Malta, İtalya´nın 80 kilometre güneyinde, Akdeniz´de bulunan güzel, küçük bir ada ülkesi. Burada, neredeyse bilinmeyen bir Yahudi tarihi keşfettim. Buradaki Katolikler, Malta´daki ilk Yahudi´den bahsedilince gülümsüyorlar.
'Şaul’ (Tarsuslu), Hıristiyanlığa geçene kadar zengin bir çadır yapımcısıydı ve Rabi Gamaliel'in yanında Yasa’yı derinlemesine incelemişti. MS 60 civarında yargılanmak üzere Roma'ya götürülürken gemisi Malta'da karaya oturdu. Bir fırsat gören Şaul o zamanlar Kudüs merkezli olan hareketi yerel halka tanıttı ve ‘Pavlus’ adını aldı.
Malta adasındaki Yahudi varlığının üç bin yıldan önce Zevulun ve Aşer kabilelerinden denizcilerin ‘Fenikeliler’e katılmasıyla geldiği anlaşılıyor.
‘Fenikeliler’, Yunanlıların, Kenanlılar ve İsrailliler olarak adlandırdığı, günümüz Lübnan ve İsrail kıyıları boyunca yaşayan halktı. O dönemde İsrail Kralı Ahab, antik Fenike uygarlığından Tyre Kralı (Tyre ve Sidon tek krallıktı) Ethbaal’ın kızı Jezebel ile evlendi.
Bu evlilikten sonra Yahudiler ve Fenikeliler arasındaki ilişkiler o kadar sıcak ve samimi hale geldi ki, birlikte denizlerde yolculuk etmeye ve çeşitli toprakları işgal etmeye başladılar.
Malta; Gozo, Malta ve Comino olmak üzere üç adadan oluşmakta. Fenikelilerin Malta'yı işgal ettiğinde ilk Yahudilerin Gozo'ya ayak bastığını ve orada varlıklarının ilk izlerini bıraktığına dair kanıtlar mevcut.
Gozo Adasında, Neolotik Çağ’da tamamlanan (MÖ 3600-2500) Xaghra’daki Ggantija Tapınak Kompleksi dünyanın en eski dini yapılarından biridir. Güney tapınağının iç apsis’inin (en kutsal bölümün kubbeli veya yarım çember şeklindeki çıkıntısı) zemininde Fenike alfabesiyle yazılmış yazıtın tercümesi şöyledir: “Babamız Hashem’in sevgisine.”

Öte yandan, Rabat’taki Aziz Pavlus (Şaul) Katakombu, MS 4. yüzyıla kadar kullanılan birbirine bağlı Roma mezar odalarından oluşan bir komplekstir.
Mezarların dördünde Yahudi kalıntıları bulunmaktadır. Bir zamanlar Kudüs’teki Bet Amikdaş’ı süsleyen kutsal şamdan menoranın iki bin yıllık oyulmuş resimlerini giriş yolundaki blokun üzerinde görmek inanılmazdır.
En dokunaklı olanı ise bir adam ve karısının mezar yeridir. Başlarının arasında oyulmuş bir menora vardır. Yaklaşık 1600 yıl boyunca tabutun kireçtaşı kapağı yerindeyken bu menora dışardan bakanların gözünden gizli kalmış.
Ayrıca bu çiftin mezara götürdüğü özel bir dua var; “Yahudi halkının bir araya geleceğine ve Tapınağın Kudüs’te yeniden inşa edileceğine olan inançları.”
Bu, mezarda yatan kişinin Kudüs'teki Kutsal Tapınağa hac ziyareti yapma ayrıcalığına sahip olduğunun bir göstergesidir.
Menoraların çoğu yuvarlak kollu, bazıları ise çapraz kolludur. Bilindiği üzere, menoranın şekli konusunda görüş ayrılığı vardır. Çoğu Rabi, kolların şeklinin Roma'daki Titus Kapısındaki menora gibi yuvarlak olduğunu söyler. Rambam ise kolların düz olduğunu ifade eder.
Seyyah ve Yahudi araştırmacı Yitzhak Carmeli, bu anlaşmazlığın çözümünün Rabat yeraltı mezarlarında bulunduğunu düşünüyor.
Çünkü ölenler, Tapınak’taki menorayı kendi gözleriyle görmüşler ve ölümlerinden sonra, torunları onların açıklamalarına göre menorayı mezarlarına kazımışlardır.
Kral Süleyman'ın Tapınak için on menora (yedi kollu şamdan) ve Şulhan (masa) yaptırdığını biliyoruz ve bu da Yitzhak Carmeli’yi Tapınak'ta düz kollu ve yuvarlak kollu olmak üzere iki tür menora olduğu sonucuna götürüyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, yeraltı mezarları sığınak olarak kullanılmış ve insanlar mezarların içindekileri etrafa saçmışlardı. Bu nedenle yıllarca Yahudi yeraltı mezarları halkın ziyaretine kapatılmıştı.

Abulafia ve Papa
Malta'nın kuzeyindeki en küçük adası olan Comino dalgıçlar için dünya çapında bir cazibe merkezi olarak kabul edilir. Bu ada Sefarad Mistik ve Kabalist Avraham Abulafia’ya ev sahipliği yaptı. Burada ünlü eseri Sefer HaOt – İşaretler Kitabı’nı derledi.
Abulafia, Kabala tarihinin en tartışmalı, en özgün figürlerinden biriydi. Dönemin diğer Kabalistleri sembolik tefsire veya teolojik spekülasyona odaklanırken, o belirli meditasyon teknikleri aracılığıyla doğrudan peygamberliğe giden bir yol çizdi.
İbranice harfleri, ilahi isimleri, nefes egzersizlerini ve yoğun zihinsel konsantrasyonu kullanarak bilinç değişiklikleri elde etmeyi sağlayan bir sistem geliştirdi. Kendini arındırmayı ve harflerin kutsal bilimine katılmayı istekli birey için bu sistem mevcut olan canlı bir olasılıktı.
Onun ilgisi evrende değil benlikteydi. Kabalası içsel, anlık ve deneyimseldir. Zohar benzetmeler ve sembollerle konuşurken Abulafia doğrudan talimatlarla konuşur.
Eseri spekülatif değil işlevseldir. Bu nedenle Safed’in ve İspanya’nın kabalistlerinden ziyade Sufi veya Yogik geleneklerdeki bir mistiğe daha yakındır. O, üç semavi din arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmayı hayal ediyordu.
Abulafia, Papa III. Nikolay’ı Yahudiliğe dönüştürmek için bir vizyon gördü. Kehaneti gerçekleştirmek üzere Roma'ya doğru bir yolculuğa çıktı. Hıristiyanlar bunu bir provokasyon olarak kabul ettiler.
Papa, Abulafia’nın Roma'ya vardığında yakılarak öldürülmesini emretti. Vatikan, onu yakmak için özel bir platform bile hazırladı. 1280 yılının Roş Aşana arifesinde Rabi Abulafia Roma'nın kapılarından içeri girdi ve aynı sıralarda Papa'nın öldüğü öğrenildi.
Vatikan kardinalleri şaşkına döndüler. Bu Tanrı'nın bir işareti olabilir miydi? Bir yandan onu öldürmeye cesaret edemediler, diğer yandan da serbest bırakmakta tereddüt ettiler. Onu açık bir hapishane görevi gören Comino Adasına sürgün etmeye karar verdiler. Üç yıl sonra orada öldü ve mezar yeri bilinmiyor.
Yüzyıllarca Malta’nın başkenti olan Mdina, 1492'deki sürgün fermanına kadar önemli bir Yahudi topluluğuna ev sahipliği yapmış gibi görünüyor. Nüfusunun yaklaşık üçte biri Yahudi tüccarlardan oluşuyordu. Bugün bile üzerinde İbranice ‘Yahudi İpek Pazarı’ yazan bir sokak bulunmaktadır. Sokaklarında yürürken, ön kapıların taş çerçevelerine dikkat etmelisiniz. Bazılarında mezuza işaretleri görebilirsiniz.

Aziz John Şövalyeleri ve fidye
Osmanlının tehdidi altındaki takımadaları savunmak için İspanya Kralı V. Charles, Malta adasını Aziz John Şövalyelerine (Hospitalier Şövalyeleri) teklif etti.
Malta'ya yerleştikten sonra, kadırga filosuna sahip olan şövalyeler, rehin alma ve fidye karşılığında serbest bırakma eylemlerine giriştiler ve Yahudi tüccarlar özellikle hedef alındı. Yahudiler, Levant tüccar sınıfının büyük bir bölümünü oluşturduğu için bu ele geçirilmeye maruz kalıyorlardı.
Yahudi edebiyatında geçen en eski örneklerden biri olan tipik bir esaret vakası, Joseph Ha-Cohen'in ‘Gözyaşı Vadisi’ adlı eserinde şöyle anlatılır: “1552 (5312) yılında, ganimet aramak için yola çıkan Malta Şövalyeleri'ne bağlı Rodos keşişlerinin gemileri, Selanik'ten gelen ve içinde yetmiş Yahudi bulunan bir gemiyle karşılaştı.
Gemiyi ele geçirip adalarına döndüler. Cemaat, bu talihsiz kişiler için keşişlerin talep ettiği fidye parası toplayıp ödeme yaptıktan sonra yolculuklarına devam edebildiler.”
Köle pazarındaki Yahudiler, şapkalarında bulunan küçük sarı bir kumaş parçasıyla diğerlerinden ayırt ediliyordı. Serbest bırakma mekanizması her zaman basit değildi. O, kendi değeriyle değil, kardeşlerinden zorla alınabilecek ne varsa onunla değerlendi ve fidye şantaja dönüşmüş oldu.
Topluluğun yeniden doğuşu
1798’de Napolyon'un şövalyeleri Malta’dan kovmasıyla kölelik kalktı ve tutsaklar serbest bırakıldı. Bu defa Maltalıların daveti üzerine İngiliz kuvvetleri, işgalci Fransız ordusunu kovmalarına yardım etti ve Malta, 19. yüzyılın başlarında İngiliz bayrağının koruması altına girdi.
Böylece özgür bir Yahudi topluluğunun yeniden var olması mümkün hale geldi ve kısa süre sonra Yahudi yerleşimciler gelmeye başladı. Bunların en eskileri, şüphesiz Malta'da yeni kurulan İngiliz ordusu ve donanma üslerine malzeme sağlamak amacıyla, İngilizlerin Cebelitarık'taki kontrolünden geldi.
Onları kısa süre sonra Kuzey Afrika ülkelerinden gelen Yahudiler izledi ve böylece yaklaşık yirmi yıl içinde burada küçük ama gelişen bir topluluk yeniden oluştu.
Valletta'nın ana caddesinin alt ucunda küçük bir sinagogları vardı ve yakınlardaki evlerin ve binaların iş ve yaşam amaçlı olarak Yahudiler tarafından kullanıldığına dair kanıtlar bulunmaktadır.
O dönemde Yahudi nüfusunun sayısı yaklaşık elliye ulaşmıştı ve bu sayı, son kalıcı hahamın atandığı 1930'lara kadar yaklaşık aynı seviyede kalmış gibi görünüyor. Modern cemaat ne sayıca ne de maddi imkânlar bakımından bir sinagog inşa edecek kadar büyük olmamıştı ve yaklaşık iki yüz yıllık varlığı boyunca birkaç kez kiralık mekânlarda faaliyet gösterdiler.

1979'da yol genişletme ve gecekondu temizleme projesi kapsamında, Valletta'nın alt kısmı, o zamanki sinagog da dâhil olmak üzere yıkıldı ve sonraki beş yıl boyunca cemaatin ibadet yeri yoktu. O zamanlar İsrail'in Malta'da bir Büyükelçiliği vardı ve Büyükelçi, ana bayramlarda orada ibadet yapılmasına izin verdi.
1984 yılında (Roş Aşana 5745'te), Valletta'daki Aziz Ursula Caddesinde yeni bir sinagogun açılışı yapıldı; ancak ne yazık ki, şehrin bu eski bölümündeki temellerin aşınması nedeniyle, bu sinagog da çevresindeki geniş bir alanla birlikte 1995 yılının başlarında yıkılmak zorunda kaldı ve ibadetler daha sonra bir üyenin evinde yapıldı.
1998 yılının başlarında, cemaat yeni bir sinagog satın almak için fon toplamaya karar verdiğinde durum hâlâ aynıydı. Ancak tepki muhteşemdi. Sadece üyelerden değil, Amerika ve İngiltere'den önemli katkılar sağlandı.
1999 yılının ortalarına doğru, büyük bir daire satın alındı ve sinagog Ocak 2000'de kutsandı. Bu, Malta'da 500 yılı aşkın süredir bir Yahudi cemaatine ait olan ilk mülktü.
Malta Yahudi Cemaati bugün yirmi beş aileden oluşmaktadır.