Çocukluk seslerinden resimlerinin ritimlerine uzanan yolda Ahmet Yeşil Geçtiğimiz 6 ayda yayınladığım bu değerli söyleşiyi bu sayıda tamamlıyoruz…
Bazı duyguların ve durumların ses olarak karşılıklarına gelsek… Meselâ hırçınlığın sesi nedir sizin için?
Hırçınlık... Birkaç şey var; birisi problemli bir ruh haline sahip insanın yarattığı hırçınlık vardır, bir üretime dönük, üreten, kendini ifade etmede birtakım şeyleri rahat ortaya koyan insanların hırçınlığı, bir de haksızlığa karşı gelme hırçınlığı. Bu son saydıklarım, son iki özellik bende olan hırçınlık. Yani üretime dönük, haksızlığa karşı, bir takım olumsuz şeylere karşı, abuk sabuk şeylere karışı koyduğum tavır daha doğrusu.
Peki bunu ses olarak neyle özdeşleştirirsiniz?
Vallahi nasıl diyeyim. Böyle, eğer sigorta attıysa kükreme gibi bir ses…
Despotluğu sorsam…
Despotluğu sevmem. Despot insanlardan da hoşlanmam, çok iletişim de kurmam onlarla. Despotu, doğadaki bir sesle özdeşleştirmem. Çünkü kendine özel bir şeydir o. Onun ruh halinin sesidir o. Doğadaki sesler güzeldir. Despotluğun sesi o kişinin kendi ruh haline ait bir ses tonudur. Yani karşısındaki insanın duyduğu acıdan dolayı çıkarttığı ses, ona zevk verir esasında. O yüzden despotun kendi sesinden çok karşısındaki sesi duyarak tatmin olduğuna inanırım. O yüzden onun ses tonunun ne olduğu değil, onun ruh halinin sesi ancak rahatsız eder insanı. Olumsuz etki yaratır.
Peki mutluluk?
Mutluluk çalışmak, üretmektir. Kendini ifade etmektir. Yani senfonik müzik gibidir.
Huzur?
Huzur da mavinin derinliği gibidir. Mavinin sesi neyse o.
Mutlulukla, huzurun sesleri sanatınıza nasıl bir etki veriyor?
Yani mutlulukla, huzur ayrı şeyler. Mutlulukta bir duygunun dışa vurumu vardır. Mimiklerle olsun, sesle olsun. Yani bir haber alırsınız, mesela resim yarışmasının haberini aldığımda öyle bir çığlık atıp, zıplamışım ki neredeyse ayağa kalkacakmışım öyle bir şey. Huzur da iç rahatlığındır. Kafada, önünde, arkanda hiçbir problem olmadan veyahut çözdüğün problemlerin getirdiği bir rahatlıktır huzur.
Onu daha çok renkle mi özdeşleştiriyorsunuz, sesten çok?
Sesten çok, huzurun sesi dediğim gibi mavinin çeşitleridir. Gökyüzüne baktığın zaman, mavi bir gökyüzüne veyahut mavi bir denize, durgun bir denize. Huzur da öyledir durgun bir deniz gibidir. Mutluluk biraz daha çalkantılıdır. Çünkü içinde duyguların coşması vardır.
O duyguların coşmasını resimlerinizde nasıl yansıtıyorsunuz?
Deniz dalgalarıyla.
Peki dinginlik?
Dinginlik, sakinliktir. Mesela bir iş bittikten sonra dingin hale gelirsin. Eğer o işi başarmışsan, istediğin gibi gitmişse, bitmişse bir dinginlik, rahatlık gelir. O işin istediğin doğrultuda, rota da gittiğini görüyorsun ve o rotada gittiğini görünce içinde bir rahatlık oluşur. Ondan sonra da onun huzurunu hissediyorsun zaten. Huzur biraz daha çevresel bir şeydir.
Yani dinginlik huzura yakın bir ses mi sizin için?
Ayrı seslerdir. Huzurda biraz çevresel sesler de vardır. Dinginlikte sadece senin iç sesin. İç sesindir dinginlik.
Onu nasıl yansıtıyorsunuz? Nasıl yansıyor bu dingin iç ses resminize?
Çalışmalarımdaki o dışa vurumdur. O anki ortaya çıkan performansın yarattığı bir sestir. Yani şimdiye kadar bunu bir sesle hiç özdeşleştirmedim. Ama dinginlik dediğin zaman da bir rahatlığın getirdiği bir şey var. Nasıl diyeyim sana, beyaz bir zemin üzerinde oturup gökyüzünü seyrediyor gibisin.
Peki Ahmet Ağabey karmaşa?
Karmaşa İstanbul trafiğinde takıldığın zaman etraftaki korna seslerinin, bağırtının, çağırtının, o kaosun sesidir işte o.
John Cage bu tip sesleri, seslerin daha derin bir farkındalığı için müziğine yansıtmış. Tarif ettiğiniz bu karmaşanın karşılığı oluyor mu resimlerinizde?
Tabii olmaz mı… Ama bunu tabii o anki veya karmaşanın içindeyim, şu şöyle olsun, bu böyle olsun diye değil. Tuvalin karşısına geçtiğim zaman o karmaşanın bende yarattığı ruh halini ortaya koyduğum performansımla dengeliyorum esasında. Yani ‘ben bir karmaşa yaşıyorum, kaos yaşıyorum bunun rengi siyah olacak, beyaz olacak, mavi olacak’ diye değil de o anki durumla tuvalin karşısına geçip, kendimi ifade edecek performansı gösterdiğim zaman, istediğim sonucu da alıyor o dengeyi sağlıyorum. O karmaşanın içinden çıkartan şey, çalışma atmosferi oluyor.
Yani hem huzur hem de dinginlik geliyor değil mi?
Tabii, tabii. İşte hatta o karmaşanın içinden çıkıyorsun üretim sürecine giriyorsun. Üretim sürecinde de hem bir huzur gelir, o huzuru yaşarken de tuvalin başında, böyle bir gerilim de yaşıyorsun aynı zamanda.
Bir anlamda dönüşüyor o karmaşa değil mi? Anlam buluyor, dengeleniyor, başka bir şey oluyor…
Tabii, tabii dengeleniyor. Yani yaratıcı sürecin ortaya koyduğu ifade gücü ve performans, bunların hepsini dengeliyor.
Huzursuzluk?
Huzursuzluk, yaratma sürecinin başlangıcıdır.
O gerginlik anı, gerilim anı?
Gerginlik anıdır, tabii. Huzursuz oluyorsun, gergin oluyorsun. Bugünlerde çalıştığım dalgalı, çırpıntılı bir deniz üzerinde çalışmam var. Altyapısını oluşturdum, başlarken bir huzursuzluk vardı üzerimde. Ondan sonra oturmaya başladı, altyapısı oluşmaya başlayınca da şöyle baktığım zaman o dalgaların ritmi, renklerin ışık-gölge, açık-koyu değerleri, yarattığı atmosfer... O an işte bir şey geliyor içinize, bu noktaya geldi bundan sonrası kolay diyerek bir huzur geliyor, rahatlık geliyor daha doğrusu. Ondan sonra tekrar bunun ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci aşamalarına girmeye başladığın zaman da tekrar o gerginliği yaşıyorsun, huzursuz oluyorsun. Sonuç nasıl olacak diye. Yani bu kademe kademe değişiyor tabii.
Hiç müzik dinlemediğinizden bahsetmiştiniz resim yaparken.
Resim yaparken değil de yani çalışmadan önce dinliyorum müziği ben.
Peki huzurda nasıl bir ses duyuyorsunuz içinizden? İç sesleriyle ilerliyorsunuz çünkü siz…
Huzursuz olunca insanlar der ki bir müzik parçası dinleyeyim de rahatlayayım ama o kafa bir yere takılmışsa zaten o müzikten bir şey anlamıyorsun, onu dinlemiyorsun. Çünkü ruhun, aklın öbür tarafta, o problemi nasıl çözeceğim, nasıl halledeceğim diye. Öyle bir şeyin içine girince de müziği zaten anlayamıyorsun. Bugün, klâsik müzik dinledim sabah. Dinledikten sonra çalışmaya başladım. Bu yeme-içme gibidir. Öğlen yemeğini yersin, sabah kahvaltını yaparsın ondan sonra işe koyulursun veyahut antrenmanın varsa ona gidersin. Enerji içeren gıdaların, yiyeceklerin sende yarattığı bir enerjik güç vardır öyle değil mi? Antrenmana öyle çıkarsın, işine öyle gidersin. Proteine, karbonhidrata ihtiyacın vardır. Müziğe bakış açım da öyledir. Ruhun, aklın, beynin proteini, karbonhidratı gibidir. Bunları aldığın zaman bir birikim sağlıyor. Ondan sonra da tuvalin başına geçtiğinde o müziğin beslediği bir ruh haliyle çalışmaya başlıyorsun. İç sesimi dinlerken eğer huzursuzluğun boyutu bir sorundan kaynaklanıyorsa onu bir an evvel çözmeye çalışırım. Yani bir insanla bir çatışmam olmuşsa, birini haksız yere incitmişsem onu halletmem lazım. O huzursuzluğun gündemimden kalkmasını sağlamam lazım. O yüzden o bir özeleştirinin sesi gibidir. Eğer huzursuzluk bir çevresel nedenden dolayıysa bu seferde o çevreden olumsuzluğun yarattığı bir şeyi malzemeye çevirerek, çalışarak dengelemeye çalışıyorum onu da, ifadeyi ortaya koyacak bir malzeme.
Resimlerinizi yapmadan önce onları bir vizyon gibi görür müsünüz yoksa tuvalin önüne geçtiğiniz zaman mı o şekillenmeye başlıyor?
Resimler bende bazen gördüğüm, duyduğum bir şey, hissettiğim bir olay, yani sosyal-toplumsal olarak beni etkileyen şeyler olarak bir kompozisyonun kurgusuna dönüşüyor. Tabii kendi tarzımda, kendi düşüncelerimde. Resmi ilk önce beynimde görürüm, görmeye çalışırım. Rengiyle, çizgisiyle, bütünüyle dışavurum özgürlükleri taşıyan bir ruh haliyle onu görmeye çalışırım. Ondan sonra tuvale aktarmaya başlarım. Tuvale aktarırken de bazen resmin kafamdaki düşündüğüm şeyden farklı bir boyuta gittiğini de görebilirim. Onları tuvalde görmeye başladıktan sonra resim değişiyor. Bakıyorsun düşüncenin daha ötesinde bir resim çıkmış oluyor veyahut çalışma. Ve hatta düşündüğün gibi değil de başka rahatsız edici bir boyutta, istediğin değil de istemediğin bir boyuta giriyor. O zaman onu dönüştürmeye çalışırım veya bırakırım. Ama aklımdadır; düşünürken, okurken, bakarken, gezerken. Yani gördüğüm, baktığım her yerde bir şeyler görmeye çalışırım. Görmeye başladıktan sonrada bloknotlarım vardır, onlara notlar alırım. Resimsel notlar, yani eskiz demeyeyim ben sadece notlar. O konuyu, o şeyi unutmamam için dosyalar vardır. Ondan sonrada tuval karşısında bazen onlar uçup gider, bazen de kalıcı olur. Kafama, aklıma yerleşmiş olan kalıcı olur. Ondan sonrakiler de uçup giderse sadece kağıt üzerinde not olarak kalır.
Vizyülize ederken, resmi görürken bahsettiğiniz huzursuzluk anları oluyor değil mi?
Yaratım süreci zordur. O huzursuzluğu yaşayacaksın. O çelişkileri, gerilimi yaşayacaksın. Yazılarım var bunlar üzerine. Bu sorduğun soruların hepsi var. Ayrıca saçmalama, kaos, nüans nedir gibi sorular da var.
Ses dünyanızdaki müzikleri gözünüzün önünden geçirirseniz hangi yaşlarda ne müzikler dinlerdiniz?
Yaşlara göre değil de dönemlere göre söyleyecek olursam. İlkokul dönemimizde daha çok radyodan Türk sanat müziği ve türkü dinlenilirdi. Sonra teyp ve kaset hikayeleri çıkınca, daha farklı müzik türleri oluşmaya başladı. Aynı zamanda televizyondan da dinlemeye başladık. Hafif pop müzikler. Bilinç ve müzikal bilgi geliştikçe zevkler de değişiyor biliyorsun. Sanatsal yönü daha güçlü olan sanat eserleri, müzikal parçaları dinlemek daha büyük keyif veriyor. Ama yerel müzikler, hiçbir zaman gündemimden çıkmadı. İlk defa radyodan dinlemiştim ve çok ilgimi çekmişti.
Peru ritminden bahsetmiştiniz.
O zaman kasetler vardı, Perulu bir grubun kasetini getirirdi kız arkadaşım. Bayıldım ona! Sonra daha da bilinçli olarak merak saldım. O yerel müzikleri belgesellerde daha çok görürdük.
Ayrıca, izlediğim bir filmde Louis Armstrong’u izlemiştim, çok etkilemişti beni. Caza meraklandım bir dönem, 90’lı yıllardı. Ondan sonra bana keyif veren, bana ve sanatıma katkı sağlayan müzikal parçaları dinlerim.
Sesler nasıl görüntüye dönüşüyor iç dünyanızda?
Dediğim gibi o yaratıcı süreçte ortaya koyduğum performans, ifade gücü neyi gerektiriyorsa, kompozisyon kurgusu, o plastik dilin en güçlü hali, artistik dokunuşların en güçlü hali neyi gerektiriyorsa o renkleri daha çok kullanıyorum. Yani kompozisyon kurgusunun istediği şeyi daha doğrusu. Tabii istediği şey derken esasında bunu sen istiyorsun farkında olmadan. O bilinçaltının dışavurumu esasında. O yüzden öyle bir muhafazakârlığım olmadı. Ama genelde kullandığım renkler yine bilinçaltımdan çıkan, Akdeniz ikliminde yaşadığım için ki - şu an Mersin cayır cayır yanıyor - güneş ve turkuaz denizin mavinin tonları, yeşili, mavisi bol bir kent. Beton yığınını görünce ise rahatsız edici gri bir çığlık geliyor! Çocukluğumuz, lise, üniversite dönemlerinde Mersin yemyeşil bir kentti. Sahilden denizin içine açıldığın zaman tekneyle, zümrüt gibi portakal bahçelerini görürdün. Kumsalı da çok uzundur Mersin’in. Dünyanın en uzun kumsallarına sahiptir. Denizle portakal bahçeleri arasında o kumsal altın gerdanlık gibidir. Karadan baktığın zamanda mavinin bin tonunu görürdün gün ışığının altında. Gün ışığı değiştikçe rengi de değişiyordu. Mersin’in kışındaki o kapalı gri bile Mersin’in yeşilini, mavisini hiçbir zaman kirletmezdi. Şimdiki Mersin’den söz etmiyorum. İç sesim bunlar işte!
Bir şey görüp de onu sonra hatırladığınız zaman onun sesiyle birlikte geliyor mu o görsellik?
Zaman zaman oluyor. Zaten o görselliğin sesini hissetmezsen görselliğin de bir anlamı kalmaz. Resmin her tonu, her rengi, her çizgisi müziğin notaları gibidir. Müziğin notalarında bir sesi ıskalarsan parça çöker. Resimde de öyle yani, sanat yapıtında da öyledir. Sanat yapıtını ortaya koyan sanatsal objeler olsun, çizgi olsun, renk olsun, tonlamalar olsun en ufak bir hatada, eksikte o sesi kaybediyorsun. Ritmi kaybediyorsun çünkü. Ritim sestir! Hatta şöyle rahmetli Nevit Kodallı Hoca’yı biliyorsun.
Nevit Hoca’yla bir projemiz vardı: Selman Ada’yla da aynı şeyi düşünüyorduk; resmin müzikal bir sesini ortak bir çalışma ne yapabiliriz diye çok düşünüyorduk zamanında. Benim ortaya koyacağım resim sanatıyla ilgili performansımla, onların müzik bilgilerinin ortaya koyacağı, o resim üzerindeki ses yansımalarını.
Görsel seçicilikte sesler de baskın oluyor ya da eşit mi oluyor sizde?
Bazen bir do sesini duyuyorsun, bazen en tiz sesi duyuyorsun, yani o notaları zaten hissediyorsun. Bir senfonik müziğin notalarını hissedebiliyorsun. Mesela bir konsere gitmiştim, onun sahnede duruşu, o kemana hakimiyeti, müziğin ortaya koyduğu performans insanın ruhunu alıp götürüyor.
Yani görsel hafızanız mutlaka sesle beraber geliyor. O bir forma dönüşürken sizde, o sesle beraber dönüşüyor diyebilir miyiz?
Tabii, çizgi ve renk yani tuvalin üzerindeki ritim, o müzikal etkisini görüyorsun. Özdeşleştirebiliyorsun ve gönderme yapabiliyorsun onun üzerinden. Mesela bitmeyen senfoni, yapılmamış resmin göndermesidir esasında. Çok karşılaştığımız sorulardan birisi “Yaptıklarından en çok sevdiğin resim hangisi?”dir. Bu sorunun cevabı “daha bitmemiş olan resim, yapmadığım resimdir” benim için.
Sorduğun sorularla hiç böyle yüzleşmemiştim. Sanatçı kendi alanında resmi yapar ve ortaya koyar. Performansımızı, yaratıcılığımızı, yeteneğimizi birleştirir ete kemiğe büründürürüz. O resmin manasını sorarlar. Ancak bir sanatçının yaşam biçimini veyahut yaşamanın içindeki anekdotları bilmeye başladığın zaman resmin felsefesinin, ruhunu çözmeye başlarsın. O yüzden bir resim sanatçısının resmini anlatması kadar saçma sapan bir şey yoktur. Çünkü yaşamın kendisi vardır orada. O yüzden sorduğun sorularda hiç böyle bir yüzleşmeyle karşılaşmadığım için epey bir şaşırdım ve kazanımlı bir deneyim oldu benim için de.

Ben de genelde gözümle duyuyorum o yüzden de merak ediyorum bir ressamın nasıl gördüğünü seslerle.
Beş duyusu çalışmıyorsa ressamın, sadece ressam da değil hangi sanat alanında olursa olsun, bir eksiklik vardır. Yani illa bir enstrüman çalması değil, müzikal bir parça yaratması değil ressam olarak. Ama o kulağın, gözün kulağa hitap etmesi daha doğrusu. Gözün yakaladığını kulakta ölçüp biçmesi de bir şeydir. Bazen kulakta yakalarsın göz görmeye başlar onu.
O yüzden beş duyu çok önemli. Dokunmak bile çok önemli. Yani bu illa nesnel bir şeye dokunmak değil ruha dokunmak, duyguya dokunmak çok önemli.
Resim yapmaya başladığınız dönemde yokluk vardı demiştiniz, kendinize fırçalar hazırladığınızdan bahsetmiştiniz. Tabii ki bu müthiş bir dayanıklılık yaratmıştır sizde. Ben pozitif direnç diyorum bunun adına. O dönemi biraz anlatabilir misiniz? O dönemdeki sesleri de merak ediyorum…
O dönem benim için zor bir dönem gibi gelse de ideallerimin, ilkelerimin oluştuğu dönem esasında o dönem. İlk rahatsızlandığımda iki yıllık süreyi atlattıktan sonra -ki uçurumun kenarındaydım; yaşamak mı, ipi çekmek mi? Yani ışığı kapatmak mı, gibi bir şey vardı… ilkokul, ortaokul ve liseden gelen o beğenilen, sattığım sanat çalışmaları, çizdiklerim bana çok büyük bir şey oldu; moral, motivasyon, ışık! Dedim ki, yola, yaşamaya ilkeli, kimsenin sırtında, kimsenin cebine ihtiyaç hissetmeden kendi olanaklarınla devam edebileceksen et. O bana güç verdi. Ondan sonra kimseden bir şey talep etmeden, yoğun çalışmalara başladım. Yani sandıklardan çıkardığım tahtalarla şaselerimi yapıyordum. Fırçam bittiği zaman, eğer alacak param da yoksa bu sefer, Mersin’de biliyorsun sokakta karpuz, kavun, soğan, biber filan satarlar. O at arabaları sokaktan geçerken atların kuyruğundan, ensesinden kestiğim kıllarla fırçalarımı yapardım, saplarını atmazdım. Fırça bozulunca atmadığım sapların üstüne aynı yöntemle tekrar… Toz boyalar yapardım. Onlarla çalışmaya devam ederdim, yani hiç duraksamadım, durmadım. Kendi olanaklarımla, kendi malzemelerimi yaratmaya başladım. Öyle bir dönemdi... O dönem bana çok güç kattı. Ayaklarımın üzerinde, zorluğu, engeli tanımadan, onların önümde durmasına izin vermeden yoluma devam ettim. Teker teker kaldırarak yoluma devam ettim. Bugün en kaliteli, en üst seviyedeki malzemeyi rahatlıkla kullanabiliyorum.
Oradaki baskın duygu neydi Ahmet Ağabey? Herhalde aşktı?
Evet. Sanata tutku, sanatın bir yaşam biçimi olarak bana neler kazandıracağının farkına vardım. O gördüğüm ışığın yarattığı bir çığlıktı. Olumlu bir çığlıktı, sevinç çığlığıydı.
Bir nevi doğumdu belki sizin için o çığlık.
Aynen! Ben o yüzden doğum günümü sorduklarında ’72 diyorum. Sana da anlatmıştım. Rahatsızlandığım yıl yeniden doğuşum esasında o benim. Milattan önce, milattan sonra diye yaşamı ikiye bölüyorum. Koydukları tanı rahatsızlığıma baş harfi “m” olduğu için milattan önce, milattan sonra diye. Benim için milattan sonrası çok önemli.
Aslında hayatta başımıza gelenler ve seçimlerimiz var değil mi?
Tabii… Önümüze muhakkak sunuluyor güzellikler, onu görüp seçmek. Bir ışık oluşuyor ufukta. O ışığın farkına varırsan oraya doğru rotanı çiziyorsun. Farkına varamazsan karanlığın içinde kaybolup gidiyorsun.
Görmek sizin baskın yeteneğiniz olduğu için de görmüşsünüz hemen onu…
Zorlukları pek kafama takmam. Onları yenmek, aşmak bana daha büyük bir güç kuvvet yapıyor.
Onu hangi duygularla yapıyorsunuz, farkında mısınız? O çok önemli bir mesaj. Yani aşkla mı, neşeyle mi, inançla mı, hepsi birden mi?
Hepsi birden, hepsinin toplamı bir sentez oluşuyor. O da işte çalışma disiplini olarak ortaya çıkıyor. Yine hocalarımdan öğrendiğim, Yalvaç Hocamdan özellikle, ilk önce kendine inanacaksın, dedi. Sürekliliğini bozmadan çalışacaksın. Bakacaklar, görecekler, inanacaklar, kabullenecekler, dedi. Sentezden çıkan bu sonuçtu işte. Sabır… Çok sabırsız bir insanım esasında. Kafama koyduğum şeyi muhakkak göreceğim, hemen yapmam gerekir. Sonucu ne olursa olsun ilk iş deneyeceğim. Kim ne derse desin. “Yahu bundan işte bir iş çıkmaz, zarar verir sana” deseler bile hiç dinlemem. Bildiğimi okurum, denerim, bakarım. Ben deneyimlerimin sonucunda onun bana zarar verip vermeyeceğini görmeliyim. Hayattaki doğru ve yanlışları kendi ilkelerin doğrultusunda ayıklayabiliyorsun. Birinin bana bu yanlış, bu doğru demesine hiç kulak asmam. Kendi yaşamımdaki deneyimlerim sonucunda elde ettiğim yanlış ve doğrular var. Tabii toplumsal genel doğrulard.an bahsetmiyorum. Birisinin özgürlük alanını işgal etmek gibi bir şeyim yoktur. Ona çok özen ve saygı gösteririm. Benim de özgürlük alanıma özen ve saygı gösterilmesini isterim. Beraber olduğum, sevdiğim insan dahi olsa bu konuda dikkat etmesini beklerim.
İnsanın kendi özgür alanında, saygılı bir şekilde yaşadığı deneyimler kendi özgün sanatını yaratıyor bir nevi diyebilir miyiz?
Tabii. O çalışma, araştırma temposunun sonucu da ona katkı sağlıyor. Tek başına değil hepsi. Yaşamımı da şöyle özetlersek, bir müziğin en pes sesiyle en tiz sesi arasındaki gidiş gelişler işte. Hiçbir zaman sıfırın altına düşmedim. Aşağılardan ritmi yakalayıp tekrar en tiz seslere kadar yaşamımı çıkartabildim.
Ben de şimdi oraya gelecektim. Şimdi sizin için iki duygu, iki ses ve onların birbirlerine yaklaşıp, uzaklaşması önemli anladığım kadarıyla. Bunlardan biri resimlerinizde gördüğümüz kapatılmışlık duygusu, biri de özgürlük.
Evet ama kendimi hiçbir zaman kapatılmış, fiziki rahatsızlığımdan dolayı etkilenmiş gibi hiç şey yapmadım. O kapatılmışlık duygusunu hiç yaşamadığım, öyle bir şeye yaşamımda izin vermediğim için onu hiç hissetmedim diyebilirim. Sadece özgür ve özgün yaşamanın getirdiği disiplinin yarattığı sesler hayatımda beni etkiledi. Veyahut hayatımı ileri taşıdı. Ama o kapatılmışlık duygusunu, sesini hissetmiş olsaydım, bugün böyle ışığa doğru yolculuğum olmazdı. Karanlığın içinde kaybolur giderdim. O yüzden etrafımdaki tanıyan, tanımayan herkes ilk tanışmada bile bana şunu söylerler; “Yani farkında değiliz senin, hareket ettiğin zaman tekerlekli sandalyede olduğunu.” Kompleksiz, art düşünceli olmadığımı söylerler. Hiçbir zaman irademi komplekse teslim etmedim. Egolarımı disiplinli bir şekilde çalışarak yükseklerde tutmaya çalıştım. Birilerinin üzerinden egomu tatmin etmeye çalışmadım. Sadece çalışma disiplini, üretme olarak şekillendirdim. En üst seviyede işimi taşıma dürtüsü olarak kullandım. Kompleksim hiç yok zaten. Özel hayatımda, dışarda bile. Bazı benim durumumda olanlar içe dönük olurlar. Onun getirdiği kompleksi ezik bir şekilde yaşarlar. Ben bunu hiçbir zaman yaşamadım. Karşımdaki insan benimle muhatap olurken daha çok ezilir, kendini daha çok güçsüz hisseder biliyor musun?
Benim içinde çaldığım sergideki resimlerinizdeki kadınlar sanki bir hapishanedeler…
O ilk çalışma. Kadın ve çocuğun kişilik mücadelesi o. Orada da bir mücadele var. Kadın ve çocuğun saç aksesuarı hiç yok. Sadece düşünceyi vurgulamak, düşünceye gönderme yapmak için. Kadın ve çocuk toplumsal yapı içinde en zorlu, sıkıntılı, en acılı kişilik mücadeleleri veren kimliklerdir. Orada annem de var, çocukluğumuzda yaşadığımız şeyler de vardır. Çünkü kendi kimliğinizi ve kişiliğinizi yaratmak için o dönemler çok zorlu dönemlerdir. Mesela ilkokula verirken ne derdi annemiz ve babamız; “Eti senin, kemiği benim.” Çocuk olarak bize sanki hiçbir şey yokmuş gibi etini onlara verirlerdi, kemiği kendileri alırlardı. İşte o felsefe, o düşünce içinde de mücadele ediyorsun sen. Kendi kimliğini, kişiliğini geliştirmek, olgunlaştırmak için. O yaşlarda başlar zaten. Bizim toplumsal yapımızda vardır bu. Ve hatta ne derler, erkek çocuğu için askere gidip geldikten sonra, kız da evlendirdikten sonra olgunlaşır derler. Her ikisi de evden ayrılınca olgunlaşıyor bizde. Bizim bu toplumsal yapımız, çocuk eğitimi, gelişimi, disiplini anlayışı gelişmiş toplumlarda yoktur. Çocuk daha konuşmaya başladıktan sonra kendi seçimlerini kendi yapar. Birçok örnekte bunu yakinen gördüm. Bizde ortaokula, liseye başlayana kadar bayramlık ayakkabımızı annemiz seçerdi. Sebebi aslında bütçeseldi daha ziyade, haklılardı da bu konuda. Ancak gelişim de ona göre oldu.
O zaman her içe dönüş sesleri bir doğum olarak çıkıyor en sonucunda.
Tabii. Yani şöyle sessizliğin yaratım süreci içindeki dışa vurumu. Özgürlüğün sesine gelecek olursak; çalışarak kendini özgür ve özgün ifade etmektir. Onun sesi neyse odur. Karanlıktan güneşe baktığın zaman ilk bakışta gözün kamaşır, parlar gözlerini kısarsın. İşte gözlerini kısmadan ışığa bakmaktır özgürlüğün sesi. Çünkü orada senin ifade gücün var, iraden var, kişiliğin var, ilkelerin var. Bunların hepsi o ışığı rahat algılamanı, görmeni ve gözlerini kısmadan, kapatmadan bakmanı sağlar. Eğer bunlar eksikse, kendi ifade edemiyorsan, iraden zayıfsa her ışığa baktığında gözlerini kısarsın, veyahut kapatırsın, ya da bir aracı kullanırsın. Nedir o aracı; güneş gözlüğü. Ama ifade gücünle, yeteneğinle, yaratıcılığınla kendini ortaya koyarsan, iraden güçlüyse, kişiliğin, kimliğin, kendi ilklerin, doğruların doğrultusunda gelişmişse ışığa bakarken gözlerin daha çok açılır, daha çok ışık istersin, daha çok o ışığın yarattığı sesi hissedersin, ritmi hissedersin, müziği hissedersin.
Bu değerli söyleşi için çok teşekkür ederim Sevgili Ahmet Ağabey.