Odağın anatomisi

Aylin GERON Yaşam
7 Ocak 2026 Çarşamba

Kalabalık bir oda düşün.

Arkalarda sadece bir tane boş sandalye var. Odanın gürültüsü ve hareketliliğine rağmen hedefli bir şekilde o sandalyeye yöneliyorsun. Ulaşmak kolay değil. Ceketin bir yere takılıyor. Birileri sana sesleniyor. Odanın bir köşesinde ilgini çeken bir şeyler var.

Bu hareketlilik içinde o sandalyeye ulaşmak mesele. Bir diğer mesele de orada kalabilmek.

İşte o sandalyeye ulaşma ve hatta orada kalabilme hâli, odak dediğimiz şey.

TDK’ya göre odak, bütün dikkat ve ilginin tek bir noktada toplanması.

Yapılabilir gibi… Ne dersin?

Bir de o odanın her geçen gün daha da kalabalıklaştığını düşün.

Artık sadece insanlar yok.

Bildirimler var.

Ekranlar var.

Karşılaştırmalar, eleştirel fısıltılar, beklentiler ve hız var.

Uyaranlar çoğaldıkça, sandalyeye ulaşmak da orada kalmak da zorlaşıyor.

***

Psikolojinin öncülerinden William James dikkati şöyle tanımlıyor:

“Dikkat, aynı anda birçok şey mümkünken bir tanesini seçebilme becerisidir.”

Diğer bir deyişle, yaşam, başıma gelenlerden çok, ilgimi yöneltmeyi seçtiklerimden oluşuyor.

Çünkü zihnim bana sunulan milyonlarca şeyi aynı anda işleyebilecek kapasiteye sahip değil. Odağıma giren şeyler, alan açtıklarım. Dolayısıyla sorumluluk da bana ait.

Peki nasıl oluyor da son yıllarda neredeyse her taşın altından ‘dikkat eksikliği’ çıkıyor?

Sıkılan, yerinde duramayan, çabuk vazgeçen gençler …

Neden davranışlarının bağlamına bakmadan, derinine inmeden “odaklanma sorunu” etiketi yapıştırılıyor?

Elbette dikkat eksikliği ve DEHB diye bir gerçek var. Ama her odaklanma zorluğunu bu başlık altında toplamak, meseleye biraz fazla kolaycı ve standart bir yaklaşım anlamına geliyor.

Odak dediğimiz şey düz dikkat midir? İlgimi çekmesi yeterli midir?

Öncelikle odak sadece bireysel bir özellik değildir. Geliştirilebilir bir zihinsel beceri olduğu kadar, çevreyle kurulan bir ilişkiye de bağlıdır.

Zihin, kendini güvende hissetmediği yerde uzun süre kalamaz.

Sürekli uyarılan, acele ettirilen, performans beklenen bir zihin kaçış yolları arar.

Bu bazen telefona kayar, bazen hayale, bazen de “hiçbir şey yapmama” hâline. Düşük performans – potansiyelini yaşayamama – gösterememe.

Veli toplantılarında sıkça duyduğumuz “potansiyelini gösteremiyor” cümlesi de bana Donald Winnicott’un şu sözünü hatırlatıyor:

“Çocuk ancak kendini güvende hissettiğinde gerçek potansiyelini kullanabilir.”

Potansiyel → Güven → Odak

(Öğretmenlerin bu cümleyi kurarken, sınıf içinde güvenli bir alan yaratmakta zorlandıklarını farkında olmadan itiraf ediyor olmaları da ayrıca düşündürücü.)

Bir başka tutum da odaklanmayı daha iyi planlama ve disiplin olarak görme eğilimi. Organizasyon becerisi iyi olanın odaklanma becerisi de iyi olmalı diye düz bir sonuç çıkar bu varsayımdan. Çıkabilir elbet ama maalesef yeterli değil. Bu bilişsel ve yönetsel beceriler duygusal sistemin önüne geçemiyor. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamaklardan biri olan ‘güvenlik’ ihtiyacı karşılanmadan kişinin kendini gerçekleştirmeye doğru hareket edemeyeceğini hatırlamalıyız.

Gabor Mate, ‘Dağınık Zihinler’ adlı kitabında odaklanamamanın çocuğun yaşadığı ortama verdiği tepki olduğunu söyler.  İşte bu yüzden odak sorununu konuşurken, sadece gençlere değil; onları oturtmaya çalıştığımız odanın koşullarına da bakmamız gerekiyor. Alexander Den Heijer’ın bu konu ile ilgili ünlü sözünü hatırlayalım:

“Bir çiçek açmadığında, çiçeğin kendisini değil, içinde büyüdüğü ortamı düzeltirsin.”

Bulunduğu ortama uyumlanamayan gençlerin ihtiyaçlarının karşılanmadığı ortamları dönüştürmek için farkındalık, merak ve tutarlılık şart.

Farkındalık, davranışların altında yatanı merak edebilme hâlidir.

“Yine dağıldı” demek yerine, “Burada kalmasını zorlaştıran ne var?” sorusunu sorabilmektir.

Odaklanamayan bir gence çoğu zaman refleksle ve yargılayıcı ifadelerle müdahale ederiz: Uyarırız, hızlandırırız, eleştiririz, düzeltiriz.

Oysa farkındalık, müdahale etmeden bağlama bakmayı gerektirir: gencin duygu durumunu, bulunduğu ortamı, maruz kaldığı beklentileri…

Tutarlılık ise öngörülebilir ortamlardır. Niyetin ve sınırın netliğidir.

Bugün izin verilenin yarın cezaya dönüşmediği, kuralların keyfe göre değişmediği, yetişkinin ruh hâline göre zeminin kaymadığı bir alan…

Gençler çoğu zaman sınırdan değil, belirsizlikten dağılır.

Farkındalık ve merak ortamı görmemizi sağlar.

Tutarlılık, o ortamı güvenilir hâle getirir.

Ve ancak bu iki koşul sağlandığında, gençten odak beklemek anlamlı bir davete dönüşür.

***

Çocukluğunda odak sorunu yaşamış gençler iş dünyasına atılmakta, başladıkları işi bitirmekte, devam etmekte, kendi faydaları doğrultusunda seçim yapmakta zorlanıyor.

Odağı geliştirmek şart! Ama nasıl?

  • Küçük ve tamamlanabilir hedeflerle başlamalı.

 Zihin, büyük hedeflerle değil; bitirilen küçük işler sayesinde odaklanmayı öğrenir. Bir işi sonuna kadar götürme deneyimi, ‘yapabiliyorum’ hissini üretir. İşte bu his, odağın en güçlü yakıtıdır.

  • Her seferinde tek bir hedef.

 Aynı anda birden fazla beklentiyle karşı karşıya kalan zihin bölünür. Oysa odak, bölünmeyi değil, sadeleşmeyi sever. Tek bir iş, tek bir niyet odaklanmayı pekiştirir.

Odak motivasyonun ön koşuludur; Bir işin içinde kalabildikçe motivasyon artar. Motivasyon arttıkça ilerleme ve performans gelişir. Sürdürülebilir başarının altında yatan motivasyon değil odaktır.

***

Öyleyse soruda kalalım:

İçinde bulunduğum ortamda odakta kalmak nasıl mümkün?

Beni dağıtan tam olarak ne?

Daralmak için neye ihtiyacım var?

Çok sevdiğim bir iş insanından bana kalan şu ifade bakın sizde ne uyandırıyor:

Dağılmadan daralmak – işte odağın özeti.

Sevgiyle kalın, odaklı kalın…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün