•2. Dünya Savaşı sürecinden itibaren Türkiye´de İslamcı-muhafazakâr kanatta karşılık bulan Yahudi kimliği üzerine kurulu komplo teorileri 2000´li yıllara gelindiğinde ulusalcılığı da içine alan çok daha geniş çevrede karşılık bulmaya başlamıştır. Geçmiş dönemde tanıklık ettiğim pek çok toplantıda ve sohbette de yakından gözlemleme fırsatı bulduğum bu durum İsrail´in ve Yahudilerin tarihteki ve dünya politikasındaki yerini soğukkanlı bir biçimde okumaktan uzak, yalnızca tehdit algıları ile bürünmüş ve hiçbir ayrım gözetmeden bir devletin ve kimliğin tümüne yönelik olarak kurgulanmış bir öfkeye bırakmıştır. Her daim büyük projelerin ve küresel yönetimin esas kurgulayıcısı olarak lanse edilen bir devletin yaptıklarından daha çok henüz yapmadıkları ve kesinleşmemiş projeler üzerinden eleştirilmesi, reel bir teorik zeminden metateorik bir tevatüre doğru kayışı beraberinde getirmiştir. oAli İhsan - https://dagarcikturkiye.com
İsrail, Orta Doğu ve ötesinde güçlenmek için yeni adımlar atarken, hedefine Türkiye’yi almış durumda. İsrail ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ciddi bölgesel rekabet, özellikle 2025’te iyice somut hale geldi. İsrail bunun için sadece kendi çıkarlarını gözeten değil, aynı zamanda Türkiye’nin kazanımlarını sabote eden bir strateji izliyor.

Tamamı :https://gazeteoksijen.com/dunya/netanyahunun-turkiye-plani-tam-saha-pres-261265
Her ne kadar Trump, Şarm El-Şeyh’te icra edilen imza töreni öncesi İsrail’e uğrayıp Knesset’te bir konuşma yaparak, ateşkesi İsrail için büyük bir zafer olarak pazarlamaya çalışsa da, bunun İsrail siyasetinde pek karşılık bulmadığı görülmüştür. Zira muhalefet daha önce rehinelerin kurtarılması için savaşın bitirilmesini talep ederken, Trump’ın zoruyla bir ateşkese razı olunmasını zafiyet olarak algılamış ve bu kararın Netanyahu’nun acizliğini ortaya koyduğunu ifade etmiştir. Koalisyon kanadında ise genel olarak ateşkes desteklenmekle beraber, farklı görüşler de ortaya çıkmış, başını Ben Gvir ile Smotrich’in çektiği aşırı sağ ortaklar, rehineler serbest bırakıldıktan sonra yeniden savaşa dönülmesini ve HAMAS tamamen ortadan kaldırılana kadar da savaşa devam edilmesini talep etmişlerdir.
Ben Gvir ve Smotrich’in şimdiye kadar taleplerini sadece söylem düzeyinde tutmaları sebebiyle hükümet kompozisyonunda bir değişiklik yaşanmasa da, ateşkesin ikinci safhasına geçilmesi halinde bu tehditlerin realize edilebileceği ve hükümetin meclisteki çoğunluğunu kaybedebileceği değerlendirilmektedir. Bu durumda da, muhtemel bir erken seçimin gündeme geleceği ve hükümetin değişebileceği tahmin edilmektedir.
Bu durumun ateşkesin ikinci safhasını nasıl etkileyeceği ise şimdilik belirsizdir. Zira bu hususta ABD yönetiminin nasıl bir pozisyon alacağı belirleyici olacaktır. Trump’ın Netanyahu’ya yönelik desteğinin İsrail halkında nasıl bir karşılık bulacağı ise tamamen kampanya dönemindeki gelişmelere bağlı olarak şekillenecektir. Zira Trump’ın ilk döneminin sonunda Netanyahu’ya açık destek vermesi ve Netanyahu’nun da bu desteği kampanya malzemesi olarak kullanması olumsuz sonuç vermiş ve Netanyahu’nun partisi seçimi birinci sırada tamamlasa da hükümeti kuramamıştır. Dolayısıyla ABD yönetiminin ateşkesin ikinci safhasına geçilebilmesi için İsrail’deki muhtemel hükümet değişikliği senaryolarını da hesaba katarak, her halükarda süreci devam ettirecek aktörleri desteklemesi gerekmektedir. Aksi takdirde, ateşkese ve Gazze’nin yeniden inşasına karşı bir hükümetle yol yürümek mümkün olmayacak ve tüm süreç boşa gidecektir.
Trump döneminde ABD-İsrail ilişkilerinin kurumsal bir stratejik ortaklıktan, liderler arası kişisel bir ittifaka evrildiği vakıadır. Geçmişte Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Golan Tepeleri kararı ve Abraham Anlaşmaları, büyük ölçüde Trump-Netanyahu kişisel uyumunun ürünleri olarak ortaya çıkmıştır. Bu kararların çoğu, ABD dış politikasının geleneksel bürokratik mekanizmalarını devre dışı eden bir lider diplomasisiyle hayata geçirilmiştir.
Netanyahu’nun ABD ziyaretlerinin sıklığı da bu kişiselleşmenin bir göstergesi olarak okunabilir. Trump yönetimindeki diğer önemli figürlerle yaşanan anlaşmazlıklar da dikkate alındığında Netanyahu'nun Washington’dan çok Trump’ın şahsına yatırım yaptığını ve böylece ABD siyasetindeki kurumsal denge ve fren mekanizmalarını ikincil plana ittiğini belirtmek mümkün. Ne var ki bu durumun, ABD-İsrail ilişkilerini öngörülebilir bir müttefiklik çerçevesinden çıkararak, liderlerin kişisel siyasi kaderlerine daha bağımlı hale getirdiği de bir gerçektir.
Dolayısıyla Trump-Netanyahu hattı, ABD-İsrail ilişkilerinde kurumsal diplomasinin yerini giderek daha fazla kişisel ittifaklara bıraktığı bir dönemin en net örneklerinden birini sunmaktadır. Netanyahu ile Trump arasındaki kimyanın Netanyahu’ya Trump’ın kararlarını etkileme kabiliyeti verdiğini tespit etmek mümkündür. Her ne kadar bu defa Netanyahu’nun işi zor olsa da; bu durum, yalnızca iki ülkeyi değil, Orta Doğu’nun kırılgan jeopolitiğini de doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir.
