Melankolik, psikolojik drama

Joachim Trier´in ´Manevi Değer´i son yılların en başarılı duygusal filmlerinden biri…

Viktor APALAÇİ Sanat
7 Ocak 2026 Çarşamba

Evrensel konusuyla gergin baba-kız ilişkileri hakkında ustaca işlenmiş film, ince ve güçlü bir aile draması. İki yalnız kız kardeş ve ortadan kaybolan bir baba üzerinden film, insan acısını ve sevgisizliği ender rastlanan bir beceriyle izleyiciye geçirmeyi başarıyor.

Son Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödülü kazanan Joachim Trier’in, gergin bir baba-kız ilişkisini anlatan ‘Manevi Değer / Sentimental Value’ son yılların en başarılı duygusal filmlerinden biri. Film en yoğun duyguların tüm yelpazesini içinde barındıran, dokunaklı olduğu kadar heyecan verici mükemmel senaryosuyla, harika yönetilmiş ve oynanmış bir başyapıt. İzleyicinin kalbini derinden etkileyen, hatta zaman zaman sıkıştıran bir film olarak, geçmişin yaraları, pişmanlıklar, uzlaşma arayışları üzerine bir psikolojik drama. Evrensel konusuyla baba-kız ilişkileri hakkında ustaca işlenmiş film, ince ve güçlü bir aile draması. İki yalnız kız kardeş ve ortadan kaybolan bir baba üzerinden Joachim Trier - Eskil Vogt senarist ikilisi, insan acısını ve sevgisizliği, ender rastlanan bir beceriyle izleyiciye geçirmeyi başarıyorlar. Film, terk edilmişlik, geçmişle yüzleşme, biriken acılar, onarılmaz yaralar, özlem, kırgınlık, affetmek, uzlaşma çabaları, aile bağlarının zamanla nasıl değiştiği gibi temaları, gerçekçi, samimi ve zaman zaman rahatsız edici biçimde işliyor.

Film, ruhsal travma ve aile geçmişiyle sanatın kesiştiği bir zeminde ilerlerken, Trier’in bu temaları işlerken getirdiği keskin, dokunaklı ve zorlayıcı ama dengeli anlatımı övgüyü hak ediyor. İnsan ilişkilerini otopsi masasına yatıran Norveçli iki senaristin başarısı, bütün karakterlerine eşit mesafede durup, kendilerini doğru ifade edebilecekleri incelikli diyaloglar yazabilmelerinden geliyor. Senaryo, ustalıklı karakter tahlilleri eşliğinde, karakterlerin içsel çarpışmalarını izleyiciye geçirebilmekte oldukça başarılı. Trier ve fetiş senarist ortağı Vogt yazdıkları içten, gerçekçi, samimi diyaloglarla tüm karakterlere sempati duymamızı sağlıyorlar. ‘Manevi Değer’ insanın içini acıtan, bizi kemiren sessizlikler ve sanatın iyileştirici gücü üzerine dokunaklı bir iç gözlem hüviyetinde incelikli ve güçlü bir drama. ‘Aile dramı’ etiketine sahip film, ‘ağır melodram’ tuzağına düşmüyor; gereksiz abartılardan uzak, yavaş ilerleyen, ancak etkileyici bir yapıya sahip.

Onarılmaz yaralar, geçmişle yüzleşme

Film yıllar önce evden ayrılmış, sürekli tartıştığı eşinin cenazesine katılmamış, kariyerine odaklanmış, aile bağlarını koparmış ünlü yönetmen Gustav Borg’un (Stellan Skarsgard) etrafında dönüyor. Bekâr tiyatro oyuncusu Nora (Renate Reinsve) ile bir aile kurmuş tarihçi Agnes (Inga İbsdotter), uzun süredir görmedikleri babalarıyla yeniden bir araya gelirler. Kariyerinde düşüş yaşayan, 15 yıldır film üretemeyen Gustav, yeni bir başlangıç ve geçmişin ağırlığını silmek için, intihar etmiş annesinin geçmiş acılarından ve ailesinin tarihinden ilham alan otobiyografik bir film çekmeyi planlamıştır. Başrolü Nora’ya teklif eder; kızı anında reddeder. Gustav, Fransa’da bir festivalde tanıştığı Amerikalı ünlü yetenek Rachel Kemp (Elle Fanning) ile çalışmayı seçer. Bu durum, aile içindeki halının altına süpürülen meseleleri, eski yaraları ve duygusal kırgınlıkları tekrar su yüzüne çıkarır.

Dramla kara mizah arasında dengeyi sağlamayı başaran film, ciddi ve ağır travmalar arasında, küçük göndermeler ve mizahi dokunuşlarla ‘insani’ yönünü öne çıkarıyor. Teknik kadrosuyla, oyuncularıyla, sinematografisiyle, tematik açıdan çok katmanlı bir yapım. Norveçli yönetmen, insan ilişkilerinin karmaşıklığını kristal berraklığında bir mizansenle ekrana taşırken ustalığını kanıtlıyor. Dünyamıza ayna tutan, sürekli ince bir çizgide yürüyen karmaşık, yoğun, hassas film, durumumuz üzerine düşünmemizi sağlayan ve mahrem konulara değinen bir başyapıt. Trier tüm önyargıları alt üst ederek, fikirlerini zorla kabul ettirmeden, mizah yüklü bir zarafetle, sanat üzerine meditasyonuyla izleyicisini büyülüyor. Kariyerinin en parlak filminde, çağdaş karakterlerinin ıstıraplarını, incelikle keşfetme konusundaki müthiş yeteneğini bir kez daha sergiliyor.

Abla Nora geçmişin yüküyle baş etmeye çalışan melankolik bir kadın. Ancak kardeşi Agnes’e desteğini hiç esirgememiş. Nora yeni oyununun prömiyerine davet ettiği babasının izlemeye gelmeyişine hiç şaşırmaz; babasını hayatından uzak tutma kararında ısrarını sürdürür. Gustav’ın suçluluk duygusuyla ailesini terk edip yalnızlığı tercih ettiği söylenebilir. Bencilliği yüzünden özür dilemez, konu açıldığında hemen kapatır. Ancak gururunu çiğneyerek çektiği vicdan azabını samimi bir şekilde itiraf ettiğinde, acılar yaşattığı kızları bile ona acır. Çok zeki bir oyuncu olan Rachel, Nora için yazıldığını anladığı rolü oynamaktan vazgeçtiğini Gustav’a söyler. Trier ‘abartılı dram’ yerine, sakin, yavaş ve içe dönük sinema dili tercihiyle, izleyicide iz bırakan, akılda kalıcı bir deneyim sunuyor. Kızlarının hayatına geri dönen, yokluğunu hissettiren yönetmen bir babayı merkezine alan film, sinemada sıklıkla kullanılan işlevsiz aileler temasını incelikle işlemeyi sürdürüyor.

İşlevsiz aile melodramı

Dostoyevski, Çehov gibi ustaların reddedemeyeceği, dile getirilemeyen çatışmaların arka planını oluşturan bir aile evinde Trier, İngmar Bergman’ın filmlerini akla getiren bir tonla konusunu işliyor. Film içinde film metaforu, karakterlerin geçmişle yüzleşmesi, sanat-birey çatışmasını güncelleştirmesi bakımından ‘Manevi Değer’ sinemada güncel aile ve hafıza temaları üzerinden, izleyicisini düşünmeye davet ediyor. Duygusal yoğunluğuyla, melankolik atmosferiyle bu psikolojik drama ‘rahatlatıcı film’ arayanlar için değil; duygu, düşünce ve ruh haliyle yüzleşmek isteyen izleyiciler için. Aile merkezli film, acımasız, çarpıcı, şefkatli, insancıl bir melodram. Film, evlerimizin, geçmişimizin, hafızamızın bir depolama alanı olması fikrini dokunaklı bir şekilde işliyor. Gustav karakteri üzerinden sanatın iyileştirici gücünün etkileyici bir portresini çizen film, tükenmekte olan yönetmen Gustav’ın sanatını kullanarak kızlarıyla uzlaşma çabalarını anlatıyor.

Sevgisini nasıl göstermesi gerektiğini bilmeyen Gustav için Trier, “Filmim baba ile kızları arasında başarısız bir aşk hikâyesi; imkânsız bir ilişkinin etüdü” yorumunu yapıyor. Milenyum kuşağının bunalımını konu alan film, iletişim kuramayan babalar, kızlar, ayakta kalmak için çaresiz bir çabayla sanata sığınmak gibi güncel sorunlara ışık tutuyor. Film, sanatçıları çevrelerindeki insanları ihmal etmeye iten benmerkezciliği, sevdikleriyle iletişim kurmanın zorluğunu, hatta ifade ettikleri olumlu ya da olumsuz fikirlerin yarattığı neticeleri gözler önüne seriyor. İki kardeşin hayatlarını kurmadaki tercihlerinin farklı olması, kişiliklerinden mi yoksa geçmişte evlerinde yaşananlardan mı kaynaklandığı sorusunun cevabını, Trier izleyiciye bırakıyor.

Önceki filminde de Trier ile çalışan Danimarkalı görüntü yönetmeni Kusper Tuxen, estetik açıdan hem gerçekçi, hem kusursuz doğallığı ve inceliği barındıran görsel üslubuyla dikkati çekiyor. Tuxen, tamamına yakını iç mekânlarda geçen filmdeki başarısıyla yönetmenin mizansenine katkıda bulunuyor. Kamerasıyla taradığı aile evini filmin önemli bir kahramanı haline getiriyor. Trier’in bir önceki filmi ‘Dünyanın En Kötü İnsanı’nda olduğu gibi yine Renate Reinsve görkemli performansıyla İskandinavya’nın en yetenekli aktrisi olduğunu kanıtlıyor. Başarılı bir tiyatro oyuncusu olmasına rağmen duygusal hasarlarını atlatamayan, kırılgan, tek başına yaşayan Nora karakterine derinlik katıyor. Bu olağanüstü yetenek, doğuştan gelen rahatsız edici korku ve kaygı yaşayan Nora’yı müthiş oyun gücü ve perdeyi aydınlatan tebessümüyle büyülüyor. İlgisiz, bencil, şımarık, setlerde her şeye gücü yeten, kral gibi davranan yönetmen Gustav rolünde Stellan Skarsgard, Trier ile ilk kez iş birliği yaptığı filmde yeteneğini konuşturuyor. Her zaman karizmatik İsveçli aktör, performansıyla oyun gücünün yoğunluğunu hatırlatıyor. Bu iki dev oyuncunun yanında, Agnes’i canlandıran İnga İbsdotter Lilleaas ile Rachel’i oynayan Elle Fanning müthiş oyuncu kadrosunun başarısına ortak oluyorlar.

2025’in en iyileri listemdeki iki numara olan ‘Muhteşem Marty’yi izleme keyfinden kendinizi mahrum etmeyiniz. İki buçuk saatlik süresinde vaktin nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bu kaliteli ve ‘garanti belgeli’ filmi seveceğinizden eminim.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün