Bazı karşılaşmalar vardır; zaman geçse de bıraktığı iz silinmez. Dalia Maya ile yolumuz ilk kez ´Ayrık Otunun İçsel Yolculuğu´ kitabı sayesinde kesişti. Satırlarından tanıdığımız yaşam enerjisi, anlatırken de dinlerken de insanın içine işleyen o dingin güç ´Bir Büyüdür Yaşam´ kitabı ile yeniden karşıma çıktı. Or Yom Huzurevi´nde, kalpten kalbe akan, acele etmeden yaşamanın büyüsünü hatırlatan bir söyleşi yaptık ve ardından da bu röportajı Şalom okurları için gerçekleştirdik.
Dalia Maya ile İkinci Yolculuk…
“Bir Büyüdür Yaşam, kalemimden önce kalbimde filizlendi” diyorsunuz. Bu kitabın hikâyesi nasıl başladı ve sizde nasıl bir içsel dönüşüm yarattı?
Dönüşüm kısmını şu anda bilemeyeceğim. Ama diyebilirim ki, ‘Bir Büyüdür Yaşam’, öncelikle ‘Ayrık Otunun İçsel Yolculuğu’ kitabının itkisiyle oluştu. İlk kitabım olan ‘Ayrık Otunun İçsel Yolculuğu’, benden çok okurumun hayaliydi. Yıllar önce Şalom’da başlayan, derken yeniden Şalom’da çiçeklenen yazarlık yolculuğumda yazdıklarımın bir kitaba dönüşmesi fikri, sanıyorum en basitinden beni ürkütüyordu. Bana benden çok inanan değerli dostlarım, okurlarım yıllardır “Hadi kitap, hadi kitap, ne zaman bir kitabını elimize alacağız” diye diye beni bu yola sürüklediler desem yalan olmaz. ‘Ayrık Otunun İçsel Yolculuğu’, dediğim gibi okur ve takipçilerimden yıllarca gelen talepler sonucu bir gün batımında İspanya’da Marbella’da aklıma ve yüreğime düştü. Ve o ilk kitap, yayınevi ve editörden olur alıp bir de okurla buluştuğu andan itibaren kitabın gerek beni gerek okuru dönüştürücü gücünü gördüm. O çocuğumu büyütürken yeni bir çocuğun hayalini kurmaya başladım. O yüzden, ‘Bir Büyüdür Yaşam’ bu sefer okurumun değil benim hayalimdi. Öte yandan kıvılcımın tohumu Afrika’da filizlendi. Afrika her köşesiyle ayrı bir büyü çünkü. Yavaş yavaş çekiyor Afrika seni. Sen Afrika’dan gidiyorsun, Afrika senden gitmiyor. Afrika’nın bu büyüsü, yaşamın büyüsünden çok da farklı değil. Bu satırları Şalom için kaleme alırken yaşamın büyüsünün kitabını yazmak istediğimi fark ettim.

Her istediğinizi hemen yapabilmek nasıl bir duygu? Sizce bunda insanın mizacı ne kadar belirleyici oluyor?
Her istediğini yapabilmek güçlü bir söz. Ama haklısınız ben birçoklarına göre istediklerimi daha kolay yapabiliyorum. Bunu eskiden yapamıyordum. Kendi üzerimde çalışmaya başladıktan sonra, isteklerimin önümdeki en büyük engelin kendim olduğumu fark etmeye başladım. ‘Ayrık Otunun İçsel Yolculuğu’nun oluşma sürecinde bile, yayınevine rağmen uzunca bir süre bu kitabın gerçekleşebileceğine inanmıyordum. Ama kitap yayınlandı. Hatta diyebilirim ki, kitap bana rağmen yayınlandı. Ve okurda güzel karşılık buldu. Şimdi de ‘Bir Büyüdür Yaşam’ kitabım yayınlandı. Çünkü ilk kitaptan sonra bu konuda kendime engel olan yanlış inançlarımı susturmanın yolu açılmıştı. Çoğu zaman yanlış inançlarımız, bir de başaramama korkumuz isteklerimize giden yolda yürümemize engel oluyor. Bence bu bir mizaç değil. Bu öğrenilmiş çaresizlik. Mizacım böyle demek de kendimize ürettiğimiz sayısız bahanelerden biri. O sesi susturmak gerek. Hem zaten tut ki başarısız oldun. Ne kaybedersin ki? İlla istiyorsan o başarısızlığı oluşturan nedenlere bakar bir daha denersin. Olmadı bir daha denersin, bu sefer daha iyisini denersin. Kaldı ki benim deneyimime göre sonuç ne olursa olsun süreç insana müthiş haz veriyor. Daha ileri giderek şunu söyleyebilirim. Sadece kitapla ilgili değil, yaşamla da ilgili başaramadığın yerde bile, sen görmesen bile bir başarı mutlaka vardır. Süreç insanı öyle ya da böyle geliştiriyor, dönüştürüyor çünkü.
Geçmişten taşıdıklarımızla, geleceğe dair hayallerimiz arasında bir denge kurmak mümkün müdür?
“Olayı unut, dersi tut” diye bir söz var. Benim yolculuğumda fenerim olan Mucizeler Kursu hocam sevgili İrem Aryal’ın sıklıkla tekrar ettiği bir söz bu. Yıllarca kulağımda küpe oldu. Geçmişten taşıdıklarımız, geçmiş deneyimlerimiz sebebiyle gelecekten bir korkuya, bir endişeye neden oluyorsa, yolumuza engel olan kocaman bir duvara dönüşüyor. Farkına bile varmıyoruz ve bu durum geleceğe dair hayallerimize dair bugün yapabileceklerimize engel oluyor. Geleceğe dair hayallerimiz varsa, onları gelecekte değil bugünde, şimdide onurlandırmaya başlamazsak, onlar hep öyle kalırlar. Geleceğe dair engeller olarak. İşte denge burada. Şimdi de. Şimdi o hayal için harekete geçmekte. Tedbirinizi alacaksınız tabii ki, eşeğinizi olabildiğince sağlam kazığa bağlayacaksınız ama o hayalin gerçeğe dönüşmesi için hangi adımları atmanız gerekiyorsa da atacaksınız. Şimdi ve burada.

Evden ve işten sonra, insanın kendini bir bütünün parçası gibi hissettiği ‘üçüncü mekânlardan’ söz ediyorsunuz. Bir mekânı ‘üçüncü mekân’ yapan şey nedir?
‘Üçüncü mekân’, sosyolojide kullanılan bir terim. Evinizin ve işinizin dışında mutlu hissettiğiniz, kapısından girdiğiniz anda yuvada hissettiğiniz, uzak kalınca özlediğiniz, tanıdık tanımadık herkesle kolaylıkla sohbet edebildiğiniz mekânlar bunlar. Keyifliyseniz keyifli gittiğiniz ama ne bileyim o gün bir derdiniz varsa surat asarak gitmekten çekinmeyeceğiniz, ne olursa olsun iyi karşılaşacağınızı bildiğiniz bir mekân. Bir kafe mesela. ‘Bir Büyüdür Yaşam’da bu mekânları anlatıyorum. Bence herkesin en az bir üçüncü mekâna ihtiyacı var. Benim de tabii ki yaşadığım İstanbul’da böyle mekânlarım var. Ve ben bununla da yetinmiyorum. Çok seyahat ettiğim için belli bir süreden uzun kaldığım her yerde kendime bir üçüncü mekân arama/keşfetme eğilimindeyim.
Sporun, sanatın ve öğrenmenin insanın yaşam coşkusunu canlı tutmada ortak bir gücü olduğunu düşünüyor musunuz?
Hepsi! Hep birlikte! Biri diğerinden daha az değerli değil. Güzel sofralar, güzel ve dengeli yemekler de buna dâhil; samimi dostluklar ya da hiç tanımadığın birilerinin ürettiği sana heyecan veren projeleri desteklemek de. Aslında her ne yapıyorsan yüreğinin heyecanıyla yaptığın, yani korkuda durmak yerine heyecanınla yola çıktığın sürece o heyecan, yaşam coşkusunu harekete geçiren bir dinamo misali insanı diri tutuyor.
“İyi ki yaşadım bu hayatı” diyebilmek herkese nasip olmuyor. Bugün geriye baktığınızda, bunu diyebilmenizi sağlayan en önemli etken neydi?
Hayatta güzellikler de var, zorluklar, acılar da... Hayatın güzelliklere olduğu kadar acıya da dair olduğunu anladıktan sonra, kendimi keşfetme yolculuğumda bir karar verme aşamasına geldim. Kendi hayatıma seyirci mi kalacaktım, yoksa bu hayatı dolu dolu yaşayacak mıydım? Aldığım eğitimler, okuduğum kitaplar yolun sonunda “keşke” demek istemediğimi idrak etmeme aracı oldu. Keşke değil “iyi ki” diyebilmek istiyordum, istiyorum. Yarın, günü geldiğinde bunu diyebilmek için, adımlarımı bugün atıyorum. Şimdide verdiğim bütün kararların altında yatan bir itki bu. Dilerim yolun sonuna geldiğimde, o gerçek geriye bakma anında “iyi ki yaşadım bu hayatı” diyebileceğim.

‘Şikâyet reddetme kutusu’, günü biraz daha oyun havasında geçirmeye yardımcı olduğundan bahsediyorsunuz. Hayata oyun duygusu katmak insanı gerçekten dönüştürür mü?
Kesinlikle dönüştürür. Şikâyet reddetme kutusunu, pandemi döneminde eve kapalı kaldığımda, gün içinde ne çok şeyden şikâyet ettiğimi ve bu şikâyetlerden kendimin bile rahatsız olduğumu fark ettiğimde üretmiştim. Gerek ‘Bir Büyüdür Yaşam’ kitabımda gerek ‘Ayrık Otunun İçsel Yolculuğu’ kitabımda oyuna dair bölümler var. Hatta her iki kitabın kurgusuna da kendime göre minik oyunlar eklemeye çalıştım. Bunları belki fark edebilirsiniz ya da fark etmeden geçebilirsiniz. Burada şunu vurgulamak isterim, ben hayata oyun duygusu katmaktan bahsetmiyorum. Ya da hayata oyun duygusu katmak belki bunun sadece ilk adımı. Bana göre oyun yaşamın teneffüs anı değildir. Tam tersine, asıl olan, hayatın kendisinin bir oyun olduğunu hatırlamaktır. O zaman ne oluyor biliyor musunuz? Oyunu evet ciddiyetle oynuyorsun, evet sahip olduğun erdemler, hareketlerinin belki bir anlamda sınırlarını çiziyor. Ama hayatın oyun olduğunu hatırlamak başarı algında, sınırlarında muğlaklıklar yaratıyor. Test etmeye başlıyorsun. Test ettiğin noktada kendini o güne kadar hapsettiğin sınırların genişleyebileceğini görüyorsun. Sonrası senin bilinçli kararın. Genişlediğin yerde kalabilirsin ya da orayı sevmeyip tekrar daha dar bir kutuya yerleşebilirsin. Fakat artık o eski dar ayakkabıya mahkûm değilsin. Evet, istersen parmaklarını sıkıştıran stilettonun içinde gidebilirsin davetli olduğun o geceye ya da dilersen en şık geceye öyle bir özgüvenle arz-ı endam edersin ki, kimse senin orada yalınayak olduğunu fark etmez. Yaşamın bir oyundan ibaret olduğunu idrak etmek, her şeyden önce özgürleştiriyor insanı, kendinden özgürleştiriyor. Ki bu da bence en güzel dönüşüm.
Kendi hayatınızı anlatan küçük bir ‘kişisel müze’ kursaydınız, içine mutlaka neyi koyardınız?
Her şeyi ve hiçbir şeyi… Bu soruyu ‘Bir Büyüdür Yaşam’ kitabında hem okurlarıma sordum hem de etraflıca yanıtladım. Açıkçası az önce o bölümü yazdığım zamankinden farklı, belki de biraz kaçamak gibi görünebilecek şekilde yanıtladım. Yarın da bambaşka şekilde yanıtlayabilirim. Çünkü işte yaşam dediğimiz o büyülü oyun, tam da böyle bir oyun.