“Kadınlar sürekli kurban ya da süs kalıbına sokulmamalı!”

´Becoming a Peacock´ isimli kitabı raflarda yerini alan yazar ve gazeteci Michal Bardavid, şu sıralar yepyeni bir heyecan yaşıyor. Kendi deneyimlerini psikolojik açılımlarıyla birlikte aktaran Bardavid´in kitabı bir solukta bitecek kadar heyecanlı ve sürükleyici. 23 yaşında yaşadığı bir ilişkiyi yıllar sonra yeniden anlamlandırarak, kendini sevme yolculuğunu kaleme alan Bardavid ile uluslararası sahada sürdürdüğü gazetecilik kariyeri, Boğaziçi Üniversitesi´ndeki eğitmenliği ve yazarlık yolculuğu boyunca edindiği deneyimlere dek pek çok konuyu konuştuk. Başarılı gazeteci, toksik aşklardan öz-değere, başarısızlıktan şükran duygusuna uzanan samimi iç yolculuğunu ŞALOM okuyucuları ile paylaştı.

Zehra ÇENGİL Söyleşi
14 Ocak 2026 Çarşamba

Bardavid, en büyük problemlerden birinin insanları belirli dogmalar üzerinden yargılamak olduğunu belirterek ‘Asıl mesele, kadınların ya da erkeklerin kalıplara sokulmaması. Kadınların sürekli kurban ya da süs figürü olması da buna dahil. Kızım bunu şimdiden çözdü; kostüm partisinde prenses değil korsan olmak istiyor’ dedi.

“TERK EDİLDİĞİMDE ÖZGÜVENİM YERLE BİR OLUYORDU”

Kitabınız, 23 yaşında yaşadığınız bir hikâyeyi yıllar içinde olgunlaşarak yeniden anlamlandırmanız ve kendinizi sevme yolculuğunuzla başlıyor. Sizce insanlar neden genç yaşlarda toksik ilişkilere daha açık oluyor? Kendi deneyiminizi bizimle paylaşır mısınız?

Çünkü çoğumuz gençken kendi değerimizi bilmiyoruz hatta “öz-değer” diye bir kavramdan bile haberimiz yok. Değerimizi dışarıda arıyoruz. Beğendiğimiz, arzuladığımız biri bizi seçtiğinde kendimizi değerli hissediyoruz. Ama o kişi gittiğinde, sanki biz de dağılmış gibi oluyoruz. Benim için de böyleydi. Bir ilişki bittiğinde, terk edildiğimde özgüvenim yerle bir oluyordu. Oysa geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Ben aynı kişiydim. Birinin beni isteyip istememesi beni ne daha değerli yapıyordu, ne de daha değersiz.

Kitapta, sağlıklı şekilde sevebilen ‘tavus kuşunu’ bulabilmek için yaklaşık 20 yıl flört ettiğinizden bahsediyorsunuz. Peki bu şansa sahip olamayan, görücü usulüyle evlendirilmek zorunda kalan insanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Başlangıç biçimi tek başına belirleyici değil. İstemeyerek evlenip bugün mutlu olan da var; büyük aşkla başlayıp bugün sağlıksız olan da. Asıl soru şu: Bugün bu ilişkide nasılım? Kimse silah zoruyla bir ilişkide tutulmuyorsa, kendimize şu soruları sormalıyız: “Bu ilişkide değerli hissediyor muyum? Saygı görüyor muyum?

Seviliyor muyum?” İlişkinin nasıl başladığı değil, şu anda ruhuma ne yaptığı önemli.

Onca yıllık eğitim hayatımız boyunca bize neden kimse kendimizi sevmeyi öğretmiyor sizce?

Çünkü uzun yıllar bunun ne kadar hayati olduğu fark edilmedi. Oysa kendimizi sevip sevmediğimiz ve kendimize nasıl davrandığımız, yaptığımız seçimleri belirliyor. Seçimlerimiz ise hayatımızı. Seçimlerimiz ise hayatımızı. Sevdiğim bir söz var: Hayatımız, verdiğimiz büyük kararların değil; her gün yaptığımız küçük seçimlerin toplamı.

 

“GERÇEK SEVGİ İNSANI DÜŞTÜĞÜ YERDEN DAHA DA AŞAĞI İTMEZ”

Çoğu zaman kendimizi sevmeyi bir işe ya da bir ilişkiye bağlıyoruz. Oysa insan kendini gerçekten kabul ettiğinde birçok şey kendiliğinden geliyor. Siz, 20’li yaşlarınızın sonunda işten ayrılma sürecindeyken erkek arkadaşınızın “işsiz birini çekici bulmayacağını” söylemesi karşısında neler hissettiniz? Bu süreci kendiniz için nasıl iyileştirdiniz?

O an sanki karnıma yumruk yemiş gibi hissettim. Çünkü en değer verdiğim insan, istemeden de olsa özgüvenimi paramparça etmişti. Gözünde bir anda düşmüşüm gibi hissettim. Ama zamanla şunu çok net anladım: Gerçek sevgi insanı düştüğü anda daha da aşağı itmez. Gerçek sevgi, sen tökezlediğinde seni yerden kaldırır. Sana kim olduğunu hatırlatır. Sana “ilişkiyi kaybedecek miyim?” korkusu yaşatmaz; güvende hissettirerek sever. Sağlam ilişkiler böyle olur.

Başarısızlıkların da mutlaka yeni bir kapı açtığına inanıyor musunuz? Örneğin, ilk kurduğunuz “Mazal” adlı stüdyo işi yürüseydi, belki de içinizdeki gazeteciliği hiç keşfedemeyecektiniz…

Her zaman yeni bir kapı açmayabilir ama kesinlikle yeni bir bakış açısı açar.

Ve bazen bu daha da değerlidir. Mazal stüdyosu yürüseydi, belki gazeteciliği hiç keşfetmeyecektim. Ama asıl önemli olan şu: Denemek, kendimize yaptığımız bir öz-sevgi davranışıdır. “Ben başarısızım” ile “Bir projede başarısız oldum” aynı şey değildir. Bunu ayırt etmeyi öğrendiğimizde hayat çok daha hafifliyor.

Fiziksel ya da zihinsel istismar yaşamış kişilere, siz de hayatınızın bir döneminde benzer şekilde zorlayıcı bir deneyim yaşamış biri olarak neler tavsiye edersiniz?

Birincisi: O yaşanan şey sizi tanımlamıyor. Hayatınızın bir parçası olabilir ama özünüz değil. İkincisi: Asla kendinizi suçlamayın. Hiçbir şey istismar için bir gerekçe olamaz. Bu sizin suçunuz değildi. Üçüncüsü: Yalnız kalmayın. Destek alın — profesyonel olarak ya da güvendiğiniz bir dosttan. Bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Ve lütfen şunu unutmayın: Siz değerlisiniz.

“DESTEKLEYİCİ BİR EŞ HAYATA HUZUR EKLER”

Sonunda sizi olduğunuz gibi kabul eden, geçmişinizi sindiren ve geleceğinizi kucaklayan “tavus kuşunuzu” buldunuz. Nazar değmesin diyelim… Destekleyici bir eşin hayata kattıkları sizce nelerdir?

Huzur. Gerçekten başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Destekleyici bir eş sizi değiştirmeye çalışmaz. Sizi olduğunuz gibi sever. Hayallerinize alan açar. Endişe değil, güven verir. Hayata stres değil, huzur ekler.

Türkiye–Suriye sınırında, Kobane Savaşı döneminde gazeteci olarak yaşadığınız deneyimin, size şükran duygusunun önemini bir kez daha hatırlattığını söylüyorsunuz. O günlerden aklınızda kalan, hayatınızı etkileyen en önemli ders neydi?

Şükretmeyi çok hafife alıyoruz. “Çok şükür” demek kolay; ama bunu bir yaşam bakışına dönüştürmek zor. O günlerde hayatın ne kadar kolay paramparça olabildiğini gördüm. Ama aynı zamanda insanın ne kadar güçlü olabildiğini de. Bu bana şunu öğretti: Küçük şeyleri daha az dert etmeyi, büyük şeylerin değerini bilmeyi.

“KIZIM KOSTÜM PARTİLERİNDE PRENSES DEĞİL KORSAN OLMAK İSTİYOR”

Myanmar’da röportaj yaptığınız Htar Htar’ın söylediği gibi, sizce de artık “prenslerin değil, prenseslerin kurtardığı hikâyeleri” anlatmanın zamanı gelmedi mi?

Kesinlikle. Myanmar’da yaptığım o röportaj benim için çok dönüştürücüydü.

Bu hikâyeler zaten gerçek hayatta var. Artık kitaplarda, dizilerde, filmlerde de yer açmamız gerekiyor. Reese Witherspoon bunu yapan öncülerden biri. Ama şunu da ekleyeyim: İlla birilerinin birilerini kurtarmasına gerek yok. Asıl mesele, kadınların ya da erkeklerin kalıplara sokulmaması. Kadınların sürekli kurban ya da süs figürü olması da buna dahil. Kızım bunu şimdiden çözdü; kostüm partisinde prenses değil korsan olmak istiyor. Bakalım hayat onu nereye götürecek.

“AİLEM VE DOSTLARIM DÜŞTÜĞÜMDE BENİ İTFAİYECİ TRAMBOLİNİ GİBİ YUKARI FIRLATTI”

Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitmenlik, dans terapisi, yazarlık… Sürekli ruhunuzu besleyen işler ve aktivitelerle iç içe olmanız, bugün bulunduğunuz noktadan baktığınızda size bir armağan gibi geliyor mu?

Evet. Büyük bir şans. Ama aynı zamanda bir dizi bilinçli seçim. Kendimi dinlediğimde ve karşıma çıkan fırsatları değerlendirdiğimde bu yollar birleşti. Bir de çok önemli bir şey var: çevrem. Ailem ve dostlarım beni hep tuttu. Bir itfaiyeci trambolini gibi…

Düştüğümde sadece yakalamadılar, geri yukarı fırlattılar. Etrafımızda tuttuğumuz insanlar, hayatımızın yönünü sandığımızdan çok daha fazla etkiliyor.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün