Yabancının Yüreği: İlk Asyalı-Amerikalı hahamın aidiyet hikayesi

´Yabancının Yüreği: Beklenmedik Bir Hahamın İnanç Hikâyesi´, ilk Asyalı-Amerikalı kadın haham Angela Buchdahl´ın aidiyet, inanç ve liderlik yolculuğunu anlatıyor.

Ceki HAZAN Kültür
21 Ocak 2026 Çarşamba

Aralık ayında Şalom'da yayımlanan “Hahamlık Mesleği Nereye Gidiyor?” başlıklı yazımda, dizilerde karşımıza çıkan haham portrelerinden yola çıkarak Amerikan Yahudiliğinin tek tip bir yapıdan ibaret olmadığını ele almıştım. ‘Unorthodox’ta izlediğimiz Hasidik dünya ile ‘Nobody Wants This'te karşımıza çıkan daha modern haham figürü, Amerika'daki Yahudi hayatının ne kadar çok katmanlı bir gerçekliğe sahip olduğunu gösteriyordu. O yazıda ayrıca, hahamlık mesleğinin bugünkü durumuna dair kapsamlı bir rapora değinmiş, bu dönüşümün mesleğin yapısında ve hahamlardan beklenen rollerde de belirgin değişimler yarattığını paylaşmıştım.

Bu yazıda ise birkaç ay önce yayımlanan bir otobiyografi kitabını merkeze alarak, günümüzde hahamlık meselesini tek bir hayat hikâyesi üzerinden düşünmeye devam ediyorum.

Ekim 2025’te Amerika’da yayımlanan ‘Heart of a Stranger: An Unlikely Rabbi’s Story of Faith /Yabancının Yüreği: Beklenmedik Bir Hahamın İnanç Hikâyesi’, ilk Asyalı-Amerikalı kadın haham Angela Buchdahl’ın aidiyet, inanç ve liderlik yolculuğunu anlatıyor. Henüz Türkçe tercümesi olmayan kitap, Kuzey Amerika’da Yahudi konularındaki İngilizce kitaplar için en köklü adreslerden biri olarak kabul edilen National Jewish Book Awards’ın 2025 yılı kısa listesinde yer alıyor.

Kitabın anlattığı hikâyenin Amerika’daki görünürlüğünü gösteren anlardan biri, 29 Aralık 2021’de Türkiye’de Riziko diye bildiğimiz Jeopardy adlı bilgi yarışmasında yaşanıyor. Ekrana şu ipucu düşüyor: “Kore doğumlu Angela Buchdahl, hem hazan olarak atanan hem de bir Yahudi cemaatinin lideri olan bu görevi üstlenen ilk Asyalı Amerikalı.”
Doğru cevap kısa ve net: “Haham nedir?”

Tacoma, Washington’daki küçük bir Yahudi topluluğunda büyüyen biri için bu cümle, gençlik yıllarında pek mümkün görünmüyordu. Bugün ise Angela Buchdahl, Manhattan’daki Central Synagogue’un başhahamı. Her cuma akşamı burada yapılan Şabat ibadeti on binlerce kişi tarafından canlı izleniyor. Roş Aşana ve Kipur bayramlarında bu izleyici kitlesi yüz ülkeye yayılıyor.

Kitap, bu görünür başarının arkasındaki kişisel yolu anlatıyor ve okuru sürekli aynı soruya geri getiriyor: Aidiyet nereden başlar, insan kendini ne zaman içeride hisseder? ‘Yabancı’ olmak sadece bir yara mıdır, yoksa bazen pusula mıdır?

Evde iki dil

Angela Buchdahl’ın hikâyesi 1972’de Seul’de başlıyor. Annesi Koreli ve Budist. Babası Amerikalı ve Yahudi. Ailesi Amerika’ya göç ettiğinde Angela daha çocuk yaşta. Tacoma’da, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir cemaatte büyüyor. Evde iki dünya aynı masaya oturuyor. Annesi Yi Sulja, ona Kore masalları anlatıyor: Suyun sır taşıdığı, yoksul bilginlerin bilge çıktığı, kaplanların dolaştığı hikâyeler. Babası Fred Warnick ise onu sinagoga götürüyor, Şabat dualarını öğretiyor. Bu iki hat, Angela’nın çocukluğunda birbirini dışlamıyor. Yan yana duruyor.

Kitabın ilk bölümlerinde anlatılan bir sahne bunu iyi özetliyor. Aile, Mount Rainier’a bir geziye gidiyor. Anne çocuklarına “dağla bir olun” diyor. Angela sonra sinagogdaki Tanrı'nın birliğini vurgulayan sabah duasını hatırlıyor. Budist öğretideki bütünlük hissi ile Yahudi geleneğinde Tanrı’nın birliğine yapılan vurgu, onun zihninde yan yana geliyor. Angela bunu iki inancı eşitlemek olarak anlatmıyor. Daha çok, insanın içinde farklı dillerin aynı duyguyu taşıyabildiğini fark ettiği bir an olarak aktarıyor. Kitap boyunca bu tür küçük sahneler anlatının tonunu kuruyor. Büyük tezler yerine yaşanmış anlar ve sessiz fark edişler öne çıkıyor.

İçerideyken dışarıda

Angela on yaşında Yahudi müziğiyle tanışıyor. Dua ederken şarkı söylemek, onun için bir ifade alanına dönüşüyor. Şunu söylüyor: Şarkı söylediğimde canlandım ve Tanrı’nın beni duyduğunu hissettim. Bu basit cümle, kitabın tonunu da belirliyor. Din burada bir ‘kimlik etiketi’ değil. Daha çok, insanın içine dokunan bir deneyim.

On altı yaşında İsrail’de bir yaz programına katılıyor. Orada ilk kez bir Talmud sayfasını açıyor. Talmud, Yahudi geleneğinde yalnızca bir metin değil; aynı zamanda tartışma kültürünün yazılı hâli. Sayfadaki düzeni, farklı seslerin aynı yerde konuşabilmesini seviyor. Bir şey netleşiyor: Bu metinlerle yaşamak istiyorum. Okumak, tartışmak, öğretmek. Haham olmak.

Ama bu istekle birlikte başka bir gerçek de beliriyor. Geleneksel Yahudi hukukunda Yahudi kimliği anne soyundan tanımlanıyor. Angela’nın annesi Yahudi değil. Bu yüzden, bazı ortamlarda onun Yahudiliği sorgulanıyor. Reform hareketinin 1983’te baba soyundan gelen Yahudi kimliğini kabul ettiğini biliyor. Ama kitabın anlattığı asıl şey şu: Bir kural değişikliği, insanın yüzünde beliren şüpheyi tek başına silmiyor. Her yeni ortamda, daha konuşma başlamadan önce bir duraksama yaşanabiliyor.

Yale’deki bir Şabat yemeğinde yaşanan olay, bu hissi iyi yakalıyor. El yıkama ritüelinden sonra konuşmamak gerektiğini bilmiyor ve konuşuyor. Odaya bir sessizlik çöküyor. Kimse onu azarlamıyor. Kimse açıkça bir şey demiyor. Ama bakışlar, küçük beden dili hareketleri ona mesajı veriyor. Bu anı yıllar sonra hatırlarken şu cümleyi kuruyor: İçerideyken bile dışarıda hissedebilirsin.

İsrail'de yaşadığı bir başka deneyim daha sert. Bir Ortodoks müzik öğretmeniyle görüşme ayarlıyor. Telefonda sorular soruluyor: Nerede doğdun, ailen nereli? Ardından konuşma kesiliyor: "Ben sadece Yahudilere Tora öğretebilirim." Angela'nın canını acıtan şey reddedilmek değil. Bu cümlenin Tora adına kurulması.

Bir röportajında şunu söylüyor: “Reformist Yahudiler bile yüzüme bakıp gerçekten Yahudi olup olmadığımı sorguladı. Tek yanıtım hep aynı oldu: Yaptığım işi yapmaya devam etmek.”

Bir kapıdan geçmek

Bu deneyimlerden sonra Angela’nın zihninde bir soru büyüyor: Ben bu hikâyenin neresindeyim? Benim yerim neresi?

İsrail’de bir konferansta Rabbi Elliot Dorff’la karşılaşıyor. Konuşma giyura geliyor. Giyur, Yahudiliğe geçiş için kullanılan terim. Angela, Dorff’un kurduğu cümlenin zihninde bir düğümü çözdüğünü anlatıyor. Dorff, giyurun bazı dinlerdeki “tamamen dönüşme” fikri gibi okunmaması gerektiğini söylüyor. Angela bunu şöyle anlıyor: Burada mesele eskiyi silmek değil. Var olan bir bağlılığı görünür kılmak.

Bu bakış açısı, Angela için karar anı oluyor. Giyur, onun hayatında “başka biri olmak” değil. Zaten yaşadığı kimliği resmen sahiplenmek.

Seattle’daki bir sinagogda mikveye girdiği günü anlattığı sahne kitabın en etkileyici yerlerinden. Mikve, ritüel banyosu için kullanılan havuz. Angela suya tamamen batıyor. Bir an için her şey duruyor. Ardından bereket duasını okuyor. Ve şu cümleyi yazıyor: Kimse bana bu yolu dikte etmedi. Ben seçtim.

Bu cümle, kitabın genelindeki duyguya çok uygun. Onun hikâyesinde talep edilen bir kabulden çok, zaten var olan bir aidiyetin sesini duyurma çabası var.

Yabancı kelimesi

Kitabın başlığı boşuna seçilmemiş. Stranger, yabancı kelimesi, Angela’nın hayatında hem bir his, hem de bir kavram.