İsrail medyasına baktığımızda Netanyahu’ya geniş bir destek olduğunu görmek mümkün. “İsrail’in Aslanı” filan gibi sıfatlarla anılıyor. Yine de satır aralarında ciddi bir korku sezilmiyor değil. Sadece muhalifler değil onu destekleyenlerde dahi var bu. Yazılarda “eğer” kelimesi fazlaca kullanılmaya başlanmış. Eğer şöyle olursa… eğer böyle olursa… Ya olmazsa?
Sanki biraz fazla açılmış gibi görüyorlar Netanyahu’yu. Öyle ya İsrail düşmanlarının sayısını zirveye çıkarırken müttefiklerini elinin tersiyle itti. Dünyanın en çok düşmana sahip ülkesi ünvanı dağıtılsa İsrail’in rakipsiz olduğu ortaya çıkar. Evet doğrudur müthiş bir istihbarat gücü var, doğrudur ordusu şimdilik iyi işleyen bir makine. Fakat acaba kaç İsrailli rahat uyuyabiliyor? Acaba kaçı kabuslarından İran füzelerinin sesleriyle terler içinde uyanıyor? Nereye kadar devam edecek bu durum? Sorunun cevabını Netanyahu biliyor mu? Bildiğine dair hiçbir işaret vermiyor. Biter gibi olduğunda karnı acıkmışçasına yeni bir bölgeye saldırıyor. Eski hesapların da hiçbirini kapatmıyor üstelik.
Tamamı : https://www.yeniarayis.com/yazi/netanyahu-ne-yapabilir-12361
İsrail ve Rum Kıbrıs’la ittifak kurarak Türkiye’yi kuşatmaya çalışmanın da başarı şansı pek yüksek değildir. Evet, İsrail’in şu anda Türkiye ile ilişkileri berbattır ama bu durumu ülkeden ziyade Netanyahu hükümetine atfetmek doğru olur. Örneğin yarın İsrail’de çözümün iki-devlet esasında aranması gerektiğini ileri süren bir hükümet göreve gelirse, ilişkiler hızla iyileşebilir. Türk tarafında da hükümetin değişerek Hamas’ın desteklenmesinden vazgeçilmesi ilişkilerin iyileşmesine olanak verebilir.
Tamamı : https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/yunanistan-kendi-ayagina-ates-ediyor-olabilir/866499
Cumhurbaşkanı ve hükümetin Venezuela politikası doğru.
Çünkü meseleye Maduro değil, Venezuela meselesi olarak bakıyorlar.
Bir adım daha ileri gideyim:
Keşke İsrail ve Gazze politikamız da daha serinkanlı bir dil üzerinden yürütülseydi.
Mısır’da Sisi için “Rabia” derken bugün geldiğimiz nokta ortada.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile yaşanan şahsileştirilmiş kavganın bizi nerelere sürüklediğini gördük.
Sonunda hepsiyle ilişkiler düzeltildi.
Ama kaybedilen yıllar geri gelmedi.
Eminim Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunu çok iyi biliyordur.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler düzelmedikçe bu bölgeye kalıcı huzur gelmez.
Son 15 yılda şunu gördük:
Türk dış politikası önce ideoloji ve duyguların kontrolüne giriyor.
Sonra gerçekler ve Türkiye’nin menfaatleri ağır basıyor.
Ve sonunda yine reel politikaya dönülüyor.
Bedelini ise kaybedilen yıllarla ödüyoruz.
İsrail, 7 Ekim sonrası hem HAMAS’a hem Hizbullah’a hem Husilere hem de İran’a karşı bir savaş başlattı. Bu savaşı ne tam anlamıyla kazandı ne de tam anlamıyla kaybetti. Dolayısıyla kazanç ve maliyet hesaplarını yapmaktan geri duramıyor. Büyük bir maliyete karşı hâlâ bölgede sadece alan kontrolü yapabiliyor, alan hakimiyetini ise gerçekleştiremedi. ABD’nin yeni güvenlik strateji belgesi (NSS 2025), etkili aktörlerin varlığını kabul ediyor ama bölgesel hegemonik güce izin vermeyeceğini belirtiyor. Bu açıdan ABD’nin stratejik vizyonu -ki güçler dengesini önceliyor- İsrail için çok müjdeli bir haber vermiyor. Bu arada İsrail, Ankara’nın Ortadoğu’daki varlığını -üstelik Tel Aviv ve Tahran gibi savaşmadan- güçlendirmek ve belki her şey Ankara için yolunda giderse kurumsallaştırmak şansı kazandığının farkında. Ankara bu şansını İsrail için kapanmamış bazı dosyalar (Irak, Suriye, Gazze-Hamas, Somali vb.) üzerinden sağlayabilir. Dolayısıyla İsrail’in Ortadoğu’da bitmeyen ve vazgeçmediği mücadele -ki bu mücadele hâlâ “böl ve istikrarsızlaştır” stratejisine dayanıyor- Ankara’yı dengeleme ve sınırlama arzusu ile iç içe geçiyor.
Tamamı: https://kriterdergi.com/dis-politika/2025-biterken-dogu-akdeniz-toz-duman
Bir zamanlar absürt olsun diye yazılan satırlar şimdinin gerçekleri haline gelmiş durumda. Ephraim Kishon’un yazıları Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in tek bir devlet altında birleşmeye karar vermesiyle başlar. Ancak Kishon, bu birleşmeyi "eşitler arası" veya "devin küçük olanı yutması" şeklinde değil, İsrail'in Amerika'yı devralması şeklinde kurgular.
Birleşmeden sonra ortaya çıkan yeni yapıda, güç dengesi komik bir şekilde değişir:
Başkent: Dünya üzerindeki güç merkezi Washington'dan, İsrail’in (o dönemki ordu karargahının bulunduğu) Ramat Gan kasabasına veya Tel Aviv’e taşınır.
Hiyerarşi: Karar vericiler İsraillilerdir. Beyaz Saray artık sadece yerel işlere bakan bir şube ofisi gibidir. Amerikalılar, İsrail’in "bürokrasisinden" ve "karmaşık kurallarından" onay almak zorundadır.
Hikayenin en vurucu ve ironik kısımlarından biri savunma konusudur. İsrail, Amerika'nın güvenliğini resmen garanti altına alır. Kishon bunu şöyle tasvir eder:
Eğer Kanada veya Meksika, Amerika'ya saldırmaya kalkarsa, İsrail Genelkurmay Başkanlığı bu duruma müdahale edip etmeyeceğine karar verecektir.
İsrail, koca bir kıta olan Amerika’ya "koruma" sağlar. Bu, gerçek hayatta İsrail'in ABD askeri yardımına olan bağımlılığıyla dalga geçen muazzam bir tersine çevirmedir.Ekonomik olarak Amerika, İsrail'in bir eyaleti veya bir alt birimi gibi konumlandırılır.İsrail’in kronik enflasyon sorunları ve vergi sistemleri Amerika’ya ihraç edilir.Amerikan doları değerini İsrail lirasından (veya o zamanki para biriminden) alır. Amerikalı iş adamları, Tel Aviv’deki küçük bir devlet dairesinden döviz tahsisi almak için kuyruğa girerler.Resmi dil İbranice ve İngilizce olur, ancak ağırlık merkezi İbranicedir.Kishon, Amerikalıların yavaş yavaş İsrail’in o meşhur "el kol hareketleriyle konuşma" ve "atışmacı" kültürünü benimsediğini anlatır. Kishon bu kurguyu şu iki şeyi eleştirmek için yazmıştır:
1. İsrail'in Küstahlığı: Küçük bir ülkenin, dünyanın süper gücünü her zaman parmağında oynatabileceğine dair o meşhur İsrail özgüveni (chutzpah).
2. Amerika'nın Bağımlılığı: Amerika'nın Ortadoğu politikasında İsrail'e verdiği sonsuz desteğin, bazen dışarıdan bakıldığında "kimin kimi yönettiği" sorusunu akıllara getirecek kadar ileri gitmesi.
Özetle Kishon, "Madem her şeyi bizim için yapıyorsunuz, gelin resmen birleşelim de biz sizi doğrudan yönetelim, daha pratik olur" diyerek her iki tarafın siyasetini de kahkahalarla eleştirir.
https://www.gercekgundem.com/yazarlar/hatice-turhan/amerika-israilin-somurgesidir-564476
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Cuma günü Somaliland Cumhurbaşkanı Abdirahman Muhammed Abdullah ile yaptığı telefon görüşmesinde, Somaliland’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıdıklarını söyledi.
Netanyahu, bu adımın iki ülke arasındaki iş birliğini genişletmek için önemli bir fırsat sunduğunu belirtti. İsrail, tarım, sağlık, teknoloji ve ekonomi alanlarında Somaliland ile iş birliği yapmayı planlıyor.
Ancak uzmanlara göre kararın arkasında daha derin stratejik nedenler bulunuyor.
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü, geçtiğimiz ay yayımladığı analizde, İsrail’in Kızıldeniz bölgesinde müttefiklere ihtiyaç duyduğunu, özellikle İran destekli Husilere karşı olası operasyonlar açısından Somaliland’ın stratejik önem taşıdığını vurguladı.
Gazze savaşının Ekim 2023’te başlamasının ardından İsrail, Yemen’deki Husi hedeflerine saldırılar düzenlemişti. Husiler ise Somaliland üzerinde olası bir İsrail varlığını “meşru askeri hedef” olarak gördüklerini açıkladı.
https://aposto.com/s/israilin-somalilandi-tanimasi-ne-anlama-geliyor
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararının arkasında, büyük ölçüde bölgesel strateji ve jeopolitik hesaplar yatmaktadır. Öncelikle Bab-el-Mandeb Boğazı’nın girişindeki stratejik pozisyon gündemdedir. 7 Ekim 2023’te Yemen’de Husi isyancıların başarısız İsrail operasyonuna destek veren Houthis (Husi Ensarullah) deniz yolu taşımacılığını kesintiye uğratmış, Akdeniz’den Uzak Doğu’ya giden gemileri Afrika çevresinden dolaşmaya zorlamıştır. Bu gelişme bölge deniz ticaretinde kaotik koşullar doğurmuştur. Somaliland’ın kuzeyindeki Berbera Limanı’na sahip olması, İsrail için bu stratejik koridora erişim imkânı sağlayabilir. Times of Israel analizine göre, Somaliland’ın Aden Körfezi kıyısının doğrudan Yemen’in güneyinde olması, İsrail’e Husi hareketlerini gözetlemek için avantajlı bir coğrafi pozisyon sunar. Kıta Avrupası’ndan uçaklar için uzun süreli üsler kurmak yerine, Somaliland’daki istikrar İsrail’e erken ikaz ve deniz gözetleme olanağı yaratabilir. Yazar Jose Alvarez Gomez’in de belirttiği üzere, İsrail’in geleneksel “çevre stratejisi” (non-Arab ve dost ülkelerle ittifak kurarak kuşatma altından çıkma politikası) bu adımda sürdürülmektedir; Soğuk Savaş dönemi Afrika açılımı neyse, günümüzde de Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu hattı öyledir.
Ayrıca Somaliland yönetimi, en azından deklaratif düzeyde İsrail ile diplomatik ilişkiler kurma niyetinde olduğunu açıklamıştır. Ortak İsrail–Somaliland bildirisi, Somaliland’ın Abraham Anlaşmaları (İsrail’in Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas ile normalleşme süreci) çatısı altına girmesinin beklendiğini işaret etmiştir. Bu durum, bölgede İsrail’in Arap ve Müslüman komşuları ile daha önce kurduğu ittifakların bir devamı olarak yorumlanmıştır. Örneğin, Somaliland’dan gelen üst düzey açıklamalarda yeni iş birlikleri ve doğrudan yabancı yatırım talepleri öne çıkarken, İsrail’in lojistik kanallara erişim vaat ettiği; bu tür ikili anlaşmaların ardında ekonomik nedenlerin de yattığı görülmektedir. Özetle, İsrail açısından tanıma adımı hem Kızıldeniz’indeki askeri/istihbari çıkarlarına hizmet etmekte hem de Abraham sürecinin bir parçası olarak diplomatik kazanımlar sağlamaktadır.
Tamamı : https://www.turkiyearastirmalari.org/2025/12/30/fokus-tr/israilin-somaliland-tanima-karari/
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararının arkasında, öncelikle Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu çevresinde şekillenen güvenlik kaygıları ile deniz ticaret yollarını kontrol etme isteği bulunmaktadır. Kızıldeniz’deki gerilimler, Yemen’deki çatışmalar ve deniz taşımacılığını hedef alan saldırılar, İsrail açısından deniz hatlarının korunmasını daha kritik hâle getirmektedir. Somaliland’ın kıyı şeridi, Aden Körfezi ve Babü’l Mendeb geçidine yakın konumu nedeniyle, İsrail’e bu bölgede siyasi ve güvenlik odaklı yeni bir temas noktası sunmaktadır. Bu çerçevede tanıma kararı, İsrail’in deniz güvenliği stratejisinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmakta ve Afrika Boynuzu’nda kalıcı bir varlık arayışının aracı hâline gelmektedir.⁴
Bu tanımanın arkasındaki ikinci önemli gerekçe, İsrail’in bölgedeki ittifak ağlarını çeşitlendirme ve kendisine yönelik tehdit algısını çevreleme isteği ile ilişkilidir. İsrail, son yıllarda bazı Arap ülkeleriyle normalleşme sürecine girmiş, aynı zamanda Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz ekseninde yeni iş birlikleri geliştirmeye yönelmiştir. Somaliland ile doğrudan ilişki kurulması, İsrail’e hem Afrika Boynuzu’nda yeni bir siyasi ortak kazandırmakta hem de bölgedeki rakip aktörlerin manevra alanını daraltma imkânı sunmaktadır. Bu sayede İsrail’in Afrika Boynuzu’nda güvenlik ve diplomatik kapasitesini artırabileceği, ayrıca ekonomik ilişkiler bakımından yeni imkânlar doğurabileceği değerlendirilmektedir.⁵
"Nereden çıktı Somaliland meselesi" demeyin. Çünkü İsrail’in bölgeye olan ilgisi yeni değil.
Falaşa Yahudilerinin İsrail’e taşınması gibi tarihsel süreç yanında 1944 yılında ait belgelere göre Yahudiler bu bölgeye İsrail’den önce zaten yerleştirilmek istenmiş. O gün Yahudiler’in yerleştirilmek istendiği bölgeye bugün İsrail, Gazzelileri yerleştirmek istiyor.
Önce güncelden başlayalım:
Daha önce katıldığım televizyon programlarında Somaliland’ın bağımsızlığının gündeme geleceğini ve Gazze’den çıkarılmaya çalışan Filistinlilerin buraya yerleştirilmeye çalışılacağını anlatmıştım.
Bu yayınlardan altı ay sonra İsrail, Somaliland’ı bağımsız bir ülke olarak tanıdığını ilan etti.
Konunun uzmanları İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ederek Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıması, üç temel jeostratejik hedefe dayandırıyor:
• Birincisi, Husileri yakın mesafeden tehdit edebilecek bir askerî üs kurmak;
• İkincisi, Somali’deki Türk çıkarlarını hedef almak;
• Üçüncüsü ve en tehlikelisi ise Kızıldeniz’in girişindeki deniz trafiğini kontrol ederek Mısır’a baskı uygulamak. Bu durumun Süveyş Kanalı gelirlerini olumsuz etkileyeceğini ve Etiyopya’nın Nahda Barajı dosyasında Kahire’ye karşı siyasi koz kazanmasına hizmet edeceğini vurguluyorlar.
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginliği abartanlara göre “İsrail'in Somaliland hamlesinin hedefinde Türkiye olabilir”. 29 Aralık günü Anadolu Ajansı’nın sitesinde yayınlanan analizin başlığı bu yönde. 2011 yazından itibaren, her sorununda Mogadişu'nun yanında duran, 2024 sonunda patlak veren Somali-Etiyopya gerginliğinde tarafları bir araya getirip uzlaştıran, Somali ordusunu senelerdir eğiten, ülkenin açıklarında petrol arayan, Türkiye’nin önünü kesmek veya bir şekilde Ankara’ya rahatsızlık vermek. Bu düşüncenin, Netanyahu’ya cazip geleceği hususunda bir şüphe yok. Bununla birlikte tanıma kararının gerisinde bu seçeneğin payının hayli cüzi olduğunu görmemiz gerekiyor.
Netanyahu’nun kararının gerisinde, Somaliland kıyılarında inşa edilecek bir askeri üssün sunacağı jeostratejik imkân ve kabiliyetlerin cazibesinin yattığı muhakkak. Babülmendep boğazının yakınlarında güç bulundurmak, Kızıldeniz üzerinden yapılan deniz taşımacılığında bir miktar söz sahibi olmak, bölgedeki İran varlığına ve etkisine daha rahat karşı koymak, ikide bir bombaladığı Yemen’deki Huti gurupları açısından caydırıcılığını arttırmak, Akdeniz'in ötesinde Hint okyanusunda varlık göstermek, bu şekilde Türkiye’ye “Somali'de ensendeyim” mesajı vermek. Tüm bu yeni kabiliyetlerin, strateji ve güç klasmanında, İsrail'i bir yukarı lige çıkaracağı hususunda şüphe bulunmuyor. Netanyahu’nun bu dış politika hamlesinin iç politikaya da muhakkak yansımaları olacaktır. Hamas'ın saldırıları sayesinde iktidarını muhafaza eden Netanyahu’nun ülke dışında pek stratejik bir mevkide gösterişli bir askeri mevcudiyet üzerinden ülke içi puanlarını arttıracağı tahmine müsaittir.
Tamamı : https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-servet-oktem/netanyahu-niye-somalilandi-taniyiverdi,53089
İsrail’in bugün yaşadığı korku askerî değil; jeopolitiktir.
Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye’de artan Türkiye etkisi nedeniyle İsrail büyük bir korkuya kapıldı.
Zira Türkiye, İsrail’in bugüne kadar Orta Doğu’da karşı karşıya geldiği hiçbir aktöre benzemeyen bir aktör.
Derin ve köklü devlet geleneği, güçlü ordusu ve her geçen gün artan stratejik otonomisiyle Türkiye, bölgesel bir aktör olmanın ötesinde küresel etkiler üreten bir aktöre dönüşmüş durumda.
Bugüne kadar devlet geleneği olmayan, uluslararası sistem içerisinde parya muamelesi gören istikrarsız ülkelerle karşı karşıya gelen ve bütün bunlardan Batı’dan aldığı sınırsız destekle zaferle çıkan İsrail, ilk defa böyle bir aktörle karşı karşıya kalmış durumda.
Bu durum, İsrail’i büyük bir korkuya sevk etmiş görünüyor. Ancak bu korkuya bakarak Türkiye’nin doğrudan İsrail’i askerî olarak tehdit ettiği sonucunu çıkarmamak gerekir.
Aksine Türkiye, İsrail’i mevcut uluslararası meşru sınırlar içerisinde tanıyan bir devlettir. Bunun ötesinde ise Orta Doğu’da kalıcı bir barışın tesis edilmesi için iki devletli çözümü, 1967 sınırları içerisinde bir Filistin devletini destekleyen ve tanıyan bir ülkedir.
Tamamı : https://www.turkiyearastirmalari.org/2025/12/30/yayinlar/yorum/blof-ittifaki/
Üzerinde yaşadığımız bölgede ülkeler arasındaki rekabet ve propaganda savaşları arttıkça, Türkiye’nin, özellikle de Suriye üzerindeki etkisinden rahatsızlık duyan İsrail’in, Türkiye karşıtı yorum ve analizlerinin de şiddetle arttığını görüyoruz.
İsrail basınının son dönemde Türkiye karşıtı yayınlar, iki ülke ilişkilerinin tarihinde görülmemiş ölçüde hız kazanmış durumda. Bu haber ve analizlerdeki ana temalar ise daha çok Türkiye’nin Suriye’deki artan askeri varlığı, Doğu Akdeniz’deki gerilimler ve Gazze’nin yeniden inşasındaki rolü etrafında yoğunlaşıyor. Örneğin İsrail merkezli sağcı Jerusalem Post adlı yayın organında 22 Aralık 2025’te çıkan analizde, Türkiye’nin İsrail için “yeni ve en tehlikeli cephe olduğu” iddia edildi.
İsrailli analist Giora Eiland, Türkiye’yi İsrail için “en tehlikeli cephe” olarak tanımladı ve Türkiye’nin İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ittifakına meydan okuduğunu öne sürdü. Analizde ayrıca Türkiye’nin deniz gücünün de İsrail için “ciddi bir tehdit oluşturduğu” iddia edildi.
Tamamı : https://www.dunya.com/kose-yazisi/israil-basininda-turkiye-karsiti-propaganda-hiz-kazandi/809289
Çember genişletildiğinde, operasyonların yakın çevreyle sınırlı kalmadığı, İran’a, Yemen’e ve Akdeniz’e kadar uzandığı görülmektedir. İran’daki saldırılar sayı olarak sınırlı, ancak sembolik ve stratejik açıdan son derece hassas niteliktedir, amaç sahada köklü bir değişim yaratmaktan ziyade, erişim ve vurma kapasitesini sergilemektir. Yemen’de ise görece uzak bir cephenin açılması, hesaplar gerektirdiğinde çatışma alanının genişletilmesine hazır olunduğunu ve daha geniş bir tehdit ağının hedef alındığını göstermektedir.
Daha da dikkat çekici olan, bazı operasyonların uluslararası sulara taşması ve insani nitelikli konvoyların hedef alınmasıdır. Bu durum, kuşatma ve baskı denklemini korumak adına yüksek siyasi ve hukuki maliyetlerin göze alındığını ortaya koymaktadır. Böylece kara sınırları çatışmayı tanımlamak için yetersiz kalmakta, deniz de gücün bir aracı haline gelmektedir.
Siyasi düzlemde ise söylem ile gerçeklik arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. Ateşkes ve yumuşama söylemleri sahada ancak sınırlı ve biçimsel karşılık bulmuş, ihlallerin ve can kayıplarının sürmesi, bu anlaşmaların şiddeti sonlandırmaktan çok zamanı yönetmeye yarayan araçlar olarak kullanıldığını göstermiştir. Suriye özelinde ise ateşkes zaten ciddi bir seçenek olarak dahi gündeme gelmemiş, bu saha baştan itibaren müzakere dışı bir alan olarak bırakılmıştır. Bu da Suriye’nin, maliyeti kontrol altında kaldığı sürece askeri mesajların verileceği açık bir alan olarak görülmeye devam ettiğini teyit etmektedir.
Türkiye–İsrail ilişkilerinde mevcut tablo, klasik bir düşmanlık ilişkisinden ziyade yönetilen bir güvenlik ikilemine işaret etmektedir. İlişkilerde güç dengesi değil, tehdidi dengeleme anlayışı öne çıkmakta; taraflar açık askerî çatışmadan kaçınırken belirsizlik temelli bir gerilimi de sürdürmektedir.
İki ülke ilişkilerinde tehdit algısının tamamen ortadan kalkması olası değildir. Geleceğin daha istikrarlı olabilmesi, kalıcı düşmanlık yaratacak geri döndürülemez eşiklerin aşılmamasına bağlıdır. Aksi takdirde güvenlik ikilemi tuzağı, ilişkileri geri dönülmez noktalara taşıyabilir. Bunun önlenmesi niyetlerin şeffaflaştırılması, yanlış anlamayı önleyici mekanizmaların kurulması ve gerektiğinde arka kapı diplomasisinin açık tutulmasıyla mümkündür. Çatışma riskinin azaltılması, belirsizlikleri yönetilebilme becerisine bağlıdır.
İsrail'in savunma sanayi politikasının evrimi, ülkenin karar alma mekanizmalarındaki etkili aktörlerin güvenlik algıları ve gerekçelendirme çerçeveleri, diplomatik ilişkilerin sınırlılıkları ve daha geniş normatif zorluklar arasındaki karmaşık etkileşimi yansıtmaktadır. Bu süreçte, savunma sanayi ihracatının ticari boyutu, İsrail'in dış aktörlere silah satışlarını yönlendiren kilit bir faktör olarak ortaya çıkarken, ülkenin bu tür ihracata olan belirgin bağımlılığını da vurgulamaktadır. Bu nedenle, savunma sanayinin sürdürülebilirliği hem İsrail ekonomisi hem de ulusal güvenliği için hayati önem taşımaktadır. Güvenlik kaygılarının sürekli olarak önceliklendirilmesi, İsrail'in yerli savunma üretimini güçlendirmiş ve stratejik özerkliğini artırmıştır; ancak, geleneksel diplomatik kanalları atlamak için savunma ve güvenlik anlaşmalarına güvenilmesi, dış politika hedefleri ile savunma sektörünün çıkarları arasındaki sınırları bulanıklaştırmıştır. Aynı zamanda, savunma ihracatındaki düzenleyici eksiklikler ve yasal sorumluluktaki boşluklar, etik sorumlulukta önemli eksiklikleri ortaya koymaktadır. Askeri teknolojinin insan hakları sicili tartışmalı aktörlere aktarılması, mevcut kontrol mekanizmalarının yetersizliklerini daha da ortaya koymakta ve İsrail'in gelişmekte olan küresel normlara bağlılığı konusunda soruları gündeme getirmektedir. Bu dinamikler birlikte ele alındığında, İsrail'in savunma sanayi politikasının kritik bir yol ayrımında olduğunu göstermektedir. Mevcut güvenlik ve ekonomik ihtiyaçların karşılanması temel bir endişe kaynağı olmaya devam etse de politika çerçevesi şeffaf yönetişim, uluslararası hukuka uyum ve güçlü hesap verebilirlik ilkelerinden oldukça uzaktır.
Tamamı : https://cenkjournal.com/index.php/pub/article/view/20/10
Bu bağlamda İsrail devleti ve Yahudi kimliğinin çok fazla ön plana çıktığını hatırlatmamız gerekir. Türkiye’de de İsrail’in ve Yahudi kimliğinin dünyanın yönetimine dair tartışmalarda her zaman üst sıralarda olduğunu görüyoruz. Ancak devlet ve kimlik ile ilgili görüşler belirli dönemlerdeki davranış biçimlerini açıklamak ziyade ağırlıklı olarak bir kimliğin doğuştan gelen özellikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamalar da genellikle olumsuz tanımlamalardır. Türkiye özeline bakıldığı zaman Yahudi kimliği ve İsrail ile ilgili imajın özellikle de muhalif çevrelerde oldukça olumsuz olduğu malumdur. Bunun ortaya çıkışında iki önemli husus bulunmaktadır. Bunlardan ilki ve daha gerekçi olanı İsrail Devleti’nin başta Filistin olmak üzere uyguladığı şiddet ve Yahudi kimliğine üstün ayrıcalıklar yükleyen ayrımcı politikalarıdır. Diğeri ise “dünyayı yönetmek” başlığı altında Yahudilere yüklenen ve tarihsel gerçekliği epey aşan kurguyla karışık mitolojik hikayelerdir.
2. Dünya Savaşı sürecinden itibaren Türkiye’de İslamcı-muhafazakâr kanatta karşılık bulan Yahudi kimliği üzerine kurulu komplo teorileri 2000’li yıllara gelindiğinde ulusalcılığı da içine alan çok daha geniş çevrede karşılık bulmaya başlamıştır. Geçmiş dönemde tanıklık ettiğim pek çok toplantıda ve sohbette de yakından gözlemleme fırsatı bulduğum bu durum İsrail’in ve Yahudilerin tarihteki ve dünya politikasındaki yerini soğukkanlı bir biçimde okumaktan uzak, yalnızca tehdit algıları ile bürünmüş ve hiçbir ayrım gözetmeden bir devletin ve kimliğin tümüne yönelik olarak kurgulanmış bir öfkeye bırakmıştır. Her daim büyük projelerin ve küresel yönetimin esas kurgulayıcısı olarak lanse edilen bir devletin yaptıklarından daha çok henüz yapmadıkları ve kesinleşmemiş projeler üzerinden eleştirilmesi, reel bir teorik zeminden metateorik bir tevatüre doğru kayışı beraberinde getirmiştir.
Günümüzde, Kahanist düşüncenin Ben Gvir ve Smotrich gibiisimlerle beraber İsrail siyasetinde yeniden yükselişe geçmesi, İsrail’de liberal-demokratik yapının ciddi anlamda erozyona uğradığının işareti olarak yorumlanmıştır. Aynı zamanda yargıgibi devletin demokratik temellerini temsil eden kurumlardaözgürlükalanını kısıtlayan düzenlemelerinyapılması büyük bir demokratik gerileme sürecinin başladığınadair endişe uyandırmıştır. Özellikle 7 Ekim olaylarından sonra; İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında insan hakları ve uluslararası hukuku tanımayan politikaları, tüm dünyada İsrail Devleti’nin demokratik-liberal bir hukuk devletiniteliğini kaybettiğive teokratik bir rejime doğru evrildiğişeklinde değerlendirilmiştir.Özellikle Ben Gvir’in,“savaşta kısıtlama olmaksızın tam güç kullanılması gerektiği”, “Gazze’de masum sivil olmadığı” ve “savaş durumundagüvenlik endişesi söz konusuyken sivil halka dahi taviz verilmemesi gerektiği” vb. söylemleriKahane’nin Yahudi halkınıkorumak ve savunmak için şiddetin meşru hatta elzem olduğuna dair fikirlerini hatırlatmıştır.DahasıBen Gvir’in, İsrail’in Yahudi halkının devleti olması itibariyle, Yahudi çoğunluğun güvenliğiiçin demokratik normlardan vazgeçebileceğine dair açıklamaları Kahane’ninmirasını devam ettirdiğiniaçıkça ortaya koymaktadır.HazineBakanlığı’na tayin edilen BezalelSmotrich’inise demokrasinin ancak Yahudi kimliğinimerkeze alanbir devlet yapısı içinde anlamlı olabileceğiniilerisürmesi,Kahane’nin demokrasiyi ancakİsrail’in çıkarlarına hizmet ettiğisürecemeşru gören yaklaşımıyla paralellik göstermektedir. Smotrich,aynı zamanda-geçmişte Kahane’nin yaptığı gibi-liberal-demokratik değerlerile devletin “Yahudi” karakteriningerektirdiğidüzen arasındaki çelişkiye sık sık dikkat çekmektedir. Smotrich’in siyasivizyonu, modern İsrail’i, Kral Davud ve Süleyman dönemine benzer şekilde Tevratyasalarıyla yönetilen bir Yahudi krallığına dönüştürme idealine dayanmaktadır. Nitekim 2019’da yaptığı bir konuşmada devletin Tevrat ve halakhaya uygun davranması gerektiğini açıkça ifade etmesi ve 2017’deFilistinlilere; göç, itaat ya da yok edilme olmak üzere üç seçenekten oluşan “boyun eğdirme planı” başlıklı bir teklif sunması, Kahanist çizgiyi takip ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Nihayetinde, Ben-Gvir’in güvenlik vurgusuyla kamufle ettiği radikal politikaları ile Smotrich’in Yahuditeolojisinidevletin hukuki ve idariyapısına entegre etme yönündeki girişimleri göz önünde bulundurulduğunda; İsrail’de, liberal demokratik düzenin temel sütunları olan güçler ayrılığı, hukuk devleti ve çoğulculuğun zaten 7 Ekim öncesinde ciddi ölçüde zayıflamış olduğu görülmektedir. Bu gelişmeler, aynı zamanda kurulan son hükümetle beraber yeniden gün yüzüne çıkan Kahanist düşüncenin, Gazze’de soykırıma varan saldırılardaki rolünü açığa çıkarmakta ve İsrail’in uzun vadede ulusal ve uluslararası arenada takip edeceği politikalara dair önemliipuçları vermektedir.
Tamamı : https://cenkjournal.com/index.php/pub/article/view/21/9
Birçok analist artık İsrail'in ABD için stratejik bir "varlık" değil, "yük" haline geldiğini savunuyor. ABD'nin Ukrayna'da uluslararası hukuku savunurken Gazze'de İsrail'in ihlallerine göz yumması, liberal dünya düzeni iddiasını geçersiz kılıyor. İsrail'in mutlak askeri üstünlüğe dayalı doktrini, diplomasiyi anlamsız kılarak bölgesel bir silahlanma yarışını besliyor.
