Depremin üçüncü yılına yaklaşırken… Sarsıntının bıraktıklarıyla; bir serginin ardından düşünmek…
Sarsıcı 6 Şubat depremlerinin üçüncü yıldönümüne bir aydan az zaman kaldı. Bu zaman aralığı, hatırlamanın yalnızca bir geri bakış değil, devam eden bir sorumluluk olduğunu bir kez daha düşündürüyor. Bu sorumluluk aynı zamanda hafızanın zamana bırakılabilecek bir şey de olmadığını; sürekli yeniden kurulması gerektiğini hatırlatıyor.
Bu sergi de tam olarak bu eşikte, Antakya’yı geçmişe sabitlemeden, bugünün içinden yeniden düşünmeye davet ediyor.
‘Dünden Bugüne Antakya: Yıkımın Kıyısında – Antakya’nın İzinde’ başlıklı sergi, 16 Ekim 2025 tarihinde 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi'nde açıldı. Sergi, 18. İstanbul Bienali ile paralel olarak düzenlenmiş olup, 30 Haziran 2026 tarihine kadar ziyaret edilebilecek.
Depremin ardından Antakya’nın uğradığı kırılmayı merkezine alan bu sergi, kenti tek bir anlatıya indirgemeden, hafızanın farklı katmanları arasında dolaşmayı öneriyor. Yıkımın bıraktığı izlerle birlikte, gündelik hayatın sürekliliğini, dayanışma biçimlerini ve iyileşmeye dair kırılgan ihtimalleri yan yana düşünmeye davet ediyor. Aynı zamanda çokkültürlü Antakya vurgusu da yapıyor. Gündelik hayatı, bayramları, süregelen gelenekleri, komşuluk ilişkilerini, sıradan olmanın verdiği huzuru; fotoğraf, ses ve hikâyelerle yansıtıyor.
Ziyaretçi, sergi boyunca hatırlamanın sarsıntıyla, duyumsamanın suskunlukla, iyileşmenin ise toplumsal direnç ve yeniden kurma çabalarıyla iç içe geçtiği bir anlatının içinde ilerliyor. Bu aşamalar birer kesin durak değil; aksine, birbirine karışan hâller olarak deneyimleniyor.
Serginin Mikve alanında kurulmuş olması da bu deneyimi derinleştiriyor. Tarihsel olarak arınma ve yenilenme ile ilişkilendirilen bu mekân, fiziksel olduğu kadar ruhsal bir geçiş hissi yaratıyor. Bienal kapsamında kapılarını herkese açan sergi, bu çok katmanlı anlatısı sayesinde farklı izleyici gruplarının ilgisini çekmeye devam ediyor.

Serginin koordinatörlüğünü Rubi Asa ve Nisya İşman Allovi üstlenirken, Rubi Asa ve Liza Cemel sergiye fotoğraflarıyla, piyanist ve besteci Renan Koen ses hafızası ve video enstalasyonlarıyla, Önem Çerçel ise grafik tasarımlarıyla katkı sundu. Bu üretim süreci, bireysel katkıların ötesinde; farklı disiplinlerin birbirini beslediği, kararların birlikte alındığı ve yükün paylaşıldığı kolektif bir emeğin ürünü olarak şekillendi. Bu vesileyle, beraber çalışma fırsatına eriştiğim birbirinden değerli; kendi alanlarında uzman ekip arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Birlikte düşünmek ve üretmek bu sergiye de hayat verdi.

Bu düşünce; duygu ve hatıra dolu sergide herkes farklı şeyler alarak ayrılıyor. Ekibin bir parçası olarak ben de naçizane gözlemlerimi ve fikrin doğuş sürecini paylaşmak istedim.
Açılışını 16 Ekim’da gerçekleştirdik, o dopdolu sergi alanına açılıştan sonraki hafta arka arkaya geldim. Hem dost arkadaş, hem de farklı grupları gezdirmek için bu sefer nispeten daha sessiz bir alanla karşı karşıya kaldık. O fazlasıyla duygusal, tatmin edici gecenin ardından gelişimde, mekânın sessizliği başka türlü çöküyor insanın üzerine. Duvarlarda asılı kalan imgeler, biraz önce ziyaretçilerin önünde duran işler artık daha yalnız. Benzer duyguyu başka başarı ve sevinç kutlamalarında da hissettim. O anda fark ediyorsunuz: Açılış bitmiş olsa da, onun açtığı hafıza alanı kapanmıyor. Benim için ‘Dünden Bugüne Antakya’ sergisi tam olarak böyle bir yerden devam ediyor.
Bu sergi hiçbir zaman yalnızca bir sanat projesi olmadı. Antakya’yla kurduğum kişisel ve aile bağı, bu üretim sürecini başından itibaren başka bir yere taşıdı. Fotoğraflar aracılığıyla tuttuğum şey, sadece bir şehir değil; onunla birlikte kaybolan, dönüşen, yer değiştiren bir hayat hissiydi. Hatırlamak, romantize edilen bir geçmişe dönmekten ziyade, tanıklığın ve hesap vermenin ağır yükünü taşımaktı. İçinde duygusal bir geçmiş özlemini de barındırsa, zaman geçtikçe yüzleşmeyi ve yük almayı gerektiren zor bir sorumluluğun da parçalarını taşıyordu.

Bu serginin doğuş hikâyesi ondan evvel gerçekleşen başka bir sergiye ve bir şekilde bundan doğan başa çıkmaya dayanıyor.
Başlıca depremden bizzat etkilenen kişiler; kaybolan azınlıklar; onların aile ve dostları; dünyanın her bir yerinden yardıma koşan birey ve kuruluşlar ve tüm dünya. Herkesin hayatına alabileceği kapasite ve etki çemberi farklı.
Ben deprem olduğunda hala uyanıktım ve o dönem Almanya’da yaşıyordum. Hatta o gece Tu Bişvat kutlamasındaydım. Çok manidar, biz Tu Bişvat’ta doğayı yüceltiriz ve 15 Şevat, ağaçların yeni bir döngüye girdiği bir zamandır; bu tarihten sonra yağmurlar azalır, ağaçlara “su yürür” ve doğa yeniden canlanmaya başlar. Bu nedenle Tu Bişvat, ağaçların ve toprağın yenilenmesini simgeler. İnsan, kendi yararlanacağı kadar değil, kendinden sonra gelecekler için de doğayı korumalı ve yeşil bir dünya bırakmalı düşüncesi ile güçlenir. Bu düşünceyle aslında sorumluluk hissi ve çevremizin farkına varma, doğanın sesini dinleme ve ona alamayacağı kadar yük yüklememe bilinci de vardır. Bu bağlamda deprem gerçeği ile de bağdaşır.
Dediğim gibi herkes depremle farklı başa çıkıyor ve farklı etkileniyor. Benim fazlasıyla etkilendiğim ve bir şey yapmaya ihtiyaç duyduğum bir dönemdi. Bu çalışmalara tutunarak en azından hafıza çalışmasıyla mücadeleye destek olabilirdim. Kaybettiğimiz insanların ve medeniyetlerin hikâyesi böylelikle canlı kalabilirdi. Bu düşünceyle 2023 Mart’ta aile dostlarımızı ziyarete ve memleketimi kendim görmek için Antakya’ya gittim. Karşılaştığım manzara içler acısıydı ve eskiden pek eser yoktu. Sokaklar tanınmıyor, eski canlılığı ve esnafı da yoktu. O ziyaretimden edindiğim görsel ve bilgi verileriyle Almanya’nın Heidelberg şehrinde, okuduğum üniversitede bir sergi yapmaya karar verdim. Türkiye’den çok kişi yaşasa da Almanya’nın genel toplumunun pek de aşina olmadığı bir gerçeklikti deprem. Bu nedenle ilgi çeken, düşündüren ve etkileyen bir gün oldu. O gün şansa Orta Doğu Yahudileri hakkında bir seminer serisi vardı. Birçok değerli araştırmacı da sergi açılışına katılmış oldu. Deprem sonrası yardımları desteklemek isteyen de kitabımı satın alarak bu amaca katkıda bulundu.

6 Şubat’tan önce, yazılarımın bir kısmını İngilizceye taşıyarak Amerika’daki okurlarla buluşturmayı amaçlayan bir projeyi, arkadaşım Madison Jackson ve o dönem yeni açtığı bağımsız yayınevi Queen of Lions Press birlikte yürütüyorduk. Depremle birlikte bu sürecin anlamı da yönü de değişti; proje, geliri deprem bölgesine aktarılan bir dayanışma alanına dönüştü. Hem kitabı depremde kaybettiğimiz Antakya Yahudi Cemaati Başkanı Şaul Cenudioğlu ve eşi Tuna Cenudioğlu’na ithaf etmiş olduk, hem de deprem sonrası yazdığım denemeyi de en başa eklemiş olduk; kitapta bunun yanı sıra başka anlamlı ithaflar da yer alıyor. Bunu da işlerini bildiğim ve güvendiğim JDC’nin bağış toplama kampanyası üzerinden yapmıştık.
Sergi devam ederken, Antakya da dâhil olmak üzere, Türkiye Yahudi yaşamına dair denemelerden oluşan kitabım At the Point of Joy and Sorrow: Essays about Jewish Life in Turkey de 500. Yıl Vakfı’nda temin edilebiliyor. Dilerseniz benimle de iletişime geçerek alabilirsiniz.
Sergi sürecinde en çok zorlayan şeylerden biri, anlatma meselesiydi. Ne anlatılır, nasıl anlatılır, neye mesafe konur? Yıkımın ardından Antakya’yı görünür kılmak, aynı zamanda kendi yerimi ve ayrıcalıklarımı da sürekli sorgulamamı gerektirdi. Fotoğraf benim için bir tanıklık biçimi olsa da her kare aynı zamanda sınır koymayı da içinde barındırıyordu.
Bu proje bana kayıplarla yeni bir ilişki kurma ve iyileşmeye doğru adım atma fırsatı sundu. Ama öte yandan Nisan 2025’teki son ziyaretimde vakit geçirdiğim aile dostlarımızın hâlâ yıkımın bıraktığı ağır şartlarda ve konteyner-kentlerde yaşadığını görmek, geçmişin izlerinin sadece benim hafızamda değil, hayatlarının her köşesinde de sürdüğünü hatırlattı. Acının zamansızlığını bir kez daha hissettirse de kendi kayıplarım ve geçmişimle yüzleşmemin ne kadar ayrıcalıklı bir alan olduğunu fark etmemi sağladı.
Serginin İstanbul’da, bir müze mekânında gerçekleşmesi de bu sürecin önemli bir parçasıydı. İlk evimden sonraki bu mekânda sergiyi açabilmek, her şeye rağmen içimde tamamlanan bir çemberin huzurunu hissettirdi. Bu bir “geri dönüş” değil; daha çok, geçmişle bugün arasında kopmuş gibi görünen hattın yeniden temas etmesi gibiydi. Antakya’nın hafızası, İstanbul’daki Türk Musevileri Müzesinin duvarlarında asılı dururken, benim için de iki ayrı zaman ve mekân birbirine değdi. Bunu da tabii ki Almanya’da gerçekleştirdiğim serginin akabinde bir kolektif çalışmayla ve özveriyle gerçekleştirdik.
Sergide yer alan temalar — hatırlamak, sarsılmak, duyumsamak ve iyileşmek — aslında doğrusal bir yol önermiyor. İyileşme en sona konulmuş olsa da süreçte her an geri çağrılabiliyor. Bazı fotoğraflar deprem öncesinin gündelik hayatına bakarken, bazıları deprem sonrası sessizliğe ve boşluğa odaklanıyor. Bu boşluklar benim için en zor ama en dürüst alanlar oldu. Çünkü her şeyin kaydedilemeyeceğini, bazı şeylerin sadece hissedilebileceğini hatırlattılar. Aynı zamanda deprem sonrası hassas dönemlerde de kayıt edilemeyen ve edilmesi tercih edilmeyen anlar olduğu konusunu da düşündürüyor.
Sergi bittiğinde ve duvarlar boşaldığında da hafıza işini yapmaya devam ediyor. “Dünden Bugüne Antakya” benim için bir anlatının sonu değil; aksine, hatırlamanın, tanıklığın ve sorumluluğun başka bir biçimde devam ettiğini fark ettiğim bir eşikti. Antakya’nın hikâyesi hâlâ yazılıyor — kimi zaman çok sessiz, kimi zaman çok ağır — ama her şeye rağmen yaşamaya devam eden bir hafıza olarak.
Sevgili okurlarımız,
Öncelikle dikkat süresinin böylesine azaldığı bir dönemde buraya kadar ulaştığın için çok teşekkürler. Hatırlamanın ve tanıklığın, yalnızca Antakya için değil; birçok konuda, hâlâ güncel ve gerekli olduğu bir dönemdeyiz.
Tam da bu yüzden bu sergiyi ve bu metni, geçmişe ait bir anlatıdan çok, bugüne ve birlikte kurduğumuz geleceğe dair bir çağrı olarak düşünmek istiyorum, “Dünden Bugüne Antakya”.
Antakya’nın hikâyesi bitmedi; yalnızca biçim değiştirdi. Kimi hayatlar için bu hikâye, sessizlikten çok adalet arayışıyla sürüyor. Depremde ailesini kaybedenler için yas hâlâ bugünün içinde ve adalet talebi kapanmış bir mesele değil. Aynı zamanda serginin de açmayı amaçladığı hafıza alanı, mekânın sınırlarının ötesinde varlığını sürdürüyor.
Bu yazıyı, bir kapanıştan çok, ortak bir durak olarak görüyorum. Bakmanın, dinlemenin ve tanıklık etmenin sorumluluğunu yeniden hatırlamak için kısa bir durak. Antakya için, ama aynı zamanda kendi hayatlarımızda görmezden gelmeye meyilli olduğumuz kırılmalar için de. Çünkü hatırlamak bazen iyileştirmese bile, bizi daha dikkatli, daha adil ve daha sorumlu kılabiliyor. Bu vesileyle, sergimizi 30 Haziran 2026’ya kadar ziyaret edebilir, aynı zamanda 500. Yıl Vakfı’nın kalıcı sergisini de görebilirsiniz.
Değerli arkadaşım Yiğit Göktuğ Torun vasıtasıyla Adalet Peşinde Aileler Platformu ile tanıştım. Kendisi, Hatay’daki Cemil Çarpar Apartmanı’nda anne ve babasını kaybeden; naaşlarına ise hâlâ ulaşılamayan bir genç. Maalesef bunun gibi bir sürü hikâye var. Adalet dalına tutunan aileler, bu zor şartlarda sevdiklerinin geri gelmeyeceğinin bilincinde. Aileler, hakikatin ortaya çıkarılması, sorumlulukların açıkça belirlenmesi ve bir daha yaşanmamasının sağlanması talebini amaçlıyor ve 11. Yargı Paketi çağrısında 27. Maddeye “hayır” diyorlar. (11. Yargı Paketi’nin meclis genel kurulunda son dakikada deprem nedeniyle ölüme sebep olanların erken tahliye ve denetimli serbestlikten yararlanmaması için yapılan değişikliği önemsiyorlar.)
Bu adalet mücadelesini desteklemeye ve takip etmeye, ben de sizleri davet ediyorum.
Sergimiz hakkında şu ana kadar hazırladığımız alternatif kaynaklar da var:
Açılış Röportaj: Türk Musevileri Müzesi’nde Antakya’ya Ses Veren Sergi
Şalom Dergi: Dünden Bugüne Antakya: Yıkımın Kıyısında – Antakya´nın İzinde
Hafızamız diri, sanatımız özgür, birliğimiz güçlü kalsın!