Yazı dizisinin ilk bölümünde Osmanlı’da millet sisteminin ne anlama geldiği, buna bağlı olarak da gayrimüslimlerin imparatorlukta ne haklara sahip oldukları ve devlete karşı yükümlülüklerine değinmiştik. Bu hak ve sorumlulukların onlarda bugün anladığımız anlamda ikinci sınıf vatandaşlık anlamına gelmeyeceği, zira eşit vatandaşlık bilincinin ancak modernite ile gelen bir kavram olup, bu kavramın söz konusu tarihten birkaç yüzyıl sonrasına ait oluğunu belirtmiştik. Fetihlerle genişleyen Osmanlı’da, gayrimüslimler hiç de kötü sayılmayacak, döneme göre oldukça makul şartlarda hayatlarını sürdürdüklerini genel kabul gören bir tezdir. Bununla birlikte onların aidiyet hisleri konusunda farklı görüşler tartışılır.
Unutulmamalı ki tarihi bulunduğu zaman dilimi ve şartları gözeterek değerlendirmek gerekir. Ortaçağ ve sonrasında Yeniçağ, Avrupa’nın birçok yerine din savaşlarının, pogromların yaşandığı, zorla din değiştirme veya sürülmelerin, din, mezhep veya etnisiteye bağlı baskı ve zulümlerin yaygın olduğu çağlar olmuştur. Bu nedenle, Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa’sına baktığımızda fethedilen bölgelerdeki toplulukların katliam veya en azından sürülme korkusuyla yüzleştiklerini görürüz. Fethedilen yerlerdeki yerli topluluklar, doğal olarak, fetihleri öncelikle kendi can güvenliği, mülkiyet hakkı, vergi yükü ve dini pratiklerinin devamı gibi somut olgular üzerinden değerlendirmişlerdir. Bu bağlamda Osmanlı topraklarında kendi inançlarında serbest bırakılan, özel hukuk alanında kendi dini kurallarını uygulayan ve sınırlı da olsa mal, mülk sahibi olma hakkına sahip olan gayrimüslimler görece iyi şartlara sahip olmuşlardır.
Bazılarınca bu yönetim şekli bir yetersizlik, acizlik göstergesidir. Bu görüş pek de rasyonel durmamakta. Bunun bir göstergesi, bu sistemin 18. yüzyıl sonlarına kadar imparatorluğun büyümesi ve gelişmesinin önünü açtığı gerçeğidir. İkincisi ise, bunun bir tercih değil, zimmet kavramı çerçevesinde İslam hukukunun getirdiği bir yükümlülük olmasıdır. Şimdi bu iki sebebi detaylandıralım.
Millet sistemi ve anılan yönetim şekli Osmanlı’da daha da güçlendikleri dönemde de uygulanmış, hatta imparatorluk güçlendikçe daha kurumsal bir hale getirilmiştir. Gündelik hayatta daha çok ‘hoşgörü’ nitelemesiyle anılan bu kavram şunları sağlayarak, aslında oldukça pragmatik ve kullanışlı da olmuştur.
. Merkezi yönetim yükünün azaltılması; daha az memur, daha az askerle sistemin yürütülmesi,
. Kaynakların verimli kullanılması; bu şekilde ordu ve fetihler finanse edilebilmesi, devletin enerjisini iç isyanlarda tüketmeyip, yeni fetihlerde kullanması,
. Sadakatin arttırılması; dini baskının olmamasının direnişi azaltması, isyan riskini düşürülüp, devlete bağlılığın arttırılması,
. Ekonomik hayatın devamının sağlanması; Gayrimüslimlerin başlıca ticaret, zanaat, denizcilik ve finansta etkili olmaları ve ekonomiye katkı sağlamaları ve bununla birlikte toplanan vergiler artışı,
Burada gördüğümüz resim, pratik faydanın, dini homojenliğe ağır bastığı, devletin devamlılığı ve toprak bütünlüğünün birinci hedefe oturtulmasıdır. Aynı resim, Osmanlı’nın “Ben sana, ya benden ol, ya yok ol, demiyorum, bana benzeme, ama bana karşı da gelme” mesajına yüzyıllar boyunca karşılık bulduğunu da bize göstermektedir. Mimar Sinan evet Müslümandı ama ekibinde Rum ve Ermeniler önemli görevlerdeydiler. Kanuni’nin hekimi Moşe Hamon, II. Selim döneminde banker ve diplomat Yosef Nasi resmiyette görünmese de, perde arkasındaki etkili aktörlerdi.
Millet sisteminin uygulanmasının ikinci sebebi ve aynı zamanda temel dayanağı da İslam hukukundaki ‘zimmet’ kavramıdır. ‘Zimmi’, İslam devleti yönetimi altında yaşayan, Müslüman olmayan ve devletin koruması altındaki kişi anlamındadır ve zimmet kelimesinden gelir. Devlete zimmet(bağlılık) karşılığında can ve mal güvenliği verilen ve dinlerini yaşama hakkı tanınan topluluklardır. İslam hukuku açısından ehl-i kitab (ilahi kitaba sahip topluluklar) için uygulanması gereken bir statüdür.
Bu dönemde Osmanlı topraklarında gayrimüslimlerin kendilerini nasıl tanımladıkları veya devlete karşı ne hissettikleri de bir başka merak konusudur. Bu kimselerin Müslüman tebaadan farklarının bilincinde oldukları ama bunu bir aşağılama veya hor görülme olarak değerlendirmediklerini, kendilerini ‘farklı ama korunan’ şekilde tanımladıklarını düşünmekteyim. Zira bu değerlendirmenin temelinde güvenlik ve ekonomik koşullar yatmaktaydı ve o günün dünyasında aidiyet, ulusal veya etnik kimliklerin tanınmasından çok dini ve ekonomik güvence ile sağlanmaktaydı. Böyle olunca, zengin bir Rum, kendini hakkı yenmiş değil, herhalde tam tersine ‘imtiyazlı’ olarak görmekteydi. (Bu bağlamda o günün dünyasında Müslüman ama düzenli bir devlet, Hristiyan ama kaos içinde ve ağır feodal yükler ve keyfi soylu baskısından daha iyi gelmekteydi). Kesinlikle kendini ‘Osmanlı’ olarak tanımlamazdı demeliyiz ama zaten o dönem “Osmanlı’yım” demek ‘devletin sahibiyim’ anlamına gelmekte, padişahın tebaası hiç kimse için böyle bir şey söz konusu olamazdı.
İşte bu yapı ve uygulamalarla Osmanlı, yüzyıllar boyu farklı toplulukların hiyerarşik düzende ama oldukça istikrarlı ve görece barış ve uyum içinde yaşayabildiği sayılı imparatorluklardan birisi olmuştu.
Ta ki 18. yüzyıla, Fransız İhtilali ve Aydınlanma’ya kadar. Bundan sonrası da yazı dizisinin üçüncü bölümü olsun…
Yazı dizisinin ilk bölümü için: https://www.salom.com.tr/haber/139531/toplumun-neresindeler-1-osmanlida-millet-sistemi