1967'de başlayan "büyük dönüşüm", 2025'te "büyük bir sorgulama" evresine girdi. Trump ve Netanyahu'nun Florida'daki kucaklaşması, belki de bu istisnacılığın son nefeslerinden biri. Amerikan toplumundaki demografik ve ideolojik değişim, yarım asırlık bir paradigmanın geri dönüşü olmayan bir şekilde sona ermekte olduğunu gösteriyor.
Anketin ilk sorusu ‘’Türkiye deyince aklınıza ne geliyor? Deneklerin %8’i İstanbul, %6’sı Erdoğan ve %3’ü saç ekimi ve %3’ü kebap demiş. Saç ekiminin üçüncü sırada çıkması sağlık turizminin ne kadar mühim olduğunu gösteriyor. Mükemmel hastanelerimiz ve iyi yetişmiş doktorlarımız var. Fiyatlarımız, aynı hatta bazı kategorilerde daha üstün olduğumuz Avrupa’dan çok düşük. Çevremizdeki ülkelerde sağlık hizmetleri çok geri. Dolayısıyla üzerine eğilirsek sağlık turizminden elde ettiğimiz gelirleri katlayarak büyütürüz.
Türkiye’ye İsraillilerin %60’ı olumsuz %22’si olumlu bakıyor. %18’i ise kararsız. Deneklerin %16’sı Türkiye’nin demokratik olduğunu %67’si demokratik olmadığını düşünüyor. Aynı soru İsrail için yöneltildiğinde deneklerin %79’u demokratik, %12 ‘si demokratik değil diyor. Yani İsrail’de muhalifler dahi demokratik standartlardan şikayetçi değiller. Seçimlerde hile yapıldığını düşünmüyorlar.
Verilen cevaplara en çok şaşırdığım soru ‘’Türkiye hangi bloka dahildir?’’ oldu. Katılımcıların %52’si Avrasya Blokuna (Çin ve Rusya), %6’sı Batı Blokuna yakın olduğumuzu, %26’sı bağımsız dış politika takip ettiğimizi düşünüyor. %16 kararsız. İsrailliler kendi devletlerini Batı Blokunda gördüklerinden İsrail’le bu kadar ters düşen Türkiye’nin de Batıya yakın olabileceğini kabullenemiyorlar.
Türk ekonomisini, İsraillilerin %53’ü zayıf, %23’ü güçlü buluyor. Son üç sorunun cevaplarının gerçeklikle ilgisi olmadığını, başarılı algı yönetiminden kaynaklandığını düşünüyorum. Netanyahu İsraillilerin ekseriyetini Türkiye’nin hasım olduğuna ikna etmiş. Dolayısıyla denekler sorulara objektif cevap vermiyorlar. Kötü olanı söylüyorlar. ‘’Demokrasi yok, ekonomi kötü ve Türkiye Doğu Blokunda’’ yanıtları bu bakış açısı dikkate alınarak değerlendirilmeli. Nitekim katılımcıların %60’dan fazlası Erdoğan’ı başarısız bulurken, %70’den fazlası ‘’Türkiye’nin AB’de yeri yok’’ demiş.
Tamamı : https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/israilliler-turkiye-icin-ne-dusunuyorlar/
Yedioth Ahronoth’a göre, Katar tarafından sağlanan ve İsrail’in bilgisi dahilinde Gazze’ye ulaştırılan bu fonlar, uzun süredir Hamas yönetiminin ayakta kalmasında kritik rol oynuyor. İsrail içinde yıllardır savunulan bu politikanın amacı, Hamas’ı Gazze’de güçlü tutarak Filistin Yönetimi’ni zayıflatmak ve Filistin siyasetini bölünmüş halde muhafaza etmekti.
Ancak 7 Ekim saldırısının ardından bu strateji, İsrail kamuoyunda ağır bir sorgulamaya dönüştü. Muhalefet ve bazı güvenlik çevreleri, Netanyahu’nun Hamas’ı “kontrollü bir tehdit” olarak görüp dolaylı biçimde güçlendirdiğini, bunun da İsrail’in güvenliğini bizzat riske attığını savunuyor.
Netanyahu cephesinden söz konusu iddialara ilişkin şu ana kadar resmi bir yalanlama gelmezken, haber İsrail’de “Hamas’ı kim güçlendirdi?” sorusunu yeniden ve bu kez doğrudan hükümetin en tepesine taşıdı.
“Trump’ın boş konuşan, kaba saba bir adam olduğunu söyleyenlere katılmıyorum. Boş konuşmadığına eminim. Amerika’nın dış politika çıkarlarını iyi tahlil etmiş gibi görünüyor. Çok kutupluluğu, dış politikasının merkezine oturtmuş ve Amerika’yı büyük yapmak için büyük doğal kaynaklara sahip olmak gerektiğini, Avrupa ile yürütülen liberal politikaların anlamsız olduğunu, Rusya ile iş birliğinin iyi sonuçlar vereceğini bilerek hareket ediyor. Buraya tayin ettiği büyükelçi de kaba saba ama Trump’tan daha az bilgili. Tom Barrack zeka özürlü denecek kadar büyükelçilikten uzak birisi. Ben onun yaptığı büyükelçiğe ‘Barrack Haber Ajansı’ diyorum. Bu ajans sayesinde akıllarındakileri anlıyoruz bir süre sonra da ne olduğu ortaya çıkıyor. Trump’ın İsrail ile Amerika’yı uzlaştırmaya çalışması mantıklı. Ankara’daki hükümet ile İsrail’deki hükümet birbirlerine karşı pozisyon aldılar ve bu işin içinden bu hükümetle nasıl çıkılır bilmiyorum. Ankara’daki hükümet neden bu kadar keskin İsrail karşıtlığı yapıyor bunu da anlamak mümkün değil. İç politikada da bunun karşılığı yok. İsrail’in soykırımcı olduğunu satabileceğiniz küçük bir seçmen kesimi var Türkiye’de. Bugünkü ekonomik krizde debelenen, krizin düzeltileceğine dair ümidini yitirmiş, gıda ve temel ihtiyaçlar enflasyonunun altında ezilen kesimde Gazze meselesinin karşılığı pek yok. Soykırım konusunda Türkiye’nin İsrail’i eleştirmemesi mümkün değil ama Hamas ile iş birliğini sınırlandıramayan, Filistinlilere yardım konusunu Arap devletlerine bırakıp bunların belirlediği politikalara insani, diplomatik destek veren Türkiye’nin İsrail’i düşman ilan eden yönetim, karşı tarafta hemen Türkiye karşıtlığının ağızlara dolanmasına sebep oluyor. ‘Türkiye’nin, Sünni bir devlet olarak Orta Doğu’da İran’dan daha tehlikeli bir İsrail düşmanlığı içinde olduğunu, İran’ın Şii olmasından dolayı Orta Doğu’da taban bulamadığını, Türkiye’nin İslamcı politikalarının taban bulmasının daha mümkün’ olduğunu söyleyen bir kafayı yemiş Netanyahu var. Netanyahu bir anda Kıbrıs Rumları ile Yunanlar ile Türkiye’ye gözdağı veriyor. Netanyahu 86 milyonu karşısına alıyor, gözdağı veriyor. İki hükümet iktidardayken Trump’ın ‘Biz bunları uzlaştırmalıyız’ çabaları sonuç verir mi bilmiyorum. ‘İki tarafla da geçinebiliyorum, bunlar niye kavga ediyor?’ diyen Trump açısından bu zor olma gerek. Bunun nereye doğru evrileceğini 2026’da göreceğiz.”
“Bu yıl birbiriyle bağlantılı pek çok olay oldu. Gazze’de şu ana kadar pek çok kez katliam yaşandı ama geçtiğimiz sene yaşanan oldukça acımasızdı ve İsrail’in de daha önce hiç başvurmadığı bir ölçekte gerçekleşti. İsrail’in Gazze’de yaptıklarını Nazi Almanyası’nın Polonya’da yaptıklarına benzetebiliriz. Gazze Şeridi Varşova gettosuna dönüşmüş durumda. Böyle ortamlarda insanlar radikalleşmeye itilir. İsrail Hamas’a zarar vermek isterken Hamas’ı güçlendirmiş oldu. İnsanlar artık daha kararlı bir şekilde savaşmaya yönelecek. Ateşkes de işe yaramıyor. İnsanların evleri yıkılmış, aileleri öldürülmüş, geçim kaynakları yok olmuşken eğilimleri uç noktalara savrulmuş durumda. Bu İsrail’in hedeflerinden birinin parçası. İsrail, Hamas’ı şeytani bir aktör, bütün Filistinlileri de Hamas nezdinde terörist olarak damgalamak istiyor. Hamas’ın silahsızlandırılması gündemde ancak Hamas gibi devlet dışı bir aktör olan örgütün silah bırakması olası gözükmüyor. Silah bırakma bir sürecin parçası olmak zorunda. İsrail tarafından da adım atıldığını görmek gerekecek. Barışçıl bir yol söz konusuysa Filistinliler de kendilerini en az İsrailliler kadar güvende hissetmek ister. Ancak ateşkes konusunda olumlu düşünmüyorum. Donald Trump büyük jestler yapmak konusunda çok iyi ancak çözmeye çalıştığını söylediği sorunların özüne inmiyor. Trump, Netanyahu’nun hedeflerini, kaygılarını, siyasi olarak bu savaşa ne kadar ihtiyaç duyduğunu kavrayabilmiş değil. Trump ekibinin hesaba katmadığı pek çok unsur var. Trump’ın damadı Jared Kushner, resmi olarak ekibin üyesi değil ama hep başrollerde. İbrahim Anlaşmaları’nın da mimarlarından biri. Marco Rubio ve Steve Witkoff dışında ateşkes gündeminde öne çıkan isim yok. Witkoff iş dünyası açısından bir anlaşma yapabilir ama meselelerin köküne ineblimek için gerekli olan derin tarihsel bilgiye sahip değil. Ateşkes konusunda başarılı olmak istediklerini düşünmüyorum. Her şey İsrail’in lehine ilerliyor. İsrail’in gazını almaya devam ediyorlar, insanlar da ölmeye devam ediyor.”
20. yüzyıl ortalarına kadar Çorlu Yahudi cemaati tarafından sinagog olarak kullanılan bina, cemaatin azalmasıyla işlevini yitirdi. 1970'te camiye dönüştürülerek "Yeni Cami" adını aldı. Bu dönüşüm, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e çok kültürlü mirasın bir örneği olarak korunuyor.

Kadıköy Yeldeğirmeni İstanbul’da apartmanların ilk çıktığı semtlerden biridir. Eski zamanlarda semt nüfusunun büyük bölümü bilhassa Kuzguncuk yangını sonrası buraya taşınan Yahudilerden oluşurdu. Musevi cemaatinden Levi Kehribarcı’nın 1909da yaptırdığı Kehribarcı apartmanı şehrin en eski apartmanlarından biri konumunda

https://x.com/onderkayaistan1/status/2007036296343032129
Mossad, 1960’ta, Buenos Aires’te Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ı gizli bir operasyonla İsrail'e kaçırdı. 1961’de Kudüs’te tarihi yargılama başladı. Eichmann, ikinci dünya savaşında milyonlarca Yahudi'nin ölümünde rol oynadı. Kurbanlarını bizzat öldürmedi; sistemin dişlisiydi. Sadece emirleri yerine getirdiğini söyledi. Duruşmaları izleyen felsefeci Hannah Arendt bu durumu “kötülüğün sıradanlığı” olarak tanımladı. Bu kavram dünya literatürüne girdi. Duruşmaları anlattığı kitabı büyük ilgi gördü. Bu video, Adolf Eichmann, Mossad, Buenos Aires, İsrail, Holokost, Nazi, savaş suçları, Kudüs yargılaması, Hannah Arendt ve kötülüğün sıradanlığı başlıklarına odaklanıyor.
https://www.youtube.com/watch?v=VTSZukfZMaY


Holokost'tan sağ kurtulan ve bir zamanlar Anne Frank'ın oyun arkadaşı olan Eva Schloss, 96 yaşında hayatını kaybetti.
O, Amsterdam'da Frank ailesiyle aynı apartmanda büyüdü, ta ki kendisi ve ailesi Naziler tarafından saklanmaya zorlanana kadar.
Onlar acımasızca satılıp Auschwitz'e gönderildiler.
Eva'nın babası ve erkek kardeşi öldü, o ve annesi ise açlıktan zorlukla kurtuldu.
İkili daha sonra Anne Frank'ın babası Otto Frank ile bağlantı kuracak ve Otto Frank, Eva'nın annesiyle evlenerek onun üvey babası olacaktı.
Eva, arkadaşı ve üvey kız kardeşi Anne Frank'ın anısını yaşatmak için Anne Frank Vakfı'nı kurdu ve onun ve diğer birçok kişinin karşılaştığı dehşet verici olaylar hakkında çeşitli kitaplar yazdı.