Angela’nın vardığı yer şu: Yabancı hissetmek onun Yahudiliğini zayıflatmıyor. Tam tersine, Yahudi metinlerinin merkezindeki bir çağrıyı daha görünür kılıyor.

Tora’da ‘yabancı’ anlamına gelen ger kelimesi tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. “Yabancıyı seveceksin, çünkü sen de yabancıydın.” Bu cümle otuz altı kez anılır. Angela için bu tekrar bir ayrıntı değil. Bir yön. Ona göre yabancılık, Yahudi hafızasında yalnızca bir acı değil. Aynı zamanda bir sorumluluk.

Burada dikkat çekici olan şey, Angela’nın bunu bir slogan gibi kullanmaması. Metinlerdeki buyruğu kendi hayatıyla karşılaştırması. Kendi yabancılığının, başkasının yabancılığını daha hızlı fark etmesini sağlaması. Yabancı olmak bazı kapıları kapatıyor. Ama bazı duyguları da açıyor.

Gözyaşının dili

Kitabın son bölümleri 7 Ekim 2023 ve sonrasına geliyor. Angela burada hem cemaat lideri, hem de kamusal bir ses. Bu iki rolün aynı anda taşınmasının ağırlığını anlatıyor. Ne söylediğin kadar, ne zaman sustuğun da önemli hâle geliyor.

Bu bölümde onu en çok etkileyen şeylerden biri, esir Hersh Goldberg Polin’in annesi Rachel Goldberg Polin’in yazdığı bir şiir. Şiir basit ama ağır bir soru soruyor: Gazze’deki bir annenin gözyaşlarıyla benim gözyaşlarım arasında fark var mı? “Tüm gözyaşlar aynı tuzla.”

Angela bu satırları okuduğunda ağladığını söylüyor. Ardından şunu ekliyor: Ağlamak ortak insanlığı hissetmek. Öteki için ağlayabilmek ruhu korumak. Bu bir siyasi strateji değil, manevi bir strateji.

Angela, hahamlığını antisemitizmle mücadele ederek geçirmek istemediğini vurguluyor. Asıl hedef nefretle oyalanmak değil, eğitimli, kendine güvenen, neşeli bir Yahudi topluluğu inşa etmek. Bu yaklaşım, kitabın genel tonuyla uyumlu. Angela kolay bir iyimserlik satmıyor. Ama duygunun taşlaşmasına da izin vermek istemiyor.

Dönülen yer

2024 yazında Angela, Seul’de bir konuşma yapmak üzere Kore’ye davet ediliyor. Bu davetin onun için anlamı büyük. Doğduğu ülkeye bu kez haham olarak dönüyor.

Konuşmasını iki şarkıyla bitiriyor. Yeruşalayim Şel Zahav ve Arirang. Önce İbranice bir melodi, ardından Kore halk şarkısı. Salondaki yüzlerin değiştiğini, bir tanıdıklık duygusunun başka bir tanıdıklıkla yer değiştirdiğini anlatıyor. İki farklı hafıza aynı anda aynı salonda yankılanıyor.

Bu sahne kitabın ana temasını iyi taşıyor. Angela’nın hayatında iki dünya hiçbir zaman tamamen ayrılmıyor. Ama birbirini boğmuyor da. Bazen biri susuyor, diğeri konuşuyor. Bazen ikisi birlikte aynı cümlede buluşuyor.

Hikâyenin bıraktığı

Heart of a Stranger bir başarı hikâyesi gibi de okunabilir. İlk olmak, görünür olmak, büyük bir sinagogun başına geçmek. Ama kitap bence daha sakin bir şey söylüyor.

Angela Buchdahl ‘ilk’ olmanın yükünü taşıyor. Ama asıl mesele bunun getirdiği yalnızlık değil. Asıl mesele, o yalnızlığı bir kırılma noktasına çevirmemek. Onu bir bakış açısına dönüştürmek. Yabancılığı bastırmak yerine, onunla birlikte yaşamayı öğrenmek.

Kitap boyunca dönen sorular aslında tanıdık. Aidiyet nasıl kurulur. İnsan kendini ne zaman içeride hisseder. Yabancı hissetmek bir eksiklik midir, yoksa bazen bir güç müdür. Angela’nın cevabı çok net bir iddia gibi durmuyor, daha çok bir pratik gibi: Yaptığım işi yapmaya devam ederim.

Kitabın sonunda söylediği cümle de bunun özeti: “Beni kim olduğumu sorgulayan insanlar hep olacak. Tek cevabım, yaptığım işi yapmaya devam etmek.” Bugün Manhattan’ın merkezinde, her hafta on binlerce kişinin izlediği bir Şabat töreninde, o cümleyi yalnızca söylemiyor, yaşıyor.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün