•İsrail ve Türkiye´nin dünya düzeni içerisinde aynı safta, Atlantik safında yer aldığını düşünüyorum. Bu iki ülkenin gerçek anlamda cepheden bir savaş içerisine girmesinin söz konusu olmayacağı görüşündeyim. Ancak iki taraf açısından da bu işin işlevsel bir boyutu var. İslamcılık Gazze meselesinin sahipliğini üstleniyor ve bu durumu kitlelerini konsolide etmek için kullanıyor. Kafirler ve Müslümanlar şeklinde bir söylemle bunu yeniden üretmeye çalışıyor. Benzer bir durum Netanyahu için de geçerli. Netanyahu Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile imzalanan anlaşma esnasında ´Bir daha hiçbir imparatorluğun bizi yönetmesine izin vermeyeceğiz´ dedi. Burada kastedilenin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu biliyoruz. İktidarın izlediği yeni Osmanlıcı dış politika etki-tepki gereği reaksiyonlar yaratıyor. İmzalanan anlaşma büyük ölçüde bununla ilgili. İsrail´in Türkiye ile zaman zaman karşı karşıya gelmesi Türkiye´nin Filistin meselesindeki tutumuyla doğrudan bağlantılı.” Doç. Dr. Fatih Yaşlı – https://anlatilaninotesi.com.tr/
2026 da İsrael ekonomisinin %4,7 ile 4,9 arası büyüyeceği tahmin ediliyor. Bu, ortalama büyüme hızının %3.x olan bir ülke için ve herhangi bir gelişmiş bir ülke için çok büyük bir büyüme hızı. Nedeni olarak savaştan çıkmanın ekonomiye getireceği canlılık gösteriliyor. Büyümenin iki ana motoru high tech ve savunma endüstrileri.
Olağan bir ekonomik krize giriş ve çıkış U veya V şeklinde olur diyebiliriz: Sert bir iniş (sonra da yavaş veya süratli bir düzelme & gösterir.
COVİD pandemisinin başladığı senelerde ekonomistler “K şekli ekonomi”den bahsetmeye başladılar. Tipik bir ekonomik krizden farklı olarak Bütün dünya ekonomisini etkileyen COVİD ve büyük savaşlar ise bir kırılma veya duvara çarpma noktası oluşturur. Şöyle ki, ekonomiyi inişli çıkışlı bir yolda giden bir araba gibi düşünün: Hiçbir uyarı olmadan karşısına yolun ortasında bir duvar çıkıyor. Çarpmadan durmak imkânsız. Arabanın bir kısmı ve bazı yolcuları diğerlerinden fazla hasar görüyor. Sonra toparlanma başlıyor.
Her ne kadar K şekli ekonomisi sadece İsrael için geçerli değilse de ben İsrael’e odaklanacağım.

K-tipi ekonomi genellikle, değişik sektörleri düzensiz şekilde etkileyen krizlerden ortaya çıkar; bu nedenle bazı gruplar hızlı bir şekilde toparlanırken (hatta büyürken) diğerleri duraklar veya geriler.
K harfinin sol tarafını bu duvar veya kırılma noktası olarak görürsek, toparlanma K harfinin sağ tarafı. Dünyanın Covid den çıkması ve İsrael’in savaştan çıkması da K harfinin sağ tarafını oluşturan iki çizgi gibi: Bilgi, “beyaz yaka” çalışanları K harfinin yukarı çıkan kolu gibi süratli bir şekilde yükselirken, kalifikasyonuz işçiler tam tersine bu düzelmeden faydalanamıyor veya çok daha az faydalanıyorlar.
Satın alma gücündeki düşüş, artan borç ve artmayan maaşlar, bu grubun geride kaldığını kanıtlayan için göstergelerdir. 2026’nın İsrael’inde , vergi artışları ve yüksek yaşam maliyetlerini, bu "kol" üzerindeki aşağı yönlü baskının önemli bir göstergesidir.
İsrail basınında yer alan bir örnek, K-şekilli toparlanmanın alt kolunu açıkça gösteriyor: 25 Aralık 2025 tarihli Makor rishon gazetesinde yayımlanan bir makalede, İsrail ekonomisinin makro göstergeler (GSYH büyümesi, düşük enflasyon gibi) açısından toparlandığı belirtilirken, geniş halk kesimlerinin bu toparlanmayı günlük yaşamlarında ve gelirlerinde hissetmediği vurgulanıyor. Ekonomik büyüme ve olumlu istatistikler yukarı yönlü bir tablo çizerken, ücretlerin erimesi, hayat pahalılığı ve alım gücündeki zayıflık nedeniyle birçok vatandaş için ekonomik durumun iyileşmemesi, K-şekilli toparlanmanın alt koluna tipik bir örnek.
İsrael ‘deki iş gücü yaklaşık 4,5 milyon kişi. High tech, savunma ve onlara servis veren sektörlerde 500,000 kadar çalışan olduğunu varsayalım. Bu sektördeki ortalama maaş, geri kalanların ortalama maaşının 3 misli. Bu K harfinin yükselen kolu. Geri kalan 4 milyonun büyük bir kısmı ise K harfinin alçalan kolu. Bu dengesizlik zaten İsrael’in zayıf noktası.
K ekonomisinin bir sonucu, aynı ülkede iki tamamen değişik toplumun oluşması. Bir tanesinin refah seviyesi gitgide yükselirken diğeri krizden çıkışın yararlarından faydalanamıyor. Dickens’in “İki şehrin hikayesi” romanı da bire bir böyle bir ortamda yaşanıyor.
2024 teki istatistikler İsrael halkının %20 kadarının fakirlik sınırının altında olduğunu gösteriyor. Bu OECD ülkeleri arasındaki ikinci en büyük rakam (yani gelir dağılımında sondan ikinciyiz). K ekonomisiyle bu çatal daha da açılacak. Resmi enflasyon rakamı %2,4 olmasına rağmen gıda fiyatlarında ve kiralardaki neredeyse %10 a varan artış bu kesimi daha çok etkilerken yükselen yeni milyonerler bunun farkında bile olmayacaklar. Birkaç milyonluk hisse senedi satmış birisinin %10 gıda artışı umurunda mı?
Kısacası, K nın yukarı giden kolundakiler için hayat güzel. Aşağı giden kolundakiler ise aynı ülkede bambaşka bir gerçekle yaşıyorlar.
İsrail Merkezî İstatistik Bürosu (CBS) verilerine göre İsrail’in toplam nüfusu 2025’te yüzde 1,1 artarak 10 milyon 178 bine ulaştı. Ancak bu artış oranı, İsrail’in genç ve yüksek doğurganlık oranına sahip nüfus yapısı düşünüldüğünde olağan dışı derecede düşük kabul ediliyor. Nitekim bu oran, hem 2024 ile aynı seviyede hem de ülke tarihindeki en zayıf büyüme dönemlerinden biri.
CBS’nin en çarpıcı bulgusu ise gelen ve giden göçün birbirine dengelemesi oldu. 69 binden fazla İsrailli 2025’te ülkeyi terk etti, ancak yaklaşık 24.600 yeni göçmen ülkeye geldi (2024’e kıyasla 8 bin daha az). 19 bin kişi uzun süreli yurtdışı ikamet sonrası geri döndü. Sonuç olarak İsrail’de yaklaşık 20 bin kişilik net göç kaybı yaşandı. Bu tablo, İsrail’in tarihsel olarak dayandığı “sürekli göç alan ülke” varsayımını fiilen askıya almış durumda. Demograflar, bunun yalnızca sayısal değil, sembolik bir eşik olduğuna dikkat çekiyor.
Taub Center for Social Policy Studies tarafından yayımlanan benzer bir demografik çalışmada, nüfus artış hızının yüzde 0,9’a kadar gerileyebileceği belirtiliyor. Bu gerçekleşirse, İsrail tarihinde ilk kez nüfus artışı yüzde 1’in altına düşmüş olacak. Taub Center araştırmacıları, bu yavaşlamayı üç temel faktöre bağlıyor:
ü Artan dış göç (özellikle genç ve üretken nüfus)
ü Savaş koşullarına bağlı doğurganlık düşüşü
ü Savaşın dolaylı etkileriyle artan ölüm oranları
Bu çerçevede 2025’te kayıtlara geçen 182 bin doğum ve 50 bin ölüm, hâlâ doğal nüfus artışının sürdüğünü gösterse de, uzmanlara göre bu denge göçle aşınan bir yapı üzerine oturuyor.
Saha araştırmaları ve akademik değerlendirmeler, son iki yıldaki göç dalgasının profilinin önceki dönemlerden belirgin biçimde ayrıldığını ortaya koyuyor. Ülkeden ayrılanların büyük bölümü 25-45 yaş aralığında, üniversite mezunu veya lisansüstü eğitimli, yüksek gelir grubunda, görece daha az dindar ve kentlerde yaşayan ve siyasal olarak iktidardaki mevcut partilere mesafeli kişilerden oluşuyor.
Kamuoyu yoklamaları, İsraillilerin yüzde 40’ının tersine göçü düşündüğünü ortaya koymuştur. Bunun nedenleri arasında ekonomik durum, eşitsizlik ve müzakerelerin tıkanmasından duyulan hayal kırıklığı yer almaktadır. Begin Miras Merkezi tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre, İsrail’deki Yahudilerin yüzde 59’u yabancı vatandaşlık başvurusu hakkında bilgi almak ve başvuruda bulunmak için yabancı elçiliklere gitmiş ya da gitmeyi düşünmektedir; Yahudi ailelerin yüzde 78’i ise çocuklarının yurtdışına gitmesini desteklemektedir. Artan göç endişesi bağlamında, sağcı yazar Kalman Libskind, Maariv gazetesindeki bir makalesinde şu ifadeleri kullanmıştır:
“İsrail toplumunda, Siyonizm’den ve İsrail’den uzaklaşan, Yahudi devletine olan ilgisi azalan ve siyonist projenin tamamına karşı aktif ve temkinli bir söylem geliştiren, solda yer alan büyüyen bir sınıfla karşı karşıyayız. Bu aktivistlerin çoğu, İsrail ordusunu ve askerlerini karalamayı amaçlayan ve yabancı devletlerden bağış alan sivil toplum kuruluşlarında yer almaktadır. Artık mensubu oldukları İsrail ve siyonist kolektifin temelden yanlış olduğunu fark etmişler; Yahudilerle Filistinlileri ayıran ve ayrımın sembolü sayılan ‘Yeşil Hat’ gibi sloganları benimsemeye başlamışlardır. Ayrıca, devletin Yahudi çoğunluğu koruma çabalarının demokratik olmayan bir davranış içerdiğine inanmaktadırlar.”
Tamamı :https://www.fokusplus.com/odak/yeremya-ve-gonullu-surgun-tufani
Tel Aviv, Washington’un beklentilerini tamamen reddetmiyor; ancak kendi kırmızı çizgileri karşılanmadan ilerlemeye de niyetli görünmüyor. Güney Suriye’nin silahsızlandırılması, İran ve Hizbullah’a giden silah hatlarının kesilmesi ve Türk askeri varlığının sınırlandırılması gibi talepler, İsrail açısından müzakerenin ön şartları konumunda. Ben-Yishai bu şartlar arasında en çok dikkati çekenin son madde olduğunu belirtiyor:
“Bir diğer stratejik talep, Güney Suriye’de Türk askeri varlığının önlenmesi. Böyle bir varlık, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye, Ürdün ve bölge genelindeki hareket serbestisini kısıtlayabilir. Türkiye’nin Suriye’deki T4 üssüne hava savunma sistemleri yerleştirme girişimi, İsrail’in net bir müdahalesiyle daha hayata geçmeden durdurulmuştu.”
Sonuç olarak Ron Ben-Yishai’nin çizdiği tablo, İsrail’in anlaşmalara kategorik olarak karşı olmadığını; ancak “kontrollü belirsizliği”, “yanlış barış” riskine tercih ettiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla İsrail bugün, anlaşmanın sağlayacağı kısa vadeli diplomatik rahatlıktan ziyade, Gazze ve Lübnan’da da tercih ettiği “bilinçli geciktirme stratejisini” uygulayarak sahadaki askeri ve istihbari kazanımlarını korumayı seçiyor. Bu tercih, dışarıdan bakıldığında uzlaşmazlık olarak okunabilir. Oysa İsrail güvenlik aklı açısından bu, belirsizliğin içinde hayatta kalmayı öğrenmiş bir devletin, kendi tarihsel tecrübelerinden süzülen temkinli bir rasyonalitesidir. İsrail bu aklı kullanarak işgal ettiği bölgelerde kalıcı bir aktöre dönüşme alışkanlığını meşrulaştırmaya çalışıyor.
Tamamı : https://www.fokusplus.com/odak/bilincli-belirsizlik-ve-gecikme-israilin-suriye-dosyasi
Aksa Tufanı sonrası İsraillilerin yöneldiği ilk duraklardan biri Kıbrıs olmuştur. Coğrafi yakınlık, vizesiz erişim ve kültürel bağlar, adayı fiili bir geçiş alanına dönüştürmüştür. Kısa süre içerisinde Larnaka ve çevresinde binlerce İsrailli geçici olarak konaklamış; bazı günler adaya gelen İsrailli sayısı birkaç bini aşmıştır. Bu süreçte Kıbrıs, yalnızca bir tatil destinasyonu değil, savaşın gürültüsünden kaçılan bir “bekleme odası” işlevi görmüştür. Bu durum, Türkiye açısından da dolaylı güvenlik ve demografi tartışmalarını tetikleyen bir gelişme olmuştur.
Ancak göç yalnızca geçici sığınaklarla sınırlı kalmamıştır. Avrupa Birliği ülkeleri ve Kuzey Amerika, daha kalıcı çözümler arayan İsrailliler için cazip merkezler haline gelmiştir. Özellikle Portekiz ve İspanya gibi ülkelerdeki tarihsel vatandaşlık yasaları, ikinci pasaport arayışını hızlandırmıştır. Bu eğilim, klasik bir “diaspora genişlemesi”nden ziyade, İsraillilerin Siyonist rejime duydukları güvensizliğin bir yansıması olarak okunabilir. İkinci pasaport, artık sembolik bir ayrıcalık değil; geleceğe karşı bir sigorta işlevi görmektedir. Dolayısıyla İsrail’den kaçışların siyasal bir anlamı da olduğu ifade edilebilir.
Tamamı : https://www.fokusplus.com/odak/aksa-tufani-ile-israil-ne-kaybetti-iii
“İsrail ve Türkiye’nin dünya düzeni içerisinde aynı safta, Atlantik safında yer aldığını düşünüyorum. Bu iki ülkenin gerçek anlamda cepheden bir savaş içerisine girmesinin söz konusu olmayacağı görüşündeyim. Ancak iki taraf açısından da bu işin işlevsel bir boyutu var. İslamcılık Gazze meselesinin sahipliğini üstleniyor ve bu durumu kitlelerini konsolide etmek için kullanıyor. Kafirler ve Müslümanlar şeklinde bir söylemle bunu yeniden üretmeye çalışıyor. Benzer bir durum Netanyahu için de geçerli. Netanyahu Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile imzalanan anlaşma esnasında ‘Bir daha hiçbir imparatorluğun bizi yönetmesine izin vermeyeceğiz’ dedi. Burada kastedilenin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu biliyoruz. İktidarın izlediği yeni Osmanlıcı dış politika etki-tepki gereği reaksiyonlar yaratıyor. İmzalanan anlaşma büyük ölçüde bununla ilgili. İsrail’in Türkiye ile zaman zaman karşı karşıya gelmesi Türkiye’nin Filistin meselesindeki tutumuyla doğrudan bağlantılı.
Somali ise 90’lardan bu yana Gülen Cemaati’nin yatırım yaptığı bir ülkeydi. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye o okullara el koydu, kendi okulları haline getirdi. Sonrasında da Somali’ye askeri ve siyasi yatırımlar yaptı. İsrail’in Somaliland’ı tanıması bir Türkiye karşıtlığı üzerinden okunamaz. Oranın jeopolitik bir önemi var. Aden Körfezi, Kızıldeniz, Yemen’in toplamı orası. Gazze’deki Filistinlilerin Somaliland’a yerleştirilme iddiaları da var. Bunların hepsi emperyal projelerin bir parçası. Bunlar ne İsrail’e ne Türkiye’ye ne Somalililere ne de dünyada faydası olabilecek işler değil. Dünya genel olarak çoklu bir kriz konjonktüründen geçiyor, uluslararası kapışmalar şiddetleniyor. Taraflar; bölgesel ve küresel çıkarları, süreklileşmiş düşmanlık politikalarını yeniden üretiyorlar ve bunu da iç politikayı domine etmek için kullanıyorlar. İstanbul’da 1 Ocak’ta yapılan Gazze mitinginin tek başına Gazze ile ilgili olmadığını, Türkiye’de son birkaç aydır konuşulan ‘taht savaşlarıyla’ ve Erdoğan sonrası Türkiye ile ilgili olduğunu biliyoruz. 2026 Türkiye için iç politikayla dış politikanın birbirini çok daha fazla etkilediği bir yıl olacak gibi görünüyor.”
Marx’ın “Yahudi sorunu”nu para, bencil çıkar ve burjuva sivil toplumu üzerinden yeniden tanımlaması tesadüf değil. Aslında Ortaçağ’dan beri biriken Yahudi–ekonomi ilişkili imge, Marx’ın metninde seküler ve teorik bir dile tercüme ediliyordu: “Yahudilik” kapitalist toplumun, kapitalizm de Yahudiliğin özü hâline geldi. Daha önce değinildiği gibi, faizin Hıristiyanlar için günah sayıldığı Ortaçağ Avrupa’sında, kredi ve borç ilişkileri çoğu kez Yahudilerin sırtına yüklenmişti. Hıristiyan soyluların, kralların ve şehirli tüccarların borçlandığı, borcunu ödeyemediğinde ise nefretlerini yönelttiği “tefeci Yahudi” figürü de aynı ortamda oluşmuştu. On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, bu tarihsel deneyim Yahudi = para, kredi, faiz, spekülasyon denklemine indirgenmiş haldeydi zaten. Yahudi, sanayi üretiminin, emeğin, “gerçek” zenginliğin değil, dolaşımın, kâğıt üzerinde kazanılan paranın, borsanın, bankerliğin figürü olarak kodlanmıştı. Marx aslında kendisinden bağımsız olarak gelişen bir tahayyülü tekrar ediyordu. Böylece meşhur deyişin ima ettiği antisemitizmi sosyalizm sanmaya kapı aralıyordu veya Alman sosyolog August Bebel’e atfedilen ifadeyle, “aptalların sosyalizmini” icra ediyordu.
Tamamı : https://daktilo1984.com/daktilo2/islamciligin-komplo-teorisi-iii-anti-semitizmin-modern-hali-2/
Bir Sefarad Yahudisi olan Hayim Efendi, Çakırcalı’nın şehirle kurduğu ilişkinin merkezindeydi. Silah ve cephane temininde, İzmir’deki Frenk ve Levanten tüccarlarla yürütülen ilişkilerde; baskınlar sonucu elde edilen altınların nakde çevrilmesinde rol aldı. Çakırcalı’nın günlük ihtiyaçları, haberleşmesi ve şehirle bağlantısı çoğu zaman Hayim Efendi üzerinden sağlandı.

Tamamı : https://www.odatv.com/ozel/cakicinin-kara-kutusu-hayim-efendi-120130803
SON DAKİKA: Mississippi, Jackson'daki 🇺🇸 şehrin tek sinagogu olan Beth Israel Sinagogu, Şabat sırasında ateşe verildi.
İki Tevrat rulosu yok edildi. Beş tanesi de hasar gördü.
Ve tarihi görmezden gelmek imkansız: Bu, hahamı Sivil Haklar Hareketi'ni desteklediği için 1967'de Ku Klux Klan tarafından bombalanan aynı sinagog.
Farklı bir on yıl. Aynı nefret.

https://x.com/HenMazzig/status/2010381964587507814
Türkiye’de yayınlanan Eşref Rüya, İsrail’de “Ashraf’s Honor” adıyla kısa sürede geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Dizi, televizyon ve VOD platformlarının yanı sıra sosyal medyada yarattığı etkiyle de öne çıktı.
İsrail’in televizyon ve kültür sitelerinden tvbee, Eşref Rüya’nın ülkede İstanbullu Gelin döneminden bu yana görülen en güçlü Türk dizisi ilgilerinden birini yarattığını yazdı. Haberde, dizinin özellikle dijital mecralarda hızla yayıldığı vurgulandı. Dizinin popülerliğini artıran önemli etkenlerden biri.
tvbee’ye göre Eşref Rüya, İsrail TikTok’unda kısa sürede bir fenomene dönüştü. Diziden sahneler, karakter analizleri ve müzikler yüzlerce videoda paylaşıldı. Sosyal medyada geniş bir takipçi kitlesine sahip Einav Boublil’in diziyi paylaşması da bu ilgiyi görünür kıldı.
İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, diziyi sosyal medya ve uluslararası dağıtım sayesinde küresel bir fenomene dönüşen yapım olarak tanımladı. Gazete, bölüm başına yaklaşık bir milyon euroya yaklaşan bütçeye ve prodüksiyon kalitesine dikkat çekti.
Maariv’de yayımlanan yazıda ise Eşref Rüya, klasik Türk melodramını suç dünyasıyla birleştiren ve özellikle kadın izleyiciler için “duygusal bir kaçış” alanı yaratan bir dizi olarak ele alındı.
Eşref Rüya, İsrail’de HOT, yes, Cellcom TV ve Partner TV’nin VOD servislerinde yer alıyor. Dizi ayrıca World Action Channel üzerinden yayınlanıyor ve bölümler Türkiye ile eş zamanlı olarak izleyiciyle buluşuyor.
https://www.turkisrael.org.il/single-post/tel-baruh-ta-cinayet