Mehmet Sinan Kuran´ın ´Soluk Mavi Nokta´ sergisini gezerken, daha ilk adımda renklerin ve figürlerin yarattığı güçlü enerjiye kapıldım. Sergi boyunca beni en çok etkileyen olgu; durmak, bakmak, yeniden düşünmek ve acele etmeden hissetmek oldu… Sergiyi, 13 Ocak tarihine kadar Muse Contemporary´de ziyaret edebilirsiniz.
Sergiye adını veren ‘Soluk Mavi Nokta’ başlığı ilk bakışta kozmik bir mesafeyi çağrıştırıyor. Bu isim kişisel hikâyenizle nerede kesişiyor?
Nietzsche’nin kozmik perspektif teorisini çok severim. Hayatım boyunca da kullandım. Yükselip uzaklaştıkça sorunlar küçülür. Voyager 1 keşif görevi için otuz beş sene önce uzaya gönderildiğinde, Güneş Sistemi’nden çıkmak üzereyken altı milyar kilometre öteden Dünya’nın bu fotoğrafını çekmiş. Müthiş bir fotoğraf. Carl Sagan’ın fotoğrafı gördüğünde söylediği cümle; Pale Blue Dot –‘Soluk mavi nokta’. Bana ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatıyor. Çölde bir kum tanesiyiz ya da okyanusta bir damla. Sergiye bu ismi vererek bu konuya dikkat çekmek istedim. Havaya girecek bir şey yok. Herkes haddini bilsin.

Eserlerinize baktığımızda genç sanatçıların da üretim sürecinin içinde yer aldığını ve kolektif bir ruhun varlığını gözlemliyoruz. Birlikte üretmek sizin için neden önemli?
Bir evde yaşayan beş kişilik bir aile ile bir gezegende yaşayan sekiz milyarlık bir aile arasında hiçbir fark yok. Yalnızca sayılar değişiyor. Hepimiz biriz. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bu bilinç içinde birlikte üretmeli, birlikte tüketmeli ve birlikte eğlenmeliyiz. Yediden yetmişe toplumdaki herkesin yardımlaşması gerek. Ben bir senfoni yazmaya çalışıyorum. Bunun için bütün enstrümanlara ihtiyacım var. Bu yüzden gençlerle çalışıyorum. Onların bilinirliği açısından da yararlı.

Hayatınızda çok büyük bir yeri olan eşiniz Sedef, neredeyse tüm resimlerde karşımıza çıkıyor. İzleyici olarak özellikle Sedef’in yüzünde hüznün yoğunlaştığını hissediyoruz. Bu bilinçli bir tercih mi yoksa kendiliğinden mi ortaya çıkıyor?
Perşembe Pazarı’nda yetiştim, şekillendim. Orada bir tanımlama duymuştum, ‘Ezgin kardeş’ diye. Bu ezgin lafı benim için çok önemli. Durgun, düşünceli, hafif melankolik insanları çok etkileyici bulurum. Özellikle kadınlara çok yakıştırıyorum. Romantik bir insanım. Gençliğimin kadın kahramanı Madam Bovary’dir. Sedef’im de bu tanımlamaya çok uygun.

İşlerinizdeki melankolik tonun, çok küçük yaşta anne ve babanızı kaybetmenizle ilişkili olduğunu düşünüyoruz. Bu erken kayıp, sanatınızdaki duygusal dili nasıl etkiledi?
Brezilya’da bir tanım kelimesi vardır: Saudade. Tatlı hüzün demek. Ben kayıplarımı, geçmişimi bu tonda hatırlarım. Çok genç yaşta kaybettim annemi ve babamı. Kolay değil. En yakın arkadaşlarımdı. Aldığım her nefeste onları hatırlıyorum. Yazdığım her yazıda, çizdiğim her resimde varlar. Yaşamımın her saniyesinde benimle, bizimle birlikteler. Böylece sürekli yaşıyorlar.
Eserlerinizde sıkça kullandığınız ıstakoz figürü güçlü bir metafor. Istakozun kabuk değiştirerek kendini yenilemesi, kişisel ve sanatsal dönüşümünüzle nasıl bir bağ kuruyor?
Hayatım hep böyle geçti. Kabuğum kırıldı, bir kayanın altına saklandım. Yeni kabuğumun çıkmasını ve sertleşmesini bekledim. Altı, yedi kere oldu bu. O deneyimler sayesinde iyi gün kötü gün diye bir ayrım olmadığını öğrendim. İyi gün, kötü günden sonra geldiği için anlamlı. Yoksa sadece iyi günlerde Teletubbies’ler gibi dans ederek yaşamak biraz sıkıcı olurdu. Ben kötü bir gün yaşarken, yakında gelecek iyi günü düşünüp sevinirim. Her şey döngü diyebilirim.

Sergide yapay zekâyı da kullandığınızı görüyoruz. Yapay zekâ sizin için nasıl bir üretim ortağı?
İlk defa bu sergide kullandım. Birlikte dört resim yaptık. Yüzde yirmi, otuz, kırk ve elli. İsimleri ‘Uzlaşma’. Benim resmimin katkı oranları. En son yüzde ellide mutabık kaldık. Ben birlikte çalışmaktan çok mutluyum. Merve diye harika bir kızla çıktık bu yolculuğa. Yapay zekâ ve o benim için bir. Ben de yatay zekâyım. İyi bir birliktelik oldu. Bence yapay zekâ müthiş bir çalışma arkadaşı. Sürekli kendini geliştiriyor ve sessiz.
‘Sabahları Aç Karnına’ kitabınız ile resimleriniz arasında görünmez bir bağ var mı?
Çevremizdeki her şey ama heeeer şey incecik, gözle görülemeyen bağlarla birbirine bağlı. Bütün bu ağı görebilen insanlar, nasıl muhteşem bir bütünlüğün içinde bulunduğumuzu idrak edebiliyorlar. Ben insanlara ulaşmaya çalışıyorum. Bir anımsatıcıyım ben. Görevim bu. Zaten bildiğiniz ama zamanla unuttuğunuz ya da önemsizleştirdiğiniz şeyleri size hatırlatmaya çalışıyorum. Yazı, resim, söz, video… Elimde ne varsa. Bütün imkânları kullanıyorum.

Bir işe başlarken sizi harekete geçiren ilk kıvılcım genellikle nereden geliyor?
Kâğıdın başına oturduğumda hiç beklemeden çizmeye başlarım. Çünkü düşüncelerimi çiziyorum. Yazı yazarken de o an aklımdan ne geçerse onu yazarım. Konuşmalarda, sohbetlerde, etkinliklerde de böyle. Spontane. Doğal akış. Hazırlanmayı samimiyetsiz buluyorum. Motivasyonum, ana reaktörüm her zaman aşk. Koşulsuz aşk.
Sergiyi gezen bir izleyicinin, sergiden çıktıktan sonra içinde taşımasını istediğiniz tek bir duygu ya da soru ne olurdu?
Soru olsun istemem. Duyguysa gurur. Nasıl muhteşem bir bütünlüğün içinde olduğunu idrak ederken, aslında ne kadar önemsiz olduğunun da farkına varmasını isterim. Sadece hep birlikte bir anlam ifade ettiğimizi ve bu şansa sahip olduğu için çok mutlu olmasını ve gurur duymasını isterim. Bana bu harika şansı verdiğiniz için size çok teşekkür ederim.