamamı : https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/gazze-tamam-simdi-sira-suriyede/869733